“Sevgin yaşatır beni, sevivermen öldürür.”
Rast şarkı

13.Nisan.25

17 yaşındaki kendime öğütler:

– Günlük tut. Hiç aksatmadan. Her allahın günü.

– Meslek seçimin hakkında iyi düşün. Çok ama çok iyi düşün. Karar vermeden önce.

14.Nisan.25

Bugün çok sevdiğim bir dostumun doğum günü. Onun bu dünyada var olduğunu bilmek, sadece bu bile mutluluk veriyor bana. Sabah kalkıyor, çocuklarını okula bırakıyor. İnsanlarla konuşuyor, işe gidiyor. Çay içiyor. Akşam eve dönüp televizyon izliyor. Gözleri hafif kısılarak, içten gülüyor. Ne yapıyorsa kendisi gibi yapıyor her şeyi.

İyi ki.

Montaigne aktarmıştı, ne diyordu eski bir şair: “Bir dostun gölgesini bile bulabilen biri mutludur.”

Birkaç dostum var şu dünyada. Epey şanslı sayılırım.

15.Nisan.25

Güzel memleketimizde ortalama bir vatandaşın ömrü dayak yiyerek, baskı ve hakaret görerek geçer. Önce evde, o kutsal ailede başlar hikâye. Okulda devam eder. Tevellüdü benimkine yakın olup okulda dayak yemeyen var mıdır? En azından bir tokat yememiş, kulağı hiç bükülmemiş kimse olmuş mudur? Sanmam. Bizlerden büyük olanlarda katmerlidir bu. Cetvel denince hâlâ avuç içleri, hatta parmak uçları yanan insan az mıdır? Babamın ve artık benim de arkadaşım olan sınıf arkadaşının anlattıklarından bilirim: Hoca, fırıncı küreği gibi ellerini ovuşturup yüzüğünü çıkarırmış dayağa başlamadan önce. Her temas iz bırakır ya, iz kalmasın, sakatlık çıkmasın diye.

Hakaret de eksik değildir okullarda. “Aptal herifler, salaklar, geri zekalılar” gibi güzelim hitaplar havada uçuşur. Okul denen şeyin tek bir olumlu imgesi yok bende.

Şimdi liselilere bakıyorum, helal olsun diyorum. Korkmuyorlar.

Bugün memleket bu haldeyse korkmaya alıştırıldığımızdan. Başka bir şeyden değil.

***

Bir süredir ruhum sıkışık. Ne okuyup ne yazabiliyorum. Gözümüz haberlerde, tutsaklarda. Haksız yere özgürlüğü gasp edilenlerde… Slogan olsun diye değil, gerçek bu: Biz dışardakiler de hapis gibiyiz. Korkudan örülmüş duvarlar içinde volta atıp duruyoruz.

Ne diyordum. Böyleyken okuyup yazmak ne mümkün. İnsanlar bir araya gelmesin, memleketin dört yanına dağılsınlar diye uzatılmış olan bayram tatilinde de durum böyleydi. Yine de zorlayıp kendimi, birkaç kitaba el atabildim.

Oylum Yılmaz’ın Doğa Yürüyüşleri’nden bahsetmeli önce. Sonu edebiyata çıkan, yürüyen denemeler bunlar. Her birinde ağaçlar, doğanın kendisi, yazarın doğayla ve edebiyatla kurduğu ilişki hem içten hem de derinlemesine bir kavrayışla verilmiş. Yazar, neden yazar? Tam da bunun için. Basit ama işin özü bu: Okurun elinden tutar yazar, birlikte bir yürüyüşe çıkarlar. Oylum Yılmaz da bunu yapmış.

Ben hem çok şey öğrendim Doğa Yürüyüşleri’nden hem denemenin doğasına dair dersler çıkardım kendi adıma.

***

El atabildiğim bir diğer kitap da taze Nobel ödüllü Han Kang’ın Çocuk Geliyor’u oldu. Sert bir metin. Çünkü yazarın anlattıkları sert. Bahis konusu Gwangju katliamı ya da 18 Mayıs olaylarıysa nasıl sert olmasın? 1980’de yaşanan olaylarda yüzlerce kişi ölür. Halkın üzerine ateş açan askerler. Tutuklananlara yapılan işkenceler… Geride kalanlar.

Yazar farklı kişilerin bakış açısıyla, birinci ikinci ve üçüncü kişi anlatımlarıyla ortaya koyuyor meramını. Bu teknik anlamdaki küçük farklar, biraz nefes aldırmış metne. Sert, soğuk, mesafeli bir anlatım var denebilir kitapta. Bir belgeselci gibi davranmış yazar. Böylesi kanlı bir olay nasıl anlatılır? Artık konuşamayacaklar adına söz alırken nelere dikkat etmeli? Çok ibret var okuyan ve yazmaya çalışanlar için Çocuk Geliyor’da.

Fazilet Eczanesi’ni ise yenice okudum. Birkaç gün önce.

Haldun Taner kadar insancıl kaç yazarımız var ki.

Bir eczane etrafında gelişen basit olaylar anlatılıyor. Canlı kişiler. Oyun okumak kolay iş değil. Fakat birkaç sayfa içinde içine alıyor sizi metin. 1950’lerdeyiz, hızla değişen değerler, ucu bu yılların çukuruna çıkan yeni yaşam değerleri. İnşaat ya Resulullah!

Sonunda umutsuzluk yok Fazilet Eczanesi’nin.

Bizim de aşımız olmasın umutsuzluk. En çok kendime söylüyorum bunu. Ses deneme bir ki, se a, se a!

Oğlum Onur, sesim ulaşıyor mu sana?

16.Nisan.25

Dağınık, ışıksız bir oda. Sandalyeyi çekiyor, kalkıp vücudunu geriyor. Belli ki çok zaman geçirmiş o masanın başında. Kalemi kâğıdı kaldırıyor, bilgisayarı kapatıp fişini çekiyor. Perdeyi açıyor, ışık doluyor odaya.

Bu kadarı yeter diyor mırıldanarak. Yazmak vakti değil şimdi, yaşamak vakti. Pencereyi açtığında kuş cıvıltıları arasından sloganlar duyuluyor. Cılız ama direngen. Bir müzik sesi geliyor:

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor
Gidince kaybedecek bir şey kalmıyor
.

Masasından kalkıp sokaklara karışıyor.

Bergama’da eski bir duvar

bir röportaj

Hoca Nasreddin: “Şaka yapmak ciddi bir iştir”

Hocam herkesin merak ettiği soruyla başlamak istiyorum. Şaka yapmaya nasıl başladınız?

Çocukken köpek kovalamıştı beni. Çok korkmuştum. Eve dönüp ağlayarak korktuğumu söylediğimde daha çok korktuğumu anladım. Korkumu saklamak için birkaç espri yapınca fark ettim ki korkum dağılmış. Ondan sonra şakasız konuşamaz oldum. Şakanın yan komşusudur korku, duvarları ortaktır. Şaka susarsa korkunun sesi daha çok duyulur.

Kimlerden etkilendiniz Nasreddin Hocam? Kendinize örnek aldığınız isimler var mı?

Etkilenmek değil de ben büyük adamları pek severim. En çok onları silkelemekten, şakalarıma onları meze yapmaktan hoşlanırım. Çünkü bunlar gülünç olduklarının farkında olmayan zavallı adamlardır. Komik olmaklıkları buradan gelir. Kibirleri öylesine büyüktür ki aynaya baktıklarında tövbe haşa allahı gördüm sanırlar. Benlikleri kıymetsizdir, beş para etmez. İşte bundandır ki hep pahalı, şatafatlı şeylere meylederler. Bir kıçlık yerleri vardır bu koskoca acunda ama bin odalı saraylarda otururlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Gerçi insanların çoğu böyledir, öleceklerini unuturlar.

Moğol hükümdarları, kendine zorla Büyük dedirten İskender, benim fıkralardan bildiğiniz Timur… Hepsi bu soydandır. Şimdiki büyük adamlar da tam şakalık aslında ama ben emekliye ayrıldım artık.

Korkuyor musunuz yoksa Hocam? (Gülüşmeler)

Eski bir Hint şiiri vardır bilir misin kızım? Can Yücel çevirdiydi, şöyle bir şeydi:

Köpek var taş yok
Taş var köpek yok
Taş var köpek var
Ama kralın köpek
Sıkıysa at taşı.

Kızım ben emekli, ihtiyar bir adamım. Taşım da yok, afedersin o taşı atacak göt de yok artık bende. Genç komedyenlere düşer bu iş. Ben zamanında Timur’la çok cebelleştim. O öldü, ben hâlâ yaşıyorum.

Emeklilik nasıl gidiyor peki Hocam? Çalışmayı özlüyor musunuz?

Çalışmayı bir tek eşekler özler a kızım.

Deli miyim ben? Yoksa iyice bir bak da söyle bakalım, eşeğe benzer bir yanım mı var?

Üç kuruş emekli maaşıyla büyük şehirde zebil olduk. Şakaların, fıkraların telifi olmasa hapı yutmuştuk. Ama onu da kitaplar yayınlandıktan aylar sonra alıyoruz, para pula dönmüş oluyor çoktan. Kalduk Hatun’a dedim geçen gün, biraz tepiştik filan ama sonunda anlaştık. Kasabaya döneceğiz yakında.

Hocam peki sizce bu hayatın sırrı nedir? Yaşama sanatı hakkında birkaç öğüt verir misiniz biz gençlere?

Kızım ak sakalıma bakıp karıştırdın galiba, ben yalvaç değilim, evliya hiç değilim. Hayatın sırrı bende ne gezer? Hoş, öyle bir sırra vakıf olsaydım da sana burda, şimdi onu böyle şıp diye söyler miydim? Atölye düzenleyip katılımcılarla ücreti mukabilinde paylaşırdım. Hatırla: Parayı veren düdüğü çalar. (Gülüşmeler) Latifesi bir yana. Ömrü hayatımda duyduğum en saçma şeylerden biri de bu yaşama sanatı lakırdısıdır. Sanat sepet işi değil kızım bu. Biz niye doğduğumuzu, ne zaman öleceğimizi bilmeyen aciz varlıklarız. Bir gücümüz, sırrımız varsa tam da bu zayıflığımızdadır. Demem o ki öleceğiz. Ölmeden önce neden gülmeyelim. Ben bunu bilirim.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı Hocam?

Sırrı Süreyya’ya üzüldüm. Kalbim onunla. Haddim değil ama kendi gençlik zamanlarıma benzetiyorum onu. Asık suratlı siyasi hayatın ortasında ışıldayan bir kalp onunki. Nüktedanlığıyla meclisteki kalpsiz adamlara bile kahkaha attırıyor. İyileşmesini, aramıza dönmesini yüce mevladan niyaz ediyorum habire.

***

Ömür sokağında hayat gürül gürül akıyor.

Olması gereken neyse o oluyor.

***

Söyleşiyi okuyunca Hoca’yı aradım. “Hocam amma tırsak çıktın sen de, ortadan ortadan konuşmuşsun. Ne diyordu Arnavut: Larda yüzen Alsancak, lerde yüzen Karşıyaka” diye sulu bir giriş yaptım.

Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi.

Ayıp olur.

Onur Çalı