Önce kısa bir ansiklopedik bilgi ile başlayalım ki anlatacağımız hikayenin hayli uzun bir geçmişi olduğunu kayıt altına alalım. Okuru sabırsızlandırmadan yazıya konu olacak icadın bisiklet olduğunu söyleyeyim şimdilik. Ansiklopedi, Alman Baron Karl von Dranis de Saubran tarafından icat edilen taşıtı, ilk bisiklet olarak işaretler. Yıl 1817’dir. Şunu da eklememe izin verin: Bisiklet bu icada sonradan verilen bir isim. Von Drais aracına “Koşu Makinası” adını verir. Nedenine gelince gidonu vardır ama hareketi sağlamak için pedalları yoktur. Binicinin ayakları ile yerden güç alarak ilerlemesi gerekiyordur.
Bisikletin çocukluğumuzdan başlayarak farklı yaşlarda hayatımızda bir yeri olmuştur. Ne yazık ki bu yazıyı süslemek için karıştırdığım fotoğraf albümünde bisikletli bir resmimi bulamadım. Mavi bir bisikletim olduğunu hatırlıyorum, zamanın yerli markalarından biri, ikiye katlanabilen, vitessiz bir bisiklet, ilkokul yılları olmalı. (Ama yıllar, yıllar sonra derinlerden dibe vurup bir şiire girdiği de oldu: “bir patika eskisiydi / kıvrılıp giden / sağı solu sazlık / eşiğinde bir çocuk / mavi bisikletiyle”)
O dönemden aklımda kalan başka bir şey de döneme özgü bisiklet tamircileri; dükkânları da kendileri de kir pas, yağ içinde bir garip adem babalardı. Şimdiki tamircileri görüyorum da eskileri ile hiç alakaları yok. Misal bizim sokakta havalı isimli bir bisiklet tamir dükkânı var. Ne kir ne pas, dükkân da sahibi de pırıl pırıl. Gelin bir dükkânını görün ne dediğimi anlayacaksınız. Ama ben eskiye takıntılı biri olarak, yine çocukluğumdaki gibi bir tamirciyi birkaç sokak ötede bulmayı başardım. Dükkânın öyle havalı bir ismi de yok, hatta ismi bile yok. Yine aynı sefillik, hem dükkânda hem sahibinde. Bisikletleri sevdiği üst başından, dükkânından, ikinci sevgilisinin şarap olduğu nefesinden anlaşılan bir garip adem baba. Lastik mi indi, fren mi gevşedi, zincir mi problem çıkarıyor adresim belli. Alışkanlıklardan kolay vazgeçilmiyor.
Bisiklette bu kadar geriye gitmişken Ahmet Rasim’e de uğrayalım. Çünkü amacım bisikleti edebiyatın Arnavut kaldırımı yollarında sürmek. Haydi başlayalım…
Ahmet Rasim 1897-1899 yıllarında yazdığı, insanıyla semtleriyle İstanbul’u anlattığı Şehir Mektupları’nda bisikleti de kalemine dolar. 7. Mektupta arkadaşıyla Şişli’den Maslak ve Zincirlikuyu taraflarına doğru yürürken bir bisikletli ile karşılaşır. Ama öyle bir anlatır ki bu karşılaşmayı şaşkınlığı, hayreti, gördüğünü anlama anlamlandırma çabası, bilinmeyene karşı duyduğu korku satırlarından dolu dizgin akar. Ama öyle bir acayip anlatır ki nedir bu gelen diye okuru da meraklandırır, bir iki paragraf sonra anlarız ki bisiklet geliyor. Bu anlatımdan Ahmet Rasim’in de bisikletle ilk kez karşılaştığını rahatlıkla anlayabiliriz:
“Öteden bir dumandır çöktü. Sürati göz kamaştıran şimşeği andıran bir cin arabası görünmeye başladı (…) Önde bir tekerlek o tekerleğin çevresine değerek çekilen çizgi yönüne doğru eğilmiş bir vücut, ondan ötede yine bir tekerlek sürekli hareket ediyordu.”
Rasim devamında “binicisi”ni anlatmaya başlar; yüz hatlarını, kıyafetini, tavrını ayrıntılarıyla anlatır. Maceranın bundan sonrası “binici” için hendekte son bulur:
“Göz açıp kapayıncaya kadar uzaklaşacak diye seyretmekle meşgulken bir girdaba tutulmuşçasına birkaç defa döner gibi oldu. Nazarımız değmiş olmalı ki o kazandığı hızın verdiği kuvvet ile devrilerek bindiği alet bir tarafa kendi hendeğin yanına yuvarlandı.”

Ahmet Rasim’in bisikletle şok edici rastlaşmasından sonra İstanbul’dan yola çıkıp Almanya’ya yollanalım, Günter Grass’a kulak verelim. Grass, bir hayli tartışma çıkaran Soğanı Soyarken adlı anı kitabında[1] 2. Dünya Savaşı sırasında başından geçen bir olayı anlatır. Bisiklete binmeyi bilenin hayata veda ettiği, bilmeyenin hayatına devam ettiği trajik bir hikayedir bu. 2. Dünya Savaşı yıllarının yavaş yavaş sonuna geliyoruz, Almanya gerilemeye başlamış. Lausitz’de bir köydeyiz. Günter Grass, 6-7 kişilik bir grup askerle bir evde sıkışmıştır. Ev, ele geçirmek için savaştıkları köyde, Rusların işgal ettiği taraftadır. Evin bodrumunda gördükleri manzara, terk edilmiş evin sahibinin bir bisiklet tüccarı olduğunu anlatır. Tahta askılıklarda ön tekerleklerinden asılı pek çok kullanılır durumda lastikleri şişirilmiş bisiklet bulurlar. Başçavuş hemen kararını verir ve emrindeki askerlere birer bisiklet kapıp sonra da doğru karşıya gitmeleri talimatını verir. Grass başçavuşa bisiklete binmeyi bilmediğini söyler. Eli hep darda olan bir ailede büyüdüğü için hiç bisikleti olmamış, bisiklete binmeyi öğrenme fırsatı da doğmamıştır. Çavuş yine ani bir kararla Günter Grass’a makinalı tüfeği kapıp ateş ederek kendilerini korumasını, sonra gelip onu alacaklarını söyler. Grass eğitimini almadığı bir silahla pencerede mevzilenir ama ateş etmesine bile fırsat kalmaz. Bisikletliler bodrumdan çıkıp sokak kapısından geçer geçmez yolun ortasında makinalı tüfeklerle taranır. Dehşetten donakalmış Grass’ı mevzilendiği pencerenin önünde bırakalım, biz Paris’e doğru yola çıkalım.
Paris’te geçecek olan bisiklet macerasını Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektuplardan[2] okuyoruz. Tarancı Paris’e Cumhuriyet gazetesine hikayeler ve makaleler yazma karşılığında alacağı maddi destekle Siyasal Bilgiler Fakültesinde okumak için gider. Saba’ya oradan yazdığı ilk mektubun tarihi 1 Şubat 1939’dur. Oktay Rifat da oradadır. Tarancı Paris’ten gönderdiği mektuplarda ondan da söz eder. Ama Paris’te çok fazla kalamaz, 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. Mayıs 1940’ta yazdığı mektupta Paris’e tayyare bombardımanlarının başladığını yazar. 13 Haziran 1940’ta Paris’ten ayrılmak zorunda kalır. 23 Temmuz 1940’ta yazdığı kartta kentten kaçışını anlatır. Bisiklet yine karşımıza çıkar:
“Ziyacığım son hadiseler üzerine Paris’ten Haziran on üçünde ayrılmak zorunda kaldık. O günden beri Fransa yollarında, bisikletle bombardımanlar altında olanca hızımızda kaçarak on gün kadar yol aldık. Nihayet Bordeaux’a vardık.”
Bisikletle Paris’ten kaçış tam filmlik bir konudur. Heyhat biz deneme yazarlarının iştahını kabartan, kalemine hız veren, bir kenara not edeyim de bundan bir yazı çıkarayım diyebileceğimiz macera tüm ayrıntılarıyla Engin Topuz tarafından yazılmış. Bu durumda bize düşen geriye çekilip sahneyi Sayın Topuz’a bırakmaktır. Attığı başlık da tam konumuza uygun: Nazi İşgalinden Bisikletle Kaçan Türk Şairler.[3]
Biz Saba’ya yazdığı mektuplardan Tarancı’nın Paris’ten kaçışını okuduk okumasına ama Topuz bize Paris’ten bisikletle can havliyle yollara düşüp pedal çevirenin sadece Tarancı olmadığını, başka öğrencilerin de bu yolla şehri terk ettiğini anlatıyor: “Bu öğrencilerin içinde ileride Türk siyasetinde, edebiyatında, hukuk dünyasında söz sahibi olan gençler vardı. Büyük çoğunluğu 25-30 yaşlarındaydı.”
Ve devamında bisikletlere atlayıp Paris’i terk etmek isteyen öğrencilerin isimlerini sıralar: Mehmet Ali Aybar, Mîna Urgan, Ragıp Sarıca, Cahit Sıtkı Tarancı, Oktay Rifat. Fikir Aybar’dan çıkmıştır; iki kişilik uzun bir bisikletle güneye gitmeyi önerir. Ön kısmında kendisi arka kısmında Mîna Urgan oturup pedal çevirecek, bisiklet kullanmayı bilmeyen Ragıp Sarıca ortada oturacaktır. Yine bu yazıdan öğreniriz ki ilk iş Sarıca’ya bisiklet kullanmayı öğretirler. Mîna Urgan dışındakiler fikri hayata geçirip bisikletlerle yola koyulurlar. Urgan ise trenle terk eder Paris’i.
Bu ilginç macerayı tekmili birden Engin Yavuz’un söz ettiğim yazısından okuyabilirsiniz.
Ansiklopedi ile başladığımız yazının son sözünü yine ansiklopediden tuhaf bir bisiklet sporu ile bağlayalım. Söz konusu spor 1891’de İrlanda’da başlatılan bisiklet polosu. İlginç bir sporu daha da ilginçleştiren bir değişimle atın yerini bisikletin aldığı bir spor. Güncele yaklaştırmak için bu sporun özellikle bisikletli kuryeler arasında artan bir popülariteye sahip olduğu notunu da düşelim buraya.
Böylelikle bisikletle edebiyatın Arnavut kaldırımlı yollarında yaptığımız yolculuk sona eriyor. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra yelatı ve binicisinin dinlenme vakti gelmiştir artık…
Melih Elhan
[1] Günter Grass, Soğanı Soyarken, Çevirmen: İlknur Özdemir, Turkuvaz Kitap, 2008.
[2] Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, Can Yayınları.
