Turhan Yıldırım

Kasım, zamanın bir başka çehresini şehre gösteriyor, lodosun okşayıcı elleri geziniyordu bedenlerde. Kalın giyenin su içinde kalacağı, ince giyenin de güzelinden hasta olacağı bir hava vardı. Bir yanda mesaisini tamamlayıp eve yetişme telaşıyla koşuşturanlar, diğer yandaysa saatlerdir kentin caddelerini, sokaklarını arşınlamış turistler, karşı yakaya geçme noktasında buluşmuştu. Çeşitli dillerden kelimelerin bir araya geldiği, karmakarışık lisanın sözlerini işitiyordu kulaklar. Uğultu, kendine has makamında şarkılarını söylüyor, orada bulunanlara metropol gerçekliğini itinayla hatırlatıyordu.

Kalabalıkta yer alan şehrin müptelası sakinlerine, saatlerce sürmüş gibi gelen on beş dakika nihayet bitmişti. Vapur iskelesine tıngır mıngır yanaşmış, yolcularını içeriye buyur etmişti. İşte şimdi herkes kendi âlemine dalabilirdi. Bazıları üst kata çıkıp geminin iki ucunda bulunan açık alanlara kaçmıştı. Lodos acımayıp denizde gerçek yüzünü gösterecekti onlara. Seferin sonunda pis bir baş ağrısıyla burun akıntısını armağan edecekti. Üst katın kapalı bölümündeyse hayatlarına bir parça renk katmaya çalışan emekliler ve havaya güvenemeyip muhteşem manzarayı pencere arkasından izleyecek olan turistler yer almıştı. Fakat gösterinin büyüğü aşağıdaydı.

Buradaki çoğunluk yirmi dakikalık yolculuğu bir an önce bitirip evine yollanmak isteyenlerden oluşuyordu. Onlar için camın gerisindeki maviliğin ya da biraz sonra çalacak müziğin harikulade melodilerinin hiçbir önemi yoktu. Bir kısmı düşüncelerin dehlizine hemencecik dalmış, yaşamın olanca ağırlığını üstlerinde hissediyorlardı. Kalanıysa akıllı telefonlarındaki büyülü evrene girmiş, kim bilir neyle uğraşıyorlardı. Pek çok güzelliği kaçıracaklardı belki ama uzaklara bakma yetisini uzun zaman önce kaybetmişlerdi. Varsa yoksa kendi küçük âlemleri, dışında kalanın herhangi bir önemi yoktu. Doğanın, tarihin, sanatın ve hızla akıp giden hayatın içindeki hoş anların farkına varamıyorlardı.

Kalanlar dedim ama bunların içinde aslında sen yoksun. Sabahtan akşama kadar süren sıkıcı bir eğitimi atlatmıştın. Oradan koşturarak çıkmış, ılıman havayla buluşunca da biraz olsun sakinlemiştin. Tramvaya binip kalabalığın arasına karışmaktansa iki kilometrelik yolu yürümeyi tercih etmiştin. Lodosun aldatıcı yumuşaklığı hoşuna gitse de her yerden oluk oluk akan insanları görmek canını sıkmıştı. Kentin tadını çıkarmanın imkânı yoktu. Kimi zaman hızlı, kimi zamansa aheste adımlarla iskeleyi buldun. Her şeye rağmen yine de bu yürüyüş ruhuna iyi gelmişti. Fakat iskeledeki kaotik ortamı görünce ağzının tadı kaçtı. Uğultunun kendine has makamındaki şarkılarına ya sabır çekerek dayandın. Nihayetinde vapurun geldi, diğerleri gibi seni de içine buyur etti.

Yürürken içinde büyüttüğün çiçekleri kaba eller hunharca koparmıştı. Sanki geminin bunda bir suçu varmışçasına küskünce alt kata oturdun. Ne kitap okuyasın ne de akıllı telefonunun büyülü evrenine giresin vardı. Etrafındakilere boş boş bakmaya başladın. Herkes kendi dünyasında takılıyordu. Düşüncelerinin dehlizine tam dalacakken kanunun muhteşem melodisine şahit oldun. Vapurda oturduğun yer canlı müzik yapılan kısımdaydı. Bindiğinde bunu işaret eden görseli dahi görmemiştin. Kulakların o harikulade sesi duyunca, başka bir âleme doğru giriş yaptın.

Bir dostunun aylar önce sana söylediği uğurlu sözler aklına gelip kondu, “Uzakları seyre dal, baktıkça arınacak, dinginleşeceksin.” O sıralarda ne demek istediğini anlamamıştın ama şimdi bunu gayet iyi algılıyorsun. Müziğin de etkisiyle onun dediğini yapmaya başlıyorsun. Yağmur yüklü gri bulutların esrarengiz görüntüsü, dalgalı denizin yarattığı çeşitli imgeler ve kanat çırpan martıların özgürce salınışı. Buraya oturduğun andan beri zihninde dolaşan tüm kötücül düşünceler bir bir yıkılıyor. Yerine iyiliğin, güzelliğin hisleri doluşuyor. Ruhun uçmaya başladı bile, dakikalar ilerledikçe âdeta ayakların zeminden kesiliyor.

Aklına gelişmiş bir batı ülkesinde yaptığın seyahat geliyor. Kenti boydan boya akrabanın arabasıyla dolaşmıştınız. Yolda ilerlerken koca gövdeli ağaçların arasında incecik kalanlara gözlerin takılmıştı. Sorduğunda, bunların tropikal bölgeden getirilen türler olduğunu öğrenmiştin. İkliminden koparılınca nasıl da boynu bükük kalmışlardı. Şimdi, etrafındakileri o ağaçlara benzetiyorsun. Kum torbası gibi dövülmekten yorulmuş fakat yine de ayakta kalmaya çabalayan insancıklar. Yere düşmemek için telefonlarına, bilgisayarlarına, sanal dünyanın sahte ortamına sığınanlar. Şu an aldığın zevki yaşayamadıkları için onlara üzülüyorsun. Kanuni, çok sevdiğin bir başka esere geçiş yapıyor. İşittiğin müzik, bulunduğun mekândan tekrar koparıyor seni.

Yirmi dakikalık süre geçti, kanatlanan ruhun olduğun yere usulca indi. Kendini öyle iyi hissediyorsun ki sanki bunu hiçbir olay ya da durum yıkamaz. Vapurun yanaşmasıyla birlikte inmek için sabırsızlanan kalabalıkla bir arada ilerliyorsun. İtişip kakışan insanlara rağmen kötücül fikirler zihnine uğramıyor, olanı kabulleniyorsun. Sonunda şelale misali yığınla beraber dökülüyorsun iskeleye. Burada da lodos usulca değiyor yüzüne. Akşamın karanlığı, içindeki aydınlıkla buluşuyor. Siz inene kadar çalan kanunun melodilerini, burada da işitmeyi arzu ediyorsun. Tabii ki bunun mümkün olamayacağının da bilincindesin, ne de olsa artık yeryüzüne indin. Hiç acele etmeksizin adımlarını atarken duyduğun sözler kulaklarını âdeta sağır ediyor.

Genç kadın güldür güldür sesiyle gerçekliğin en çıplak halini Geçipgidenler’in suratlarına çarpıyor. Dayanamayıp arkana bakıyorsun. Geminin üst katından sarkıtılmış koca pankartı, arkasında da sözlerin sahibini görüyorsun. Karşındakinin öfkeyle söyledikleri beynini bin parçaya ayırıyor. Teker teker bu dünyadan göçüp giden gençlerin isimlerini sayıyor. Adını andıklarından biri kaldığı yurttaki asansör kazasında son nefesini vermiş, bir diğeri de parasızlığa, çaresizliğe dayanamayarak nihayete erdirmiş hayatını.

Toprağın derinliklerine köklerini salmış asırlık bir çınar gibi hareketsiz kalmak, daha ilkbaharında yaşamını yitirenleri düşünmek istiyorsun. Fakat Geçipgidenler’in seline kapılıp semtin içine doğru sürükleniyorsun. Biliyorsun ki aslında sen de onlardan birisin, cılız kalmış acınası tropik ağaçlardan hiçbir farkın yok. 

Turhan Yıldırım