
Yürüyor. Her adımıyla ormanı değiştirdiğinden habersiz yürüyor. Adımları kaçmakta olduğu şey tarafından er geç yakalanacağını bilen insanlarınki gibi, ne hızlı ne yavaş. Uzaklaşmak için yaptığı her hamle geride bıraktıklarına daha da yaklaşmasına neden oluyor. Bir çemberin içinde sanki. Yine de bıkmadan usanmadan yürüyor. Ayaklarının altı hep gazel. Çiğneyip geçtikçe çıtırtılar ormanın öbür seslerine karışıyor. Başını kaldırıp etrafına dikkatle bakabildiği kısacık anlarda ormanın kendine özgü bir dili olduğunu seziyor.
Ağaçların, karıncaların, kuşların, cümle orman altı bitkisinin ilmek ilmek işlediği bu ormanın bir dili var. Ağaçlar gökyüzüne doğru göz alabildiğine uzuyor. Dallar, yapraklar göğü kapatıyor. Esintiyle sallanıyor, sallandıkça aralarında fısıldaşıp adamın varlığını ormanın her köşesine duyuruyorlar. Orman biraz sonra nihai kararını verecek, ya onu kabuk gibi koruyup saklayacak ya tükürüp dışarı atacak.
Onu dışarıdan gören biri ikircikli adımlarına (aklından bir anlığına geri dönmek geçiyor demek) bakarak bir yanlışı adım adım örmekte olduğunu düşünebilir. Dışarıdan bakanın bunu görmesinde ne var? O doğrusunu yaptığını düşünüyor. Yine de varlığının en derininde yaptığının hata olduğuna dair bir bilgi tohumu taşıyor olabilir. Şayet öyleyse, bu tohum eninde sonunda tomurcuklanıp çatlayacak, düşüncelerine sızacaktır. Bu, adamı huysuz, çabuk öfkelenen birisine dönüştürebilir. Böylelerinin kaşları arasına derin bir yarık oturur. İlk bakışta başkalarına kızıyor görünse de aslında öfkesini içine doğru akıtır.
Kuşkusuz ağaçların böyle dertleri olmaz.
Vakit öğlen olmasına rağmen orman hâlâ serin. Ağaçlar yukarlarda el ele veriyor. Çatlaklardan sızan ışıklı kılıçlar ormanı kesip yere saplanıyor. Işık huzmelerine dikkatle bakılırsa uçuşan zerreler görülebilir. Ormanın tozu… Bazı ağaçlar yapraklarını dökmüş, kuru bir iskeleti andırıyor. Tohumları tozarmış, dallarına su yürüyünce yaprakları yeniden göverecek. Bütün bunlar olup biterken o kökleriyle yetiştiği toprağa sıkıca bağlı kalacak.
Adam vaktiyle karısının gözünde herkesten farklı biri olmak istemişti. Şimdi bu yolu tersine yürüyor. Bunun hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmeyeceğini biliyor olmalı. Şuncacık ormanda bile hiçbir yol tersine yürünmez. İnsan her zaman ileri gitmek zorundadır. Adamla kadın öyle şeyler paylaştılar ki… En önemlisi de çocukları. Kadın artık adama karşı öyle bir aldırmazlık içinde olamaz. Asla olmaz. Onu ancak bütün erkeklerden daha aşağı bir yere koyabilir. Dünyanın en aşağılık adamı diyecektir arkasından, hırsla. Aslında bu da onu ne kadar önemsediğini gösterir.
Soluklanmak için duruyor. Başını kaldırıp etrafa bakınca yaprakların arasından ışığın ağdığını görüyor. Nereden aklına estiyse ormana doğru sesleniyor.
“Kimse yok mu?”
Sesini duyan orman aynıyla karşılık veriyor.
İşittiği seste yeni fark ettiği bir tını var, babasının sesi. Demek sesini de ondan almış. Bunca yıl fark etmemiş olması ne tuhaf! İnsan sesini tanımaz mı? Tanımaz. Herkes kendi sesinin yabancısıdır. Yine de hoşuna gitmiyor. Eli ayağı boşalıyor. Yanındaki ağacın dibine çöküveriyor. Sırtını sert gövdesine yaslıyor.
Daha tıfıl bir oğlanken hayatına istediğince yön verebileceğine inanırdı. Karısıyla tanıştıklarında otuzuna dayanmış genç bir erkekti artık. Ellerine bakardı. Damarları belirgin, kocaman ellerine. Bu güçlü, diri ellerle her müşkülü çözebileceğini düşünürdü. Hamile olduğunu öğrendiğinde evlenelim demişti hemen. Kolayca vermişti bu kararı. Sanki yıllardır bunu beklemiş gibi söyleyivermişti. Demek ki babasına benzemiyordu. Onun izinden gitmemişti işte. Bunu düşündükçe içten içe gönenirdi.
Şimdi her şey uzak bir geçmişe ait.
Sobanın üstünde kestanelerin çıtırdadığı uzun kış akşamları, çocuğun vara yoğa gülerek her şeyi neşeli bir tesadüfe çevirmesi ve karısının muzip gülümsemesi… Bazen evdeki huzurun, adına mutluluk denen bu kaypak şeyin kolayca yok olabileceğini hissederdi. Mutlulukları uzun sürmeyecek, bir gün en ince yerinden yırtılacaktı besbelli. Şayet büyüyü bozacak kişi kendisiyse acaba bunu nasıl yapacaktı? Ne zaman peki? Bu uğursuz beklenti günden güne içini kemiriyordu. Bazen nedensiz yere öfkelenirdi. Bir nedeni varsa da aklın sınırlarının ulaşamayacağı kadar uzaktaydı. Öfkesinin neye, kime yöneleceği belli olmazdı. Öfke büyütmek elinde ateş topu tutmaya benzer. Onunla ne yapacağını bilemez, sonra onu en yakındakinin kucağına bırakmaya mecbur kalır insan. Yakınlıkları en çok böyle zamanlarda sınanırdı. Ertesi sabah her şey normale dönerdi.
Sis her sabah pencerenin dışındaki manzarayı ısrarla siliyor, adam bıkıp usanmadan bir şeyleri yeni baştan kurmak mecburiyetinde kalıyordu. Sabırla. Bunu daha ne kadar sürdürebileceğini bilmiyordu. Böyle günlerden birinde aynaya baktığında o tıfıl oğlan suratının babasının kemikli yüzüyle yer değiştirdiğini şaşkınlıkla fark etmişti. Hali tavrı gittikçe ona benziyordu. Oğlan da tıpkı kendi çocukluğuydu, hık demiş burnundan düşmüş. Sırf babasının dikkatini çekmek için türlü hokkabazlık yapıyordu, çocukken kendisinin yaptığı gibi. Böyle zamanlarda adamın gözlerinin karasında keskin bir ışık parlıyor, çocuğa bakıp içtenlikle gülüyordu. Oğlan bundan cesaret alıp işi biraz daha ileri götürdüğünde gülümsemesi yüzünde maske gibi asılı kalıyordu. Bakışları halının üzerinde bir noktaya dalıp perdeleniyordu, tıpkı kendi babası gibi. İşte o zaman odanın havası iyice genleşip katılaşıyor, göğsünü sıkıştırıyor, nefesini kesiyordu. Her şeyden vazgeçip kabuğuna çekilmek istiyordu. Koca olacak adam değildi o, hele baba olacak adam hiç değildi.
Bir ağaç, ağaç olmaktan vazgeçemez.
Tomruktan mobilya yapanlar ahşabın çalıştığını söylerler. Tut ki koca ağaç bir balta darbesiyle devrildi. Sonra ondan masalar, koltuklar, abajurlar yapıldı. O mobilya her şeyden önce bir ağaçtır. Ağaç kesilip yere düştükten, özsuyu buharlaştıktan sonra da yaşamaya devam eder. Yamulur, çatlar, kurtlanır, yıllar içinde oyuklarla dolar. Böylelikle onu kullanan kişiye, yani deyim yerindeyse sahibine, yıllar sonra bile ağaçlığını hatırlatır.
Bir kuşluk vakti evden çıktığında… Akşam yedikleri lahana sarmanın kokusu havada asılı duruyordu. Ekşi nefes kokusu, çocuğun boynundan gelen süt ve tatlı bisküvi kokusu. Evin havasında gecenin ağırlığı vardı. Kapıyı açınca serin, temiz hava yüzüne çarpıp onu afallatmıştı. Havayı içine çekmekle hem rahatlamış hem geri dönülmez bir işe girişmekte olan birinin tedirgin yükünü sırtlamıştı. Bu sabah unutulmayacaktı besbelli. Bu sabahın anısı hem giden hem kalanlar için tıpkı ahşap gibi çalışacak, gitgide dallanıp budaklanacaktı. Yıllar evvel babasına da böyle olmuştu belki. Ona dair anımsadığı tek şey, bir sabah sırtını dönerek kapıdan çıkıp gittiğiydi. Çocuk aklıyla yıllarca kendini suçlamıştı. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyordu. Çocuk olmanın belki de en zor tarafı.
Ağaçlar bunu ne bilsin!
Bir sürü fotoğraf aklından çıkıp gitti. Babasının sırtını döndüğü andaki hali hatırında sadece. Kaç kez kavga etmek, uzlaşmak, o hayali paramparça etmek istedi. Adamın sırtı çelik bir heykel gibi sapasağlam duruyordu. Canı yanmıyor, asla örselenmiyordu. Ona karşı giriştiği her kavgada kendi yaralanıyordu.
Gölgeler kıpırtısız.
Ağaca bakıyor. Ağaçlara nadiren böyle dikkatle bakılır. Pırnal sandığının aslında sarmaşıkla kaplı kuru dallar olduğunu o zaman fark ediyor. Gövdeye dolanıp boy veren sarmaşık, dalları uçlarına kadar örtüyor. Sarmaşığı bir kez fark ettikten sonra artık kuru dalları ayırt edebiliyor. Ökse otunun her dem yeşil yaprakları gövdeye yalancı köklerle tutunmuş, onu ikinci bir kabuk gibi kaplamış. Tırmanmaya devam ederse ağacı boğacak. Ağaç boğulursa artık ne dallarını göğe dikebilir ne toprağın altında kök sürebilir. Hele körpe, kabuğu incecik olanlar, bir asalağın onlara musallat olduğundan habersiz, ağaç olmayı bu sanırlar; sarmaşığın altında can çekişmek…
Şimdi önünde bilmediği bir yol uzanıyor.
Hayır. Hayır, onu ürküten bilinmezlik değil. Aksine, bir zamanlar babasının gittiği güzergâhtan geçiyor. Babası vaktiyle bir patika açmıştı. Şimdi o da aynı patikayı izleyerek yolu oğlu için işler tutuyor. Geride, bir gün onun gibi çekip gidecek bir oğul bırakıyor. Patika olmasaydı kaybolurdu. Belki kaybolmayı göze almalı. Yüzünde gezinen bulutların karasına bakılırsa karar vermekte zorlanıyor.
Çığırtkan bir kuşun çığlığı incelip uzuyor.
Burada daha ne kadar bekleyecek? Orman insanı değiştirir. Ormanda beklerken insanın kendine dair inançları çatırdamaya başlar ki en fenası budur. Hele geceleyin… Gölgeler koyulaşır, tuhaf sesler işitilir. Karanlık her şeyi sese dönüştürür. Burada yeterince (aklını yitirmeye yetecek kadar uzun süre) beklersen koca bir karınca taburunun yuvasını buluncaya kadar yol boyu çıkardığı sesleri duymaya başlarsın. Beklemek iki hikmetten birine sebep olur; ya kulakların iyice keskinleşir ya büsbütün sağır olursun. Şimdi çocuk kucağına atlasa, elleriyle bir camın buğusunu temizler gibi silip atıverse ormanı, günün birinde adamın içinde yeniden bir orman yeşermeyecek mi? Bu yabani, bu gümrah ormanlar ne iyilik ne kötülük bilir. Eline geçirdiğini çürütür, etlerini lime lime eder, üstünü yosun örtülerle kaplayıp kendine katar.
Şüphesiz orman kaybolmak isteyenler içindir.
Derya Sönmez
Öteki Hayvanlar, Sel Yayınları, 2024
