
Bir haziran sabahı, tek bir ağaç uğruna, İstanbul’un her köşesinden Gezi Parkı’na akın eden kalabalıkların arasında; uzun zaman önce, başkentin bahçeli evleriyle bilinen seçkin mahallelerinden birinde, dallarına tırmandığı, topladığı kirazları kulaklarına küpe yapıp taktığı, başka bir ağacın yasını tutan, orta yaşlı bir kadına rastlamak da mümkündür. Onun saatine göre vakit öğle üzeri, mevsimlerden çocukluktur.
Zordur Ankara’nın kupkuru yaz sıcaklarının bitimsiz saatlerinde, odasında öğle uykusuna tutsak bir çocuk olmak. Sabırsız olmak. Güneş girmesin diye sımsıkı kapatılmış koyu renk perdelerin deliklerinden sızan ışığın, zemindeki izdüşümlerinin dansıyla oyalanmaya çalışmak. Zaman durmuş gibidir. Odayı baştanbaşa kat eden, gövdesi yeşil janjanlı karasineğin vızıltısı yarmaktadır sessizliği. Başka hiçbir şey olmuyordur ve hiçbir şey de olmayacakmış gibidir bundan sonra. Oyun saati hiç gelmeyecektir, hava serinlemeyecektir. Korkunç karasinek, bu ölümcül öğleüzerinin tek efendisidir. Ama sokak çocuklarından kendine bir arkadaş edinmeyi başarmışsa eğer bir küçük kız, bu çekilmez öğleüzerlerinin sıkıntılı saatlerinden kaçıp kurtulmak için bir umudu vardır çoğu zaman.
Adı Adil olsun mesela. Annesi işte, güçte, birilerinin evinde temizliktedir. Babası kim bilir nerededir. İşte o sokak çocuğu, en ölü saatinde günün, bir kurtarıcı gibi gelip tıklatır odanın camını. Fırladığı gibi yataktan pencereyi açar küçük kız. Biri içeriden, öbürü dışarıdan fısıldaşarak sohbete başlarlar önce. Sonra sohbet yetmez olur. Oğlan, “Haydi atla gel,” deyip durur. Dışarının çağrısı karşı konulmaz olur. O zaman küçük kız tırmanıverir pencerenin pervazına. Oğlanın uzattığı kara elini tutup atlar bahçeye. Ama ayakları çıplaktır gidemez ki bir yere. Tokyolarını hemen çıkarıp verir Adil. Alışıktır o ne de olsa yalınayak dolaşmaya.
Haziran ayıdır. Kiraz mevsimidir. Ankara’nın varlıklı semtlerindeki evlerin arka bahçelerinde, yatak odalarına gölgeleri vuran ağaçların kızıl kahve gövdelerinden uzayan yeşil yapraklı dalların üzerinde, resepsiyonlarda orta yaşlı kadınların giydiği türden, ağır bir bordoya dönmüştür tombullaşan kirazlar. Zor değildir belki bir kiraz ağacına çıkmak ama düşmek kolaydır. Dallar yanıltıverir insanı. En lezzetli meyvelere erişebilmek için inat edersen, çıt diye kırılabilir bazen. Onun için dalların sesini iyi dinlemek gerekir. Adil çıkar önce. Alışıktır o. Mahalledeki ev sahibi yaşlı teyzeler, birkaç kuruş karşılığı, eline bir sepet tutuşturup, yollamışlardır kim bilir kaç kere ağaçların tepesine.
Birbirine komşu iki dala yerleşip, çekirdekleri en uzağa kim üfleyecek diye yarışa girerler önce. Hep yenilse de aldırmaz küçük kız, çünkü hiçbir hediye tutmaz sokak çocuğunun gönlünü almak için kulaklarına taktığı, kirazlardan yapılmış, yakut rengi küpelerin yerini.
Sonra, çocukların kendilerine has o uçsuz bucaksız hayali evreninde maceradan maceraya koşar; en başta kendilerinin inandığı, türlü türlü hikâyeler uydururlar, kiraz ağacının tepesindeki kızıl dallar ve yeşil yapraklardan oluşan kuytu köşelerinin güvenliğinde. Akla hayale gelmedik hikâyelerdir bunlar çünkü Adil palavracının önde gidenidir, küçük kız her türlü düzmeceye kolaylıkla kanan safdilin tekidir ve çocukken âşık olmak çok güzeldir.
İşte çocukların kendilerine yuva belledikleri o güzelim kiraz ağacını kökünden sökmüşlerdir bir zamanlar müteahhitler, apartman yapmak için. Yaşlı teyzenin, pembe boyalı, tek katlı, önü rengârenk güller, arka tarafı kiraz ağaçlarıyla bezeli küçücük evinin yerine dev bir bina dikmek üzere, iş makineleri girmiştir bahçeye olanca gürültüleriyle. Mahallenin bütün çocukları toplaşıp, bir türlü paylaşamadıkları oyun alanı ve bahçeleri kurtarmak uğruna; savaş oyunlarında kullandıkları plastik borulardan yapılmış silahlar ve içinden üflenen kâğıttan külahlardan müteşekkil cephaneleriyle, kendilerince meydan okumuşlardır iri cüsseli ustabaşına. Kurban verilen ilk kiraz ağacının ardından, bahçesinde kayısı ağaçları olan beyaz badanalı eve gelmiştir sıra. Tabii bir de boş arsalar… Çocukların sahipsiz kedi ve köpekleri besledikleri, misket, futbol, yakan top oynadıkları arsalar tahtalarla çevrilip, betonla dolmuştur birbirinin ardı sıra. Sonra yeni çocuklar gelmiştir mahalleye, o kibrit kutusu beton yığınlarının içine yerleşmek üzere… Onlara düşman olunmuştur önce, ama sonra kaynaşılmıştır mecburen. Bahçe kalmayınca, sokağın yerini ev ziyaretleri, kutu oyunları almış; sokak çocuğuyla artık görüşülmez olmuştur.
Onun için bir haziran sabahı, Gezi’deki tek bir ağaç uğruna, Ankara’nın her köşesinden Kuğulu Park’a akın eden eylemcilerin arasında, başka bir ağacın yasını tutan, orta yaşlı bir adama rastlamak da mümkündür. Onun saatine göre de vakit öğle üzeri, mevsimlerden ise çocukluktur.
Zordur, Ankara’nın kupkuru ve sıcak öğleüzerlerinde, bomboş sokakları arşınlamaktan başka yapacak şeyi olmayan bir sokak çocuğu olmak. Öteki çocuklar evlerine çekilmiştir çoktan. Öğle yemekleri yenilmiş, anneler mis gibi yatakları açmış, çocuklar dolu mideleriyle mayışmış, öğle uykusunun tatlı rüyaları ile sarınıp sarmalanmışlardır bile. Bir taşa tekme atar sokak çocuğu. Ateş gibi yanan betonun üzerinde sıçrar taş. Tak diye çarpar yere. Bi daha vurur. Bi daha… Zaman hiç geçmeyecek gibidir, hiçbir şey olmayacak gibidir ve asfaltlar kızgın güneşin altında tembel tembel erimektedir. Ama taşları sektirmek yerine, camını tıklatacak bir arkadaş bulduysa eğer; –öğle uykularından nefret eden, peşine takılmaya teşne, kıpır kıpır, küçük bir kız çocuğu mesela– kendini şanslı sayabilir o zaman bir sokak çocuğu.
Adı diyelim ki Gamze olsun. Küçücük bir tıkırtıyla fırlayıp yataktan, açsın pencerenin camını. Üzerinde askılı, beyaz, püfür püfür, minicik yazlık gecelik…
“Haydi atla gel,” der sokak çocuğu, “moruk teyze kirazları toplatmadan en güzellerini yiyelim.”
Esmer yüzü komik, ağzı da bozuktur biraz. Küçük kız kıkırdar. Bir bahçıvan pantolon geçirip bacaklarına, geceliğinin eteklerini de çabucak tıkıştıraraktan askılarının arasına, tırmanıverir pencerenin pervazına. Aslında alçaktır duvar. Atlamak kolaydır ama Adil yine de uzatır elini çünkü el ele tutuşmak için bahane bulmak güzeldir.
Sonra koşarak, gizlice, sokağın karşısındaki pembe boyalı küçük evin arka bahçesine giderler. Sokak çocuğu ezbere bilmektedir mahalledeki bütün meyve ağaçlarını. Gözü kapalı bile tırmanabilir. Önce bir metrelik gövdenin üzerindeki çatala basıp, ardından tek sıçrayışta üst dala çıkar. Sonra elini uzatıp Gamze’ye, yukarı çeker onu da. Yanındaki dala oturtur küçük arkadaşını, daha sağlam olanına. Dallar çok ama çok yakındır ve dizleri geçmiştir birbirinin içine. Üstelik kulağındaki kirazlı küpelerle o kadar güzeldir ki Gamze. Sokak çocuğu dayanamaz gittikçe yaklaşır o küpelere…
Hafızalarında sonsuza dek yer edecek bir öğleüzeridir. Zaman ayrı bir koldan; en nadide anıların bir mücevher gibi parladığı, zihnin ıssız koridorlarında saklı, o sandık odasına akar gibidir. Ve orada, üst baş lekeli, eller mor, dudaklar masum ve yaprakların arası gölgelidir.
Oysa sokak çocuğu bilmiyordur ki bir daha asla gelmeyecektir böyle güzel bir öğleüstü. Bir daha çıkamayacaklardır kiraz ağacının dallarına. Eline bir sepet tutuşturup, bahçesindeki meyveleri toplatmaya onu çağırmayacaktır artık moruk teyze. Bir kazma inecektir o güzelim kiraz ağacının köküne. Bahçeler, evler birbiri ardına yıkılacak; aşağı ve yukarı mahallelerdeki ezeli ve ebedi düşman saflar, bir türlü paylaşamadıkları boş arsaları kaybetme korkusuyla birleşip, koca bir çocuk ordusu olarak çıkacaklardır işgalci dozerlerin karşısına.
Sonrası ise beton… Çocuklar artık dört duvar arasında büyüyecek; sinema kapılarında, AVM önlerinde buluşur olacaklardır. Zengin çocuklarıyla fakir çocukları tanışıp kaynaşmayacaktır sokaklarda bundan sonra. Gamze uzaklara taşınacak, Adil yine ıssız sokaklarda tek başına.
İşte onun için, bir haziran sabahı, tek bir ağaç uğruna direnen kalabalıkların arasında; biri Gezi’de, öbürü Kuğulu Park’ta, birbirinden habersiz, başka bir ağacın iki kişilik yasını tutan, orta yaşlı bir kadın ve orta yaşlı bir adama rastlamak da mümkündür. Onlara göre vakit hâlâ öğle üzeri, mevsimlerden ise çocukluktur.
Belma Fırat
