“Çaprast” Hulki Aktunç’un sözcüğüdür, yazarın hazinesinden seçtiğimiz bu sözcüğü kullanıyor, kendisini saygıyla anıyoruz.

Aysun Kara

1950 Kuşağı öykücüleri klasik anlatı biçiminin ağırlıkta olduğu öykü edebiyatımızda hem biçimsel hem de konu üzerinden getirdikleri yeniliklerle öykümüzün bugününe uzanan bir devinimin işaret fişeğini yakmışlardır. Öykü edebiyatımızda daha önce görülmemiş bir hareketliliğe yol açan 1950 Kuşağı yazarları günümüzde de etkisini sürdüren çok sayıdaki öykü kitabını Türk edebiyatına kazandırmışlardır.

1950 Kuşağı öykücüleri geleneksel anlatı kalıplarının dışında bir anlayışla öykü yazmışlardır. Bireyi mercek altına alarak insanın karanlıkta kalan yönlerine eğilmişlerdir. Dünyada esen varoluşçu akımın etkisiyle boşluk, hiçlik, saçma, özgürlük temaları öykülerinde sıklıkla yer bulmuştur. 1950 Kuşağı yazarlarının öykülerinde ağırlıklı olarak kentli insanın çıkışsızlığı, bunalımı anlatılmıştır. Cinsellik öykülerinde önemli yer tutmuş, toplumsal kabuller, evlilik kurumu da daha önce olmadığı kadar sorgulanmıştır.

Bu yazıda Leylâ Erbil’in 1960’ta yayımlanan ilk öykü kitabı Hallaç’taki “İncik Boncuk” adlı öyküsüyle Yusuf Atılgan’ın aynı yıl yayımlanan Bodur Minareden Öte adlı ilk ve tek öykü kitabındaki “Evdeki” öyküsünü 1950 Kuşağı yazarlarının öykülerinde “arzu” temasını incelemek amacıyla ele alacağız.

Leylâ Erbil neredeyse yazın yaşamının başından sonuna değin hem biçimsel hem de tematik arayışını sürdürdü. Cinsellik temasını öykülerinde en fazla işleyen, evlilik ve aile kurumunun arızalarına özellikle dikkat çeken yazarlardan biri oldu. Öykülerinde iç konuşmalara, bilinçdışına yer verdi. Psikanalizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak insanın karanlıkta kalmış yanlarına eğildi.

“İncik Boncuk” öyküsünde anlatıcı kadınla trende karşılaştığı kızın arasındaki gerilim öykünün atmosferini oluşturur. Anlatıcı kendi yaşının kızdan büyük olması nedeniyle, belki de başka sebeplerle öykü boyunca karşısındakinden “kız” diye söz eder. Biz de aynı adlandırmayla söz edeceğiz bu karakterden. Öykünün başında anlatıcının huzursuz ve nedensiz bir sıkıntı içinde olduğunu hissederiz. Öykü ilerledikçe kadın bu nedensiz sıkıntısını trende karşısında oturan kıza yöneltir. “Aman aman bir yanı yoktu öyle,” cümlesiyle kız hakkındaki ilk düşüncesini okurla paylaşır. Öykü ilerledikçe anlatıcının yukarıdan bakan, küçümseyici bakışı belirginleşir: “Kısacıktı, dardı, tıkızdı. (…) Ufacık kestane gözleri, kocaman etli dudakları vardı.” Anlatıcı, kızı küçümseyerek ama yine de etkilendiğini satır aralarında hissettirerek sürdürür anlatıyı. Buna rağmen kız tarafından yeterince önemsenmemek canını sıkar. “Bakılası, konuşulası, ardına düşülesi günümdü,” diyerek görsel açıdan kendi “üstünlüğünü” öne çıkarır. Sohbet ederlerken anlatıcı, kızın iki yıllık evli olduğunu, sevişerek evlendiklerini, kocasının kırk dokuz numara ayakkabı giydiğini aktarır. Kızın tekrar tekrar kocasının iri yarılığından söz etmesi cinsel çağrışımlara neden olur kadının zihninde. Anlatıcı, kızın bu tür konuşmalarını bir yandan uygunsuz bulurken öte yandan kızın cinsel hayatını merak eder. Sonra da durup dururken kızın kendisini, karşısında bir erkek varmışçasına korumaya aldığını söyler. Kız eteğini çekiştirerek, bluzunun düğmelerinin kapalı olup olamadığını kontrol ederek aslında anlatıcının tacizci bakışından kendisini korumaya çalışmaktadır. Anlatıcı, karşısındaki kızın isteği üzerine kocasının hediyesi olan gerdanlığını ona verir. Verir vermez de pişman olup kızın bu yolla onu kandırmış olabileceğini düşünür. Kızın kocasını nasıl aldattığını anlattığı kısımdaysa anlatıcının merak duygusu karşısındakine yönelen arzusunu kamçılar adeta.

Öykünün ikinci bölümü anlatıcının evinde geçer. Sıradan biraz da sıkıcı bir akşamdır. Anlatıcı ve kocasının entelektüel bir çift olduğunu anlarız dolaylı olarak. Adam müzisyen, kadın da büyük ihtimalle yazardır. Trendeki kız yanında kocasıyla ansızın çıkıp gelir anlatıcının evine. Üstelik anlatıcının hediye ettiği boncukları takmıştır. Kızla kendi kocası arasındaki cinsel çekim ve kızın bu çekimi görünür kılma çabası anlatıcıyı sinirlendirir. Bu durum anlatıcının evliliğinin eksik yanlarına da işaret eder sanki. Öykü ilerledikçe anlatıcının aşağılayan tavrının içinde barındırdığı kıskançlık, okur tarafından daha çok hissedilir.

Anlatıcının trende karşılaştığı kıza arzu duyduğu neredeyse kesindir artık. Kadın “yasak arzuyu” karşısındakini küçümseyerek, dengesiz davranışlar sergileyerek gösterir. Duyduğu arzunun bir başka tarafı da kendi yaşantısındaki boşluk, tatminsizlik duygusudur ki bunu anlamakla huzuru büsbütün kaçmıştır. Huzursuzluk duygusu öykünün her satırına sinmiştir.

Anlatıcının evinde geçen öykünün ikinci bölümünde kızın kocasının da anlatıcıya bir şeyleri ima edercesine samimi davranması kadını rahatsız eder. Yine öykünün sonunda anlatıcının kocasının da konuk kadından hoşlandığı iması yapılır. Kadınınki de dahil olmak üzere bütün duygular muğlak ve yasaktır ama tam da arzunun doğasına uygun olacak biçimde okur tarafından da kuvvetle hissedilir.

Leylâ Erbil’in “İncik Boncuk” öyküsünde anlatıcı kadın karakter, yaşantısında eksikliğini duyduğu şeyin ne olduğunu tam olarak bilemez. Bu duygu durumundayken karşısına çıkan bir kızı “arzu nesnesi” olarak görür. Daha önce eşcinsel bir eğiliminin olup olmadığını bilmemekle birlikte okur olarak anlatıcının kendisine bile açıkça itiraf edemediği “yasak” aynı zamanda daha önce haberdar olmadığı bir duyguyla karşılaştığını söyleyebiliriz. Böylelikle Leylâ Erbil 1950 Kuşağı öykücülerinin anlamsızlık, boşluk, huzursuzluk, saçma gibi temalarının hemen hepsini bu öyküsünde kullanır. Hem de “arzu nesnesi” üzerinden evlilik kurumunun arazlarına da gönderme yaparak.

Yusuf Atılgan, öykülerinde kasabanın geleneksel köy yaşantısından çıkamayışı ile kent yaşamına yaklaşma çabaları arasındaki çelişkileri sergiler. Kasaba yaşantısının tekdüzeliğini, bu tekdüzelikten doğan hoşnutsuzluğu, kasabadan çıkma özlemini görünür kılar. Toplumsal nedenler sonucu çevreye, giderek yaşama uyumsuzluk gibi konuları ele alır. “Evdeki” öyküsünün mekânı baskıcı, dedikoducu, kısıtlayıcı küçük bir kasabadır. Öykü kahramanı, yaşlı annesiyle yaşayan bir kadındır. Küçük bir çevreye sıkışıp kalmış kadının nefes alabileceği tek alan kitaplardır. Bir yandan da okudukça bulunduğu çevreye yabancılaşır, bu durum mutsuzluğunu derinleştirir. Öykü karakterinin bilinç akışından çevresindeki erkekleri ve onlarla evli olan kadınları küçümsediğini, yalnızca evlenmiş olmak için evlenmeyi istemediğini anlarız. Öte yandan evlenmeyen kadınların toplum tarafından eksik, kusurlu görüldüğü geleneksel bakışın ağırlığıyla baş etmeye çalışmaktadır. Birlikte yaşadığı annesi tarafından hâlâ çocuk muamelesi görmesi, çevreden gelen baskının tuzu biberidir. Bu koşullarda sıkışıp kalmış kadının derslerine yardım ettiği, akrabası olan ergen bir çocuğa aniden cinsel arzu duyması öykünün ana izleğidir.

Her iki öykü de bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. Karakterlerin bunalımını, yasak olana duydukları arzuyu düşüncelerinin izini sürerek öğreniriz. Arzu duyan karakterler iki öyküde de kadındır. Kadının arzu nesnesi, erkeğin arzulayan olarak konumlandırıldığı geleneksel bakışı tersine çevirmesiyle bile bu iki öykünün yenilikçi olduğunu söyleyebiliriz. “İncik Boncuk” öyküsünde hem arzulayan hem de arzu nesnesi kadındır. “Evdeki” öyküsünde arzu duyan kadın, arzu nesnesi erkektir. Yasak olana yönelmenin arzunun doğasında olduğunu düşünecek olursak öykülerde toplumsal kurallarla sıkışmış bireylerin “yasak” alana kaymasının işlenmesini anlayabiliriz. “İncik Boncuk” öyküsündeki kadın kentli ve entelektüelken “Evdeki” öyküsündeki kadın kasabalıdır. Öykü karakterlerinin arzu karşısındaki tavırları ve duyguları da farklılık gösterir. “İncik Boncuk” öyküsündeki kentli kadın, arzusunun yasak olana yönlenmesini huzursuzluk olarak yansıtırken “Evdeki” öyküsünün karakterinde suçluluk ve çaresizlik duygusu belirgindir. İki öyküde de evlilik kurumu sorgulanır.

Her iki öykü karakteri de arzu nesnesini küçümseyen bakış açılarına sahiptir. Arzulayanın arzu nesnesini kimi zaman ölçüsüz yüceltmesine kimi zaman da küçümsemesine edebiyat eserlerinde, sinemada tanık olmuşuzdur. Bu da belki ayrı bir tartışma konusudur.

Arzu, doğası gereği yasak olana meyillidir. Kurallarla arası iyi değildir. Öngörülemez, çoğu zaman hesaplanamazdır. Leylâ Erbil de Yusuf Atılgan da söz ettiğimiz öykülerinde bu durumu bütün doğallığı ve gerçekçiliğiyle, fazla söz söylemeden görünür kılmışlardır.

Aysun Kara

Kaynakça

Leylâ Erbil, Hallaç, İş Kültür Yayınları, Birinci basım, Ekim 2004, İstanbul.

Yusuf Atılgan, Bütün Öyküleri, Yapı Kredi Yayınları, 4. baskı, Kasım 2004, İstanbul.