“Anlatıcının olur olmaz değiştiği, yazarın anlatıcı, anlatıcının yazar olduğu şöyle yerlerde sıradan okurun metni çokça eleştireceğini düşünüyor, bense gülün neden açtığını sorgulamıyorum.”

Benim için bu yılın ilk kitabı Ercan Yılmaz’ın “Şark Ekspresi Ya Da Da Da”sı oldu. Eser Vacilando Kitap etiketiyle ocak ayında yayımlandı. Arka kapağa ulaştığımda anlatıcının zihni kadar savruk bu metnin parçalarını aklımda nasıl bütünlemeliyim, diye bir süre düşünüyorum, çünkü metin mânâ kapılarını bana hemen açmıyor. Sayfalar arasında tekrar tekrar gezerken notlar almaya başlıyorum ve böylece zevkle okuduğum bu metni özümseyebiliyorum.

Yazarın anlatımı, anlatıcının içsel düşünceleriyle dışsal gözlemlerini birleştiren bir gelişime sahip. Metin, zaman zaman rüya ve gerçeklik arasında gidip gelirken okurun zihninde imgeler oluşturuyor. “Geceleri güzel sebeplere bağlanan atlarla, gündüzleri mumdan gemilerle ve ‘zamanın ara odaları’ndan kalb kalesi’ne doğru rüyâdan yapılma trenlerle çıktığım seyahatlere…” (s.6) ifadesiyle açılan anlatı okuru sanki fantastik bir dünyaya davet ederken Şeyh Galib’in “Hüsn ü Aşkın”a da selam gönderiyor.

Ercan Yılmaz’ın anlatış tarzı, deneysel ve yenilikçi bir çizgide ilerliyor. Düz yazıda şiirdeki gibi ritmik bir yapı ve tekrarlarla örülü bir ses akışı sağlamaya çalışmış. Geleneksel anlam örgüsünü ve düz anlatımı reddeden bir yapı söz konusu. Sanatçı, okuru bir anlam akışına yönlendirmek yerine, birden çok olası anlamı işaret ederek beyitlerle, haikularla, harita ve şifrelerle bezenmiş bir evrene davet ediyor. Yılmaz, bilindik formların dışına çıkarak hem bireysel hem de toplumsal bilinçaltına sesleniyor. Sözcüklerin sıra dışı kullanımı ve vurucu imgeler, onun tarzının ayırt edici özelliklerinden biri. Metin geleneksel ve avangart unsurları bir arada barındırıyor. Günlük dile ait ifadelerle soyut ve felsefi çağrışımları aynı potada eriterek güçlü bir ifade alanı yaratmış. Anlam katmanlarının birbirinin içine geçtiği, imgelerin sıklıkla çoklu anlamlar üretmek üzere yerleştirildiği bu metinde dil, sıradan okur için oldukça kırılgan sayılabilir. Çoğunlukla şiir dilini öne çıkaran özellikler bunlar. Kimi cümle yapıları standart forma uymuyor. Bundan kastım cümlelerin eksiltili yahut devrik olması değil. Sözcükler ve ifadeler arasında ani geçişler, düzensizlikler ve kopukluklar var. Cümle sonları alışılmadık şekilde kırılıyor, sözcükler arasında beklenmedik bağlar kuruluyor. Böylelikle anlamın sabitlenmesi önlenmiş, sürekli bir hareket hissi sağlanmış oluyor gibi. Bu durum okuru belirli bir anlam aramaktan uzaklaştırıyor ve metnin ritmik yapısını öne çıkarıyor.

“Ya Da Da Da” ifadesindeki tekrarlı bağlaçlar trenin hareketini, rayların sedasını çağrıştıran bir ritmik ses efekti, insan zihnindeki çelişkiler ve tereddütler olarak okunabilir bana kalırsa. Bir yanıyla yaşamın döngüsel yapısını vurgulayan bir tür meditasyon etkisi yaratıyor. Bu ifade, aynı zamanda insanın zihinsel yankılarını ve belirsizliklerini temsil ediyor olabilir mi? Çünkü bence “Ya Da” bağlacı kararsızlık ve seçenekler arasında sıkışmışlığı işaret ederken bunun uzatılmış hali olan “Da Da” bu durumu absürt bir boyuta taşıyor. Bana kalırsa “Şark Ekspresi”nden sonra kullanılan “Ya Da Da Da” gibi ifadeler hem ses hem de anlam oyunlarına açık bir yapıya sahip. Bu da dilin ritmik ve fonetik olanaklarını baskın kılıyor. Sanatçı, sözcüklerin yalnızca anlam değil, ses ve ritim açısından da birer yapı taşı olduğunu vurgulamak istemiş gibi. Kim bilir, belki de hepsi “Ya Da” hiç biridir. Bence bu tekrarlarda yorumlama sorumluluğu tamamen okura ait.

Ercan Yılmaz

Eser, yolculuk metaforu üzerinden hem bireysel hem de toplumsal bir arayışı işliyor. Şark Ekspresi imgesi, sanatçının trenin orijinal adını tercih etmemesi gibi sebeplerle bana daha çok Doğu-Batı arasındaki kültürel ve tarihsel karşılaşmaları çağrıştırıyor. Yolculuk teması, insanın fiziksel ve ruhsal yolculuğuna işaret ederken bu yolculuk, bireyin kimlik arayışı, geçmişle hesaplaşma ve geleceğe dair bir özlemle örülü. Geçmişle hesaplaşma demişken sanatçı bu hesaplaşmayı daha çok toplumsal kimliği oluşturan somut eserler ya da varlıklar üzerinden irdeliyor. Mesela Şark Ekspresi, Osmanlı’nın modernleşme çabalarından günümüz kültürel çatışmalarına kadar uzanan tarihsel sürekliliğin bir sembolü. Bu yönüyle anlatı yalnızca bireysel değil, toplumsal bir hafıza alanı da oluşturuyor. 1883 ile 1977 yılları arasında Paris-İstanbul seferi yapan orijinal adıyla Orient Express yerine Şark Ekspresi’nin kullanılması bu karşıtlığın vücut bulmuş hali gibi fakat sanatçı, karşıtlık yerine bu iki kutbun iç içe geçtiği bir alan yaratıyor. Yılmaz, eserin alt metninde bireysel belleğin yanında kimi zaman şehirler, kitaplar, mimarî eserlerden söz ederek toplumsal tarihe kapı aralıyor. Yılmaz’ın sözcük seçimlerinde yaptığı bu çok anlamlılık, okurun kendi anlamını üretmesini teşvik ediyor. Böylece tren rayları, bir tür zaman çizgisi gibi geçmişten geleceğe uzanıp gidiyor. Zaman çizgisi demişken metnin zaman ve mekân kavramları oldukça muğlak, tren bir yandan gerçek bir araç gibi görünse de bir yandan da metafora dönüşüyor. Yılmaz, bu araç vasıtasıyla kendi içsel dünyasını, toplumsal aidiyeti ve tarihsel belleği sorguluyor.

Metnin parçalı yapısı tek bir bağlam üzerinden ilerlemektense sürekli bir kopuş ve yeniden inşa süreciyle oluşuyor. Böylece Yılmaz, okuru bir anlam akışına yönlendirmek yerine birden çok olası anlamı işaret ederek kaotik bir evren yaratıyor. Kaotik ifadesini kullanıyorum çünkü Ercan Yılmaz’ın anlatımındaki çok katmanlı, parçalı ve yoruma açık yapıyı vurgulamak istiyorum. Yazar, sıradan okurun alışık olduğu lineer ve düzenli bir anlam örgüsü sunmak yerine, sürekli bir belirsizlik ve karmaşa kurguluyor. Bu durum, postmodernist anlatıların karakteristik özelliklerinden biri olan “kaos” hissini, okurun aktif katılımını bekleyen, yoğun bir metin ortaya çıkarıyor.

“Şark Ekspresi” bir rüya treniyle doğuya (Kars’a) yahut batıya (Ohri’ye) ya da her ikisine birden bir yolculuk, belki bir seyahat oyunu, editörün deyişiyle “seksen sekiz sayfalık bir partisyon.” Yazar kimi kez tür bakımından bir tercih yapamayıp “Roman terazi imalat atölyesinde geçecek değil a,” dese de kimi kez anlatıcının da söylediği gibi [“Lâkin bu anlatı üçüncü halin olurluğunu hikâye edecek…” (s.16), “Bu anlatı kılıklı rûznâmede…” (s.22), “Bu bir anlatı değil, olsa olsa küratörlüğünü Savrail’in üstlendiği, bir ikinci devre melâmisinin Venedik Bienali için hazırlanmış bir pienal penceresi enstalasyonu…” (s.85)] metin aslında bir anlatı, bir yerde Ercan Yılmaz’ın manüskrileri. Kesintili anlatı sıçramalarla ilerliyor ve her bir sıçrama başka bir alıntıya yaslı bir biçimde gerçekleşiyor. Tıpkı vagonlar gibi sıralanmış bu yapı böylece okuyucuya bir yolculuk hissi veriyor, zaman zaman edebî göndermelerle dolu bir atmosfer yaratıyor.

İmgeler bakımından oldukça zengin olan anlatıda baskın metafor eserin isminden de anlaşıldığı gibi tren. Sanatçı başlangıçta Şark Ekspresi imgesini fiziksel bir tren yolculuğu olarak anlatıyor, fakat bu yolculuk hızla düşünsel bir mekâna dönüşüyor ve tren zamanla anlatıcının zihinsel sorgulamalarının ve içsel çatışmalarının, zamanın, hareketin, geçişin, değişimin aracı haline geliyor. Tren, bir yandan geçmişi (belleği) bugüne taşıyan bir araç, diğer yandan geleceğe dair belirsizliklerin de habercisi; raylar, yaşamın çizgisel ama tekrar eden doğası, aynı zamanda bireyin toplum içindeki sabit ve değişmez rolüne de işaret ediyor.

İznik Konsilinde onaylanan teslisten, poetik teslislere oradan tesniyeye ve nihayetinde tevhide uzanan, Şems’ten, İbnü’l Arabî’den, Eco’dan, Bataille’den, Calvino’dan, Çiyo-Ni’den Sezai Karakoç’tan, Hilmi Yavuz’dan, Cemal Süreya’dan, Tanpınar’dan ve daha pek çok yazar, şair ve sanatçıdan alıntılarla birbirine ulanan, vagonlar misali ilerleyen, yeşil, kırmızı, mor, mürekkep ırmaklarına yataklık yapan bir anlatı. Bütün bu alıntılar, tarihsel referanslar, metinin barındırdığı melankoli ve nostalji, geçen zamana yapılan atıflar bir gizemin peşindeki okurun kendi deneyimlerine dair bir yankı uyandırıyor. Yenilikçi metinler ilgimi çektiğinden en azından benim için öyle oldu diyebilirim.

Ağırlıklı olarak eserin biçimsel özelliklerinden bahsetsem de içerik bakımından daha pek çok şey söylenebilir. Metnin akıcılığını bozan ve beni biraz yoran parantez içi müdahaleler azaltılabilir miydi, diye düşünmedim değil. Anlatıcının olur olmaz değiştiği, yazarın anlatıcı, anlatıcının yazar olduğu şöyle yerlerde [“(anlatının sonuna yaklaştığımız ve yayıncımız Mustafa Okumuş, editörümüz Elvan Kaya Aksarı kısa bir anlatı beklediği için)” (s.81), “Renk Geyikleri’ni yıllar evvel yazmıştım, şimdi yaşıyorum.” (s.65), “Hangisi daha etkileyici olur sence sevgili anlatıcı?” (s.73)] sıradan okurun metni çokça eleştireceğini düşünüyor, bense gülün neden açtığını sorgulamıyorum. Çünkü Angelus Silesius’un deyişiyle “Gül niçinsizdir. Açtığı için açar. / Kendisine dikkat yöneltmez. Görülüp görülmediğini sormaz.” Tıpkı sanat gibi. Sanatçının on beş günde yazdığı [çünkü öyle söylüyor “Bununla anlatının on beş günde bitmesi gerektiğini imâ ettiğini düşündüm ve öyle yaptım. Bugün tam on beşinci gün ve anlatı bitti.” (s.81)] bu yolculukta bana düşen Şark Ekspresi’nin bir vagonundan cama yansıyan tavus kuşunu seyretmekti sanırım. Yeşil elmalar, yeşil perşembeler, yeşil gözler aşkına ve Tanrı’nın yazarın çamuruna kattığı “yeşil mürekkebin büyülü gerçekçi bir malzeme olduğunu” kabul ediyor, sanatla ilgili manifestolar sıralamaktan Allah’a sığınıyorum.

Şeyda Başer Eroğlu