Nuri Bilge Ceylan’ın 2011’de seyirciyle buluşan; yalnızca kendi sinemasının değil, dünya sinemasının da Magnum Opusları arasında yerini alan “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı, benim için kişisel olarak da oldukça önemli bir film. Sinema zevkimin küllerinden doğduğu 2011 yılında bu filme denk gelmek, onu sinemada izleyebilmek benim için büyük bir şanstı. Sinemadan çıktığımdaki hislerimi hatırladığımda, bugün dahi tüylerim diken diken olur: Mideme yumruk yemiş gibiydim! İyi bir sanat eserinin dönüştürücü etkisini hissetmenin tarifi zor hazzını yaşadığımı hatırlıyorum. Her iyi eser, bizi biraz dönüştürür; artık onunla tanışmadan önceki kişi olamayız. Hayata bakış açımızda, kişisel zevklerimizde, iç dinamiklerimizde, değer yargılarımızda; özetle bizi biz yapan şeylerde küçük de olsa bir değişiklik olmuştur. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın da benim üzerimde böyle bir tesiri olmuştu: Yalnızca sinema zevkimin değiştiğini değil, aynı zamanda edebiyat zevkimin de derinleştiğini hissediyordum. Le Monde’un “Dostoyevski’nin romanesk yoğunluğuna sahip bir film.” diyerek tanıttığı bu bozkır şaheseri, yalnızca iki buçuk saat içerisinde edebi zevkimin de farklı bir düzeye çıkmasını sağlamıştı. Nitekim, 2007’de yirmili yaşlarımın başlarında okuduğum Suç ve Ceza’yı seneler sonra tekrar elime aldığımda veya Şolohov’un Durgun Don’unun ilk cildini bir kez daha okuduğumda her şeye farklı bir gözle bakmaya, daha önce alamadığım bir tat almaya başlamış, farklı bir derinliğe indiğimi hissetmiştim. Ceylan’ın Anadolu bozkırlarını fona koyarak insan ruhunu otopsi masasına yatırdığı “Bir Zamanlar Anadolu’da” bugün de ara ara açıp izlediğim, kendi referans noktalarımı hatırlamak için nirengi noktası kabul ettiğim bir film olarak belleğimde durmaya devam ediyor.

Film, aslında çok basit, hikâye bile olmayacak bir olay üzerine bina edilir: Anadolu’nun hiçbir yerindeki bir avuç hiç kimseden biri, kardeşinin de yardım yataklık ettiği bir cinayet işler ve cesedi köhne bir çeşmenin yanına gömer. Zanlı, karakola çekildiğinde suçunu itiraf eder ve cesedin yerini göstermek üzere kasabanın bürokratlarından oluşan bir kafileyle yola çıkar; lakin bozkıra çıktığında işler istenildiği gibi gitmez. Zanlı, bilinçli bir çabayla mı yoksa sahiden her yer biraz birbirine benzediğinden mi bilinmez, cesedin yerini bir türlü bul(a)maz. Ceylan’ın iki buçuk saat süren kara masalı, kafilenin bu uzun seyahatini kadraja alır. Kafilenin kısırdöngüsü, zaman içerisinde insan ruhunun karanlık dehlizlerinde doğru bir yolculuğa çıktığımızı fark etmemizi sağlar. Tüm karakterleri, arama sürecinin sıkkınlığındaki hareketleriyle tanıdığımız, gece mavisine bulanmış bu şaheser bittiğinde bir dönüşüm yaşadığımızı hissederiz.

“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın bir sahnesinin oldukça önemli olduğu kanaatindeyim. Bu sahne yalnızca filmi değil, yönetmenin sinemasını da bir bütün olarak özetliyor ve sembolize ediyor: Ağaçtan düşerek yuvarlanan elma! Filmi izlemeyen kişilerin bile pek iyi bildiği muhtar sahnesinin hemen öncesindeki çeşmede cereyan eden bu sahne, filmin merkezinde yer alan hissin güzel ve sade bir sembolü olması hasebiyle özellikle önemli. Önce sahneyi bir hatırlayalım: Muhtar sahnesinden önceki çeşmede yer alan düşen elma sahnesi, kameranın Arap Ali’yi göstermesiyle başlar. Kafilenin diğer şoförü Tevfik’i fırsatçılıkla suçlayan Arap Ali, onca hengâme arasında, bozkırdaki elma ağacını sallayıp düşen meyvelerden birkaç tanesini cebine atmakta bir beis görmez. O elmalardan bir tanesi (bizim kısa bir süre The Elma olduğunu düşündüğümüz bir tanesi) Arap Ali’nin cebine girmez ve bayır aşağı hızla düşmeye başlar, kamera bu Heyecanlı The Elmayı hemen takibe alır! Hızla yol alan heyecanlı elma, bizde de bir heyecan duygusu uyandırır: Büyük ihtimalle bu elma dönüp dolaşıp sonunda cesedin gömülü olduğu yerde duracak ve kafilenin yolculuğuyla ilgili önemli bir noktayı kadraja taşıyacak, hikâyenin bir kritik noktasını açığa çıkartacaktır; ne ki, öyle olmaz. Elma yuvarlanır yuvarlanır yuvarlanır, cılız bir dereye düşer. Orada bir miktar hızını kaybeder fakat yine de durmaz, aynı hızla olmasa da cılız suyun içinde de yol alır ve… Ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan birkaç çürük elmanın yanında duruverir. Hiçbir şey olmaz! Beklentilerimizde başrole koyduğumuz The Elma, figüran olmayı dahi beceremeyerek diğer çürük elmaların yanında heyecanlı fakat kısa yolculuğunu tamamlar.

Bugün geriye dönüp baktığımda, düşen elma sahnesinin Ceylan sinemasını özetleyen incelikli bir sembol olduğunu düşünüyorum. Ceylan’ın sinemasının merkezinde yer alan pek çok karakterin yolculuğu da aslında gece mavisine bulanmış, far ışıklarıyla aydınlatılan bozkırda yuvarlanan elmanınkinden farklı değildir. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın bürokratik kafilesinin yolcuğunu bir kez de bu gözle izleyelim: Kafile bir çeşmeye yaklaşır, herkes araçtan iner, Komiser Naci zanlıları, cesedin yerini göstermeleri için civarda şöyle bir dolaştırır, Kenan mırın kırın eder, orası olmadığı anlaşılır, biri başka bir çeşmeden bahseder, kafile arabaya doluşur, yola koyulurlar; derken bir çeşmeye yaklaşılır, herkes araçtan iner, Komiser Naci zanlıları cesedin yerini göstermeleri için civarda şöyle bir dolaştırır, Kenan mırın kırın eder, orası olmadığı anlaşılır, biri başka bir çeşmeden bahseder, kafile arabaya doluşur, yola koyulurlar; derken bir çeşmeye yaklaşılır, herkes araçtan iner, Komiser Naci zanlıları cesedin yerini göstermeleri için…

Biz her bir çeşmeyi The Çeşme zannederiz; lakin öyle olmaz. Her yer biraz birbirine benzer, her çeşme birbirinin aynısı gibidir, herkes kendini biraz olsun farklı zanneder fakat dönüp dolaşıp aynı senaryoyu izleriz. Herkes farklı heyecanlarla yola çıkar; ne var ki sonunda, işte o arkasından atıp tuttukları kişilerle aynı arabaya doluşur, yaşamaya devam ederler. Herkes hayatın Heyecanlı The Elma’sı olarak sahneye çıkacağını düşünür; ne ki sıradan birer elma olmanın ötesine geçemez…

Ceylan sinemasının kadrajında Heyecanlı The Elma olamayan kişiler, bolca yer tutar. Uzak’taki Yusuf’a bir bakalım: Mehmet Emin Toprak’ın canlandırdığı Yusuf, “gemilerde ne iş olsa yaparım; dünyayı gezeyim ben de biraz” diyerek memleketlisi Mahmut’a geçici misafirliğe gelir. Kısa sürede anlarız ki Yusuf, sadece gemilerde ne iş olsa yapmak için değil büyük şehrin havasını şöyle bir tatmak, azıcık avarelik etmek, bütün bir hayatını geçirdiği kasabadan biraz olsun başını çıkartmak için de gelmiştir. Evet, Yusuf iş de bakar ama bu sanki biraz da görev duygusuyla yapılır, bu iş bakma gezintilerinden çok bir şey çıkmayacağı da hızla sezilir. Büyük şehre gelen Yusuf, Heyecanlı The Elmamız gibi İstanbul’da dolaşır, buranın havasını koklar, önünde çağlayan bir hayatın uzandığını tahayyül eder. Onu sınırlayan kasabadan çıkmıştır işte; şimdi Heyecanlı The Elma gibi atının terkisindeki umutlarını birer birer gerçekleştirebilecektir. Filmin sonuna doğru aynı Yusuf’un tüm beklentilerinin nasıl da söndüğünü görürüz. Bir “kasabadan çıkış” öyküsü yazmak amacıyla, heyecanla yola çıkar; derken hızla, kalabalığın içinde kaybolur gider. Yusuf, bu umutlu sıradanlığıyla, farkına bile varmadan Mahmut’u müthiş öfkelendirir; zira Mahmut ona her baktığında, kendi sıradan elmalığını hatırlar.

Peki ya Kış Uykusu’nun Aydın’ı? O, Heyecanlı The Elma olma halini sürdürebilmiş midir? Kardeşi Necla ile yaptığı tartışmada, onun yolculuğunun da kısa bir özetini görürüz: “Eskiden birçoğumuz sana hayrandık. Senin bayağı önemli işler yapacağını, hatta bayağı ünlü olacağını düşünürdük.” Oysa şimdi kadrajda gördüğümüz Aydın, tüm bu beklentilerin nasıl da boşa çıktığının somut kanıtı gibidir. Aydın’ın sözleriyle ifade edersek, “fil fare doğurmuştur…” Büyük bir iştahla başlayan hayat yolcuğu, dışarıdan bir şey söylüyor gibi görünse de suya sabuna dokunmayan alelade yazıların müellifi olarak, kabuğuna çekilip herkese ahlak dersi veren birine dönüşerek devam etmiştir. Heyecanlı The Elma’nın epeyce sıradan bir elma olduğu anlaşılmıştır.

NBC sinemasının karakterleri basit insanlardır ve tam da bu basitlikleri nedeniyle derin yaralar taşırlar. Hepsi hayatın başrolünde olmayı, farklı yollar çizmeyi düşler; ne var ki, hayat çoğu kez öyle akmaz. Birçok elmanın kaderinde, hiç sevmediği diğerleriyle birlikte aynı su birikintisinin neminde çürümek vardır. Hepsi, vaktiyle dünyayı fethedeceklerini düşünmüşlerdir, Uzak’ın Mahmut’unu hatırlayalım: “Ben sinemaya atılıp Tarkovski gibi filmler çekeceğim” diyen bir yiğit, yıllar geçtikçe kabuğuna çekilmiş, kırık dökük bir hayat inşa edip yalnızlığını bir zırh gibi üzerine geçiren birine dönüşmüştür. Ceylan’ın karakterleri “İstikbal açık!” diye düşünerek yola çıkan aslan parçalarıdır; heyhat ki yolun sonunda, başta taşra olmak üzere kendileri dışında herkese, her şeye başarısızlık faturaları kesen korkak tavuklara dönmüşlerdir. İtiraf kültürünün gelişmediği bir coğrafyanın oyuncuları, içlerindeki ağırlığı farklı farklı öfkelerle dışarı vururlar: Mahmut, Yusuf’u azarlar; Yusuf, Mahmut’un arkasından onu küçümser. Filin doğurduğu fare Aydın herkese ahlak dersi verse de kendi karanlığıyla yüzleşmekten korkan biridir. Ahlat Ağacı’nın ham meyvesi Sinan, kendi yöresinden çıkmış yazarın siniri bozar; ne ki kendisi onun kadarını bile yapamayacaktır.

“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın kafilesindekiler de farklı değildir: Büyük bir heyecanla yola çıkarlar; fethi kabir yapılacak, ceset çıkartılacak ve konu kapanacaktır. Naci komiserliğini, Nusret jönlüğünü, Arap Ali usta şoförlüğünü ispatlayacaktır; öyle olmaz, evdeki hesap çarşıya uymaz. Hayata Heyecanlı The Elma olmak için başlayan bu bir avuç hiç kimse, Anadolu’nun hiçbir yerindeki seyahatleri devam ettikçe ne kadar sıradan elmalar olduklarını gösterirler. Hayat hepimiz için büyük bir coşkuyla başlar, yüksek tempo ilerler; zamanla tadını, heyecanını kaybeder ve bizi de diğer elmaların yanına düşürerek çürümeye terk eder.

Anadolu bozkırlarında yuvarlanan bir elmanın kadrajdaki yerine, sembolik bir perspektiften bakılabileceğini düşünmek de bir “aşırı yorum” olmasa gerek, ne dersiniz?

Deniz Kıral