Parşömen’in 6 yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizler içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, kitapçılara, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.
Savaşların ve katliamların gölgesinde bir yıl geçirdik… İyi kitaplar okuyacağımız, barışın hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2025.

2024 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Parşömen’in yıl sonu soruşturması sanırım artık onu cevaplayanlar için de bir gelenek haline geldi. Bunu önemsiyorum çünkü her şeyin hızlıca olup bitmiş gibi bir his bıraktığı günümüzde bir gelenek yaratmak ve sürdürmek bana kalırsa oldukça önemli.
Kitaplara gelirsek, bu sene bahsedeceğim ilk kitap, Kapitalizm ve Şizofreni 2 – Bin Yayla Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin dünya düşüncesine yön vermiş çalışmalarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bu metin, bana kalırsa 2024’ün önemli kitaplarındandı. Şunu belirtmem gerekir ki kitabı henüz bitiremedim zaten bence bu tarz kitaplar başlayalım bitirelim şeklinde düşünmeyeceğimiz çalışmalar. Çünkü ilişkili olduğu metinlerle, üzerlerine kafa yormuş başka düşünürlerin yorumlarıyla karşılaştırarak, notlar alarak, takıldığınız yerde geri dönerek, bazen okuduğunuzdan hiçbir şey anlamıyormuş gibi hissederek bazen de karşılaştığınız bir fikirden etkilenip kafanızdan geçenlerle ortaklaştırıp bir çeşit sevinç duyduğunuz, sizi sürekli düşünmeye iten kitaplar. Bu nedenle Bin Yayla bence 2024 yılında karşılaştığınız kitaplar dendiğinde söz edilmesi gerekenlerden. Kitap, Norgunk Yayıncılık tarafından Emre Sünter çevirisiyle basıldı.
Bu sene bahsetmek istediğim ikinci kitap, Tuncay Birkan tarafından hazırlanan Görüyoruz Duyuyoruz adlı metin. Sertel’in 1929-1945 yılları arasında yazdığı yazılardan derlenen bu kitap için sanıyorum bir mirasın diriltilmesi diyebiliriz. Ancak metinde yer verilen yazılara bakınca Sertel’in sorunsallaştırdığı meseleler için bir “dirilme”den söz etmek zor çünkü bu yazılar şimdilerde de devam eden sorunlar silsilesiyle karşılaşmamıza sebep oluyor ve okurken ister istemez bu yaşayan kısım öne çıkıyor. Polis şiddetinden, ormanların şirketlere peşkeş çekilmesine ve bunun için direnen köylülere karşı kolluğun tavrına, çocuk işçiliğinden, kadın emeğinin değersizliğine, yoksulluğa, kira meselesine kısacası bugünlerde de hayatlarımızda sorun olan, güncelliğini koruyan pek çok konuya Sertel’in yazılarında rastlıyoruz. Bu durum bir yandan ezilenlerin sorunlarının tarihsel sürekliliğini görmemizi sağlayarak değiştirememiş olmanın hüznünü hissettiriyor diğer yandan da belki çoğumuzun 1945’teki Tan Baskını’yla hatırladığı Sertel’in, zamanının sorunlarını kendince dert eden gazeteci kimliğini daha yakından görme şansı sunuyor. Böylece, Sertel’e dair zihnimizdeki imge de değişiyor yazar, zorluklar yaşamış bir gazeteci kimliğinden çıkarak (belki kendisi de böyle isterdi) şimdide yazılarıyla varlık alanı buluyor. Bu nedenlerle bence bu senenin bahsetmeye değer çalışmalarından biri Görüyoruz Duyuyoruz. Metin, Metis Yayınları tarafından basıldı.
Bu sene açıkçası beni sevindiren metinlerden biri Zaven Biberyan’ın öykülerinden oluşan Deniz adlı kitap oldu. Biberyan’ın yazarlığında sevdiğim şey hangi türde yazarsa yazsın akıp giden bir metin ortaya çıkarması. Söylemek istediğimi belki şöyle ifade edebilirim, başlayınca bitene kadar aralıksız okuyabildiğiniz, sanki yazar oturmuş, söyleyecekleri zaten dilinin ucundaymış ve yazmış, yazmış, yazmış… Siz de okurken yazara ayak uydurarak o yazı ritmine dahil olmuşsunuz ve o durmadığı sürece siz de duramayacakmışsınız gibi bir okurluk durumu. Epey öznel bir yorum bu belki ama gerçekten böyle hissediyorum. Kitaptaki öykülere gelirsek Biberyan bu metinlerde genellikle dışlanmışlar, yoksullar, fahişeler, günü kurtarmaya çalışanlar, sokak satıcıları gibi toplumun farklı sınıf ve kimliklerinden insanları konu ediyor. Kızı bir anarşiste sevdalanınca ne yapacağını bilemeyen Georgi Georgiyef’in ironik bir üslupla anlatılan öyküsünü, “Burunsuz Kadriye”nin ucubeleştirilmiş bedeniyle verdiği hayatta kalma mücadelesini, Yevon ve arkadaşlarının umutlarını bağladıkları hazine bulma macerasının, etik bir mesajla biten sonunu merak ederseniz bence Biberyan’ın öykülerine bir göz atmalısınız. Kitap, Aras Yayıncılık tarafından Natali Bağdat çevirisiyle basıldı.
Bu sene bir şiir kitabından bahsetmem gerekirse sanırım o kitap, Kutay Onaylı’nın Türkolmak metni olur. Bana kalırsa yazar çoğunluk kimliğinden olmanın sıkıntısını duyan herkes için bir dize sığdırmış bu kitaba. Kişinin verili kimliği nedeniyle yüzleşmek zorunda olduğu onca yaşanmışlık, belki hiçbir zaman ait hissetmediği kimliğinin bireye yapışınca insanı içine sokabileceği çelişkiler, çözdüğünü sandıkça daha düğümlenen sorunlar yumağı ve bunlarla baş etme çabası epey iyi ifade edilmiş. Bence tüm bunların bir şiir metniyle gündeme getirilmesi kitabı bahsetmeye değer kılıyor. Kitap, Metis Yayınları tarafından basıldı.
Kolektif kitap tarafından, Erdem Erinç çevirisiyle basılan ve Platonov’un farklı dönemlerde yazdığı metinlerden derlenen Edebiyat Fabrikası ve Seçme Yazılar da bence bu sene söz edilmesi gerekenlerden. Yazarın kurmaca dışı yazılarından derlenen bu seçkide Dostoyevski, Gorki, Puşkin, Mayakovski, Anna Ahmatova, Steinbeck gibi yazarlar ve eserlerine dair değerlendirmelerini de okuyabiliyoruz. Bu kitapta özellikle, “Edebiyat Fabrikası ‘Edebi Yaratıcılık İmkânlarının Kökten Düzeltilmesine Dair’” adlı metin bence oldukça önemli. Çünkü burada hem yazarın hem de genel olarak eserlerin emek süreçlerine odaklanıyor yazar ve günümüzde kültür sanat alanında görünmezleşen entelektüel emeğe ve güvencesizlik şartlarına dair güncellenebilecek epey fikirle karşılaşıyoruz.
Size göre 2024 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Her yıl bu soruyu yanıtlarken “olay” kelimesine kafayı takıyorum ama bu sefer çok üzerinde durmayayım biraz eğip bükerek dünyada yaşananlarla ilişki kurarak cevaplayayım.
Sizin de soruşturmanın başında işaret ettiğiniz gibi yine zor bir yıldı dünya için bu öyle bir hal ki 7 Ekim’den beri canlı yayınlanan bir soykırıma tanık olmak zorunda bırakılıyoruz çünkü sözümüz, eylemimiz hiç yoktan iyi olsa da sürüp gideni durdurmaya yetmiyor. Bu durum evet konumuzla ilişkili bir “olay” dünyadaki her şeyi aşındırıyor ve edebiyat, sanat, eleştirel teori gibi dünyanın düşünsel mirasından elimizde ne kaldığını sorgulamaya itiyor. Çünkü dünyanın soykırım belleği bu düşünsel mirasın oluşmasında epey önemli bir paya sahip ve şimdi gelinen noktada tüm bunların hiçbir anlamı yok muydu sorusu peşimizi bırakmıyor. Bana kalırsa 2024 yılı –biz geleneği bozmayıp bir yıl düzeninden söz etsek bile– daha fazla zamana yayılacak. Yaşadıklarımız, bu tanıklık yükü sadece edebiyatı değil kültür sanatın tüm alanını etkileyecek, etkilemeli. Ayrıca, bu süreçte belleksizleştirmenin olayların yorumunu nasıl etkilediğini gördük ve tanıklık bize bir kere daha aktarma ve anlatma sorumluluğu yükledi. Umudumuz gerçekten bu konuda “olay” diyebileceğimiz protest işlerin ortaya çıkması yönünde olsun çünkü değerleri yeniden değerlendirmeden üretimin sürüp gitmesi insani olanın daha da aşınmasına sebep olacak. Bu nedenle dünyanın kriz dönemlerinde anlamı yeniden icat etmek için edebiyata ve kültür sanatın diğer alanlarına da sorumluluk düşüyor fikrimce.
Bu konuyla ilgili hiç yoktan iyidir diyebileceğimiz, yıl içinde tanık olduğumuz bir “olay”dan da söz etmeden geçmeyelim “İsrail Kültür Kurumları Boykotu” olarak bilinen ve 1700’ü aşkın yazarın imzası bulunan çağrı metni bana kalırsa önemliydi. Annie Ernaux, Viet Thanh Nguyen, Arundhati Roy gibi tanıdığımız isimlerin de imzası vardı metinde. Açıkçası böyle durumlarda imza metinlerini çoğu zaman sorunlu bulsam da yarattığı etki bakımından bu boykotun önemli olduğunu düşünüyorum ki Türkiye’de Yeni Karanlık Çağ kitabıyla tanıdığımız James Bridle’ın Almanya’da kazandığı ödül, bu metni imzaladığı gerekçesiyle geri alındı. Bu da aslında boykotun hiçbir şey olmasa bile rahatsız ettiğinin göstergesi bana kalırsa.
Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?
Dergiler artık şartlardan dolayı online karşımıza çıkıyor ancak matbu olarak takip ettiğim Notos ve edebiyat dışı kategoride de Cogito var.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Genelde bu soruyu da eğip büküp kültür-sanat alanında çalışanların sürüp giden güvencesizliğine, emeğinin değersizleştirilmesine, hiçleştirilmiş hayatlarına dikkat çekmek için araçsallaştırıyordum fakat her yıl aynı şeyleri tekrar edip hiçbir sonuç alınamıyorsa insanın bir süre sonra bunları söylemeye de hevesi kalmıyor. Kendi adıma bu sömürü düzeninin, kölelikten beter koşulların sürüp gitmemesi için (bir anlamı var mı bilmiyorum) sürdürmemeyi tercih ediyorum bir süredir.
Bunun dışında edebiyat ortamımıza baktığımda gördüğüm genellikle şikâyet, her şeyin yokluğu ilan ediliyor ama varolmaya çalışan ne kadar görülüyor bilmiyorum. Mesela, edebiyat eleştirisi alanında bu konunun teorik boyutunu da içeren çokça kitap basılıyor ancak baskı sayılarına baktığımızda pek ilgi görmediğine tanık oluyoruz. Sanırım dijital çağın etkisiyle sadece görünür olana odaklanıyoruz bu da sosyal medya araçları tarafından öne çıkarılmadıysa olanı da yok saymaya sebep olabiliyor. Evet artık üretimler çoğunlukla kitle kültürüne, dijital çağ araçlarının verilerine, piyasa içindeki kafakol ilişkilerine göre belirleniyor ama bu durum sadece bizim edebiyatımız için değil dünya genelinde böyle bunun farkında olmak gerekiyor. Kapitalist bir düzende – hayret bu sene ilk kez kapitalizm dedim 🙂 – dijital kapitalizmin tahakkümünde yaşarken bu sistemin koşullarından elbette kültür-sanat-edebiyat alanı da payını alıyor. Buna karşı direnmek için bir şey yapmıyorsak sürekli söylenmek her alanda yokluk üretmek yapılabilecek bir şey olmadığını kabul etmek anlamına gelebiliyor. Oysa Georges Didi-Huberman’ın söylediği şeye biraz yamuk bakarsak burada da geçerli kılabiliriz, kısacası söylemeye çalıştığım “her şeye rağmen parlayan ateş böceklerini” görmeyi bırakmamalıyız. Yoksa dünyanın bizi sürekli içine düşürdüğü hiçlik kuyusu bu alanda da o kuyuda kaybolup gitmemize sebep olacak.
