Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 161. Gün:
ÜSLUP (BİÇEM)
“Gerçekler hikâye doğurmaz, hikâyelerin içine saklanırlar.” (Sonra Hayat, Onur Çalı)
Onur Çalı’nın ödüllü deneme kitabı Sonra Hayat, okurken hem bilgilendiriyor hem de düşündürüyor. Kitapta, üslup konusuna haklı olarak özel bir yer ayrılmış. Gerçekten de, üsluptan söz etmeden deneme ve öykü türlerinden konuşulamaz. Yazar, “üslup” deyince çıtayı daha da yükseltiyor ve edebiyat dışında da, sanatta, müzikte ve hatta gastronomide bile üslupsuzluğun düşünülemeyeceğini kıvrak ve neşeli bir üslupla anlatıyor.
Üslup meselesine geçmeden önce, Yunus Emre’nin ilk kez bu kitapta okuduğum, yaşamın kısalığını bundan daha kısa ve veciz anlatmanın belki de mümkün olmadığı ve derinliğiyle beni alıp bir yerlere götürüp bırakan dörtlüğünü burada yeniden tüm ölümlülere aktarmak isterim:
“Anamdan doğdum
Gittim pazara
Bir kefen aldım
Döndüm mezara”
Sonra Hayat’taki her bir yazının diğerine üstünlük kurma emelinde olmadığını söyleyeyim. Her birinin konusu, hatta iç içe geçmiş konuları edebiyatseverler için ilgi çekici ve merakla okunuyor. Bu değerlendirmemi anında yalanlama olacak ama belirtmekten kendimi alamıyorum: “Neruda” bahsini çok beğendim. Yazının ilk paragrafında verilen birkaç cümlelik twitter iletisi, okuduğum en güzel kıpkısa öykülerden biri. O ileti bir anı, ama hangi anı uygun bir üslupla bir öyküye dönüştürülemez ki diyerek “üslup” konusuna geçeyim.

Yıllar önce, üslubun edebiyattaki önemini ilk anladığımda elimdeki kitabın yazarı Stefan Zweig’dı. İlginçtir, bu bir çeviri metin olduğu halde üslubundan çok etkilenmiş ve yazarı okumayı sürdürmüştüm. Gel zaman git zaman, üslubunu beğenmediğim veya üslupsuz bulduğum yazarların kitaplarını biraz okuduktan sonra elimin tersiyle itmeyi öğrendim… Şu kısa ömrümde ne yapacaktım yani?!
Edebiyattaki üslupsuzluk, hukuktaki usulsüzlük gibi hoş karşılanan bir şey değil. Denemenin bir üsluba dayanması gerektiği su götürmez. Ama iş öyküye gelince emin olamıyorum. Hele, kendim de öykü yazmaya başlayınca fark ettim ki, her öykü, yazarından kendini anlatma üslubunu bulup çıkarmasını talep ediyor, daha doğrusu adeta yazarı buna teşvik ediyor. Daha da ileri gideyim; hatta yalvarıyor. Yazarın, eğer muktedirse, her yazdığı öykünün ruhuna girip üslubu hikâyeye göre belirlemesi bana daha doğru geliyor. Bu, öykü yazarını üslupsuz bir yazar yapmaz, kanımca.
Büyük yazarlar arasında sıkıca tuttuğu izlek nedeniyle kendi üslubundan vazgeçmeyen yazarlar çoğunluktadır. Örneğin, Amerika’nın Nobel Ödüllü (1949) yazarı ve “Güneyli” edebiyatın ustası William Faulkner’ın öykülerini okurken, üslubun değişmezliği yüzünden, aynı öykünün değişik ortam ve karakterlerle sürmekte olduğu izlenimine kapılıyorum. Bunda belli bir zamanı ve bölge insanını yazmasının da rolü vardır, sanırım. Ortanın üstü bir aileye doğan Faulkner, güçlü romanları dışında, kendi ailesi ve siyahilerle ilgili “zamansız” öyküleriyle tanınıyor.
Gene bir üslup ustası, Yaşar Kemal’in Sarı Sıcak adlı öykü kitabındaki aynı “unutulmuş Anadolu’daki insan” izleğini paylaşan yer yer destansı öykülerini okurken de benzer bir duyguya kapılmamak elde değil. Kitap, bütün olarak bir manzara çiziyorsa, bu, öykülerin tek tek bir yapbozun parçaları gibi bir araya gelmesiyle oluyor.
Kendi adıma konuşursam; benzer bir üslupla sürgit devam eden öyküler içeren bir kitapla karşılaştığımda, vermeye başladığı kabak tadı yüzünden başka bir öykü yazarına doğru makas değiştiriyorum… Şu kısa ömrümde başka ne yapabilirim ki?!
Bir işi gerçekleştirmede nasıl bir usul arıyorsak, bir hikâyeyi anlatmada da üslup arıyoruz. Edebiyatı güzelleştiren üslubun (biçemin), yazara ait bir şey olduğu kadar metnin özüne de ait olduğuna inanıyorum.
168. Gün:
SANAT İNSAN İÇİNDİR
Salâh Birsel, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi adlı deneme kitabında, popülist tarzını Popüler Sanatla noktalayan Fransız ressam Fernand Leger’in “Özel galerilerle müzeler kapılarını tam da işçilerin işten ya da fabrikalardan çıkma saatinde kapatırlar,” gözlemine yer verir. Günümüzde, lütfedip çalışanlar için genellikle haftanın bir günü akşam saatinde de açıyorlar ama mesaj hâlâ geçerlidir: “Geçim derdinde olup sanata ayıracak paranız yoksa, sanat sizin neyinize.”
Bu yaklaşım aslında sanatın ortaya çıkış süreciyle çelişiyor. Çünkü sanatçı, sanatını büyük bir emek ve sanat işçiliğiyle yaratıyor. Sanat tarihçi ve sanat eleştirmeni Özkan Eroğlu sanal ortamda ele aldığı “Sanat Felsefesi” yazısında sanatı, insan olmanın önemli bir unsuru, insanın dünyayı anlama, duygularını ifade etme ve toplumsal değerlerle iletişim kurma şekli olarak tanımlıyor.
Sanat yapıtı, tamamlandıktan sonra sanatçıya ait bir şey olmaktan çıkıyor ve onu benimseyenlerin de duygularını aktarmaya başlıyor. Kısaca sanat, birilerinin belirlediği bazı insanlara değil, tüm insanlara sesleniyor.
Edebiyat da bir yazım sanatı olduğuna göre, sanatın insana dair niteliklerini kapsıyor. Okur olarak birçoklarımız genç yaşlarımızda yaşamdaki yetersizliğimizi edebiyatın öğrettikleri ile aşarak, yaşamı ve dünyayı daha iyi anlama fırsatını yakalamadık mı?
175. Gün:
FOTOĞRAFÇI FİLMLERİ
Elime geçen bir yabancı fotoğraf dergisinde, ünlü fotoğrafçıların yaşamını konu alan filmlerin bir listesini gördüm. 20 filmlik listede, filmler tek paragraflık kısa bir eleştiriyle veriliyor. Onlardan biri de Nicole Kidman’ın oynadığı “Hayali Bir Diane Arbus Portresi” adlı 2006 yılına ait film.

Gerçi eleştirmen, filmin Arbus’un adının geçtiği bir peri masalı olduğu düşüncesinde ve yönetmen, fotoğrafçının belgeselciliğini fantastik bir anlatımla verdiği için de filmi Diane Arbus hakkında gerçek bir film olarak görmüyor.
Diane Arbus fotoğrafçılığı, daha önce “Borges Portreleri” başlıklı yazımla Parşömen’de yer almıştı.
179. Gün:
Dünyada insanlar tarafından delinemeyen tek bir yasa vardır: Doğa Yasası.
Nazmi Özüçelik
