Bu yazıyı yazmaya ilk niyet etmem, Márquez’in “işe yaramaz, imha edilmeli” dediği son kitabının ölümünden on yıl sonra yayımlanmasına denk geliyor. İlk tepkim, “Yahu adam ayan beyan istemiyorum demiş, neden saygı duymazsınız ki,” şeklindeydi. Sonraki tepkimse koşa koşa gidip kitabı almak. E hani kızmıştın çocuklarına? Para bu kadar mı ağır bastı diye için için eleştirmiştin? İnsanoğlu cidden tuhaf. Dedikodu sevmez ama çatır çatır yapar; hayvanları çok sever, onlara zarar gelmesin ister ama bir buçuk iskenderi afiyetle yutar; eleştirmeye bayılır amma velakin eleştirdiği şeyi bir gün mutlaka –farkına varmasa da– yapar. Hayatın bizi kendi düşünce, söz ve eylemlerimizle sınamasının sonu yok galiba.

Márquez’in “nihai” kararının kitabın ortadan kaldırılması yönünde olduğunu dile getiren ve aslında ona ihanet ettiklerini kabul eden bir açıklamayla birlikte yayımlatan oğulları Rodrigo ve Gonzalo García Barcha, babalarının ölümüyle rafa kaldırdıkları dosyayı on yıl sonra değerlendirdiklerinde, Gabo’nun kitabı tamamlamasını engelleyen ileri hafıza kaybının, yazdığı şeyin ne kadar iyi olduğunu fark etmesinin de önüne geçmiş olabileceğine kanaat getirmiş, okurun alacağı keyfi diğer tüm görüşlerin üstüne koyup “bizce Gabo affeder” yazmışlar. Yazarın, “Hafıza hem hammaddem hem de aracım. O yoksa hiçbir şey yok,” dediğini eklemeleri de ilginç olmuş. Misal ben beğenmedim kitabı. Benim bir yazar ya da okur olarak koskoca Márquez’le ilgili ne düşündüğüm çok önemli olduğundan değil elbette, ama cidden beğenmedim ve okurken, “Adamın bir bildiği varmış bak, bir şeyler ciddi şekilde eksik ve/veya sığ kalmış bu kitapta, o nedenle okunmasını istememiş herhalde,” dedim.
Edebiyat tarihi bu kadar bariz olmasa da bu türden örneklerle dolu aslında. Elbette ilk akla gelen isim Kafka. Yazarın ölmeden önce yakın arkadaşı Max Brod’a tamamlanmamış eserlerini yok etmesi yönünde talimat verdiğini kaynaklar aracılığıyla biliyoruz. Söz konusu bitmemiş eserler içinde Dava, Şato ve Amerika da var. Kafka, Brod’a yazdığı bir mektupta diyor ki, “arkamda bıraktığım her şey – günlükler, taslaklar, mektuplar vs. okunmadan yakılacak.” Çok net bir istek, hatta talimat. Ama hepsi basılıyor, hatta Bir Dostluk: Kafka-Max Brod Mektuplaşmaları adlı koca cilt şu an elimin altında, diğer Kafka kitapları da kütüphanemde. Brod’un yaptığı şeyi savunurken söylediğiyse, “Ben ona bunu yapmayacağımı söylemiştim, vasiyetini yerine getirmesi için başkasını bulması gerekirdi,” olmuş.
Márquez ve Kafka, ölmeden önce dile getirilen isteklerinin onlar göçüp gittikten sonra yerine getirilmediğini çok ünlü oldukları için bildiğimiz isimler. Peki ya günlükleri, belki özel hayata ilişkin bilgiler de içeren biyografileri, şahsi mektuplaşmaları ölümlerinden sonra yayımlanan sayısız isim? Bu noktada edebiyatla sınırlı değil konu elbette, ama konuyu dağıtmamak adına o çerçevede kalmaya gayret edeceğim. Yoksa beğenmedikleri resimler, tablolar, müzik eserleri, film vb. çalışmalar kendisi öldükten sonra çok para eden kim bilir nice sanatçı vardır.
Biyografiyi olabildiğince nesnel bir tür tarih yazımı olarak bir kenara bırakıp günlük ve mektup türlerine geçelim. Bunlar yerine göre edebi birer tür, doğru, ama ancak yazar özellikle o türü seçip yapıtını o şekilde vermeye karar verdiyse. Bir insanın (tabii burada kasıt, yazının içeriği itibariyle edebi kimliği olan kişiler) başka bir insana, olasılıkla da kendini çok yakın hissettiği birine yazdığı özel şeyler ya da masasında kendi kendine sayıkladığı, kuvvetle muhtemel bir şeyleri o an içinden atıp sonra dönüp hatırlamak için yazdığı günlükler, o kişi öldükten sonra halka mı mal olur? Bunların yayımlanmaması için gayriresmî vasiyetler, ricalar yeterli değil midir, illa yasal birtakım işlemler mi yapmak veya vaktinden önce ölmemeyi bir şekilde becerip kendi kendine mi imha etmek gerekir? Bu, yani sevdiklerine, en yakınındakilerine, en çok güvendiğin insanlara aslında güvenemediğini gösterip insanı incitmez mi?
Çok fazla düşündün yine Elif. Ölen ölmüş, giden gitmiş; incinemez, çünkü burada değil, artık yok. Nerede onu da bilmiyoruz ama ruhu duymaz diye varsayıyoruz. Hem duysa bile ne yapabilir ki? Bu hayatta bedensel bir varlığı yok nihayetinde. Zihinsel, düşünsel, ruhsal, duygusal varlığı da ancak eserleriyle burada işte. Yani bir nevi varlığının devam etmesini sağlayan şeyler, o yapıtlar.
Ama kişi bunu talep etmemişse? Ya da iç döktüğü günlüklerin; dostlarına, sevgililerine, ailesine yazdığı mektupların elden ele dolaşmasını istemediğini belirtmeye gerek duymamışsa? Belki de aniden göçüp gittiği için bunları düşünüp karar verecek zamanı bile olmamışsa?
Aslında bu yazıyı yazmak isteme sebebim sadece biz öldükten sonra bizden geriye kalanlara ne yapılmasına başkalarının karar vermesinin doğru / yanlış olmasını irdelemek değil. Kendi çelişen yanlarıma da bakmak. İlk paragrafta örnek olarak “dedikodu sevmez ama yapar” demiştim ya. Tam da o kafamı karıştıran. Sen hem git Márquez’in oğullarına içinden çemkir, “adam istememiş, kitap da Márquez’e göre epey zayıf kalmış, mutlu musunuz!” diye söylen, hem de bu yorumu yapabilmek için gerekli tek önkoşulu hızla yerine getir: kitabı satın al ve oku.
Bu yazı fikrinin aklımda dolandığı uzun süre boyunca kütüphanemi şöyle bir gözden geçirdim. O kadar çok biyografi, günlük ve mektup var ki. Zaten oldum olası yaşam öyküsü okumayı, izlemeyi çok severim ve en az kurgu eserler kadar kıymetli bulurum. Peki Márquez’in son kitabının yayımlanmasıyla bende bir anda tetiklenen şey neydi? Adam ölmüş gitmiş, yattığı yerde bedeni çoktan çürümüş, ruhu kim bilir nerede. Sorun ne? Hele ki insanların artık özel hayatlarını bile kendi istekleriyle ifşa etmelerine sınırsız imkân tanıyan sosyal mecralar sayesinde, çocukken oynadığımız kim kiminle nerede oyununun gerçeğini her allahın günü takip edebilirken, çok büyük bir yazarın ölmeden önce verdiği son eserin isteği dışında da olsa yayımlanması neden bir mesele olsun?

Sanırım Márquez’in arzusu dışında yayımlanan kitabı bana öncelikli olarak biyografi yazımını değil de, ölümden sonra yayımlanan mektup ve günlükleri sorgulattı. Şu an kütüphanemden seçtiğim birkaç tanesi önümde duruyor: Slyvia Plath’ın günceleri, Bilge Karasu’nun Enis Batur’a mektupları, Onat Kutlar’ın “Kül” – Günlükler’i, Susan Sontag’ın oğlunun derlediği Yeniden Doğan ve Bilinç Tene Kuşanınca, Ece Ayhan’ın Başıbozuk Günceler’i ve Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları. Bahsi geçen yazarların bunların yayımlanmasına izin verip vermedikleri hakkında pek fikrim yok. Yani Max Brod ya da Márquez’in oğullarının durumunda olduğu gibi ortalığa dökülen bir şey varsa ben bilmiyorum, onu baştan belirtmek isterim.
Şunu biliyorum ki sadece bu listeyi yazmak bile yazıya başlama sebebim olan kafası karışık eleştirel hali yumuşatıverdi. O çok sevdiğim isimlere baktım, onlardan öğrendiklerimi, öğreneceklerimi düşündüm, tarihlere bakıp yaşamadığım dönemlere bu insanların notları sayesinde bir nebze de olsa tanıklık edebilme hissini hatırladım. Çok ama çok seviyorum yaratan, üreten insanların zihinlerinin içinde olup biteni, duygu ve düşünce dünyalarını görebilmeyi. İsterdim ki hepsiyle tanışma şansım olsun, onların da çok vakti olsun –bir de niyeyse benimle oturup bir şeyler içme istekleri– ve onlar anlatsın ben dinleyeyim. Olamıyor, olamayacak. O zaman çok ama çok kıymetli bu günlükler, mektuplar. Bana nedense dert olan tek şey, “bunları herkesin bilmesini isteseler günlük tutup mektup mu yazarlardı” kısmı. Dostlarıyla paylaştıkları şeyi herkes bilsin isterler miydi? Ya da dostlarına bile yazmayacakları kadar özel olduğu için günlüğe döktüklerini cümle alemin okuduğunu bilseler ne hissederlerdi?
Yukarıda saydığım kitaplara dönecek olursam… Örneğin, daha on sekiz yaşında bir üniversite öğrencisiyken yazmaya başladığı günlükleri Sylvia Plath’in Günceleri adıyla yayına hazırlayan kişi, Plath’ın gençliğinden itibaren hiç kurtulamadığı bunalımlara sonraki yıllarda hiç de az katkısı olmayan şair Ted Hughes. Demiş ki Hughes Önsöz’de:
“Bu seçmeler, şimdi Smith Koleji’nin Nielson Kitaplığı’nda bulunan tüm günlüklerin belki üçte birini oluşturuyor. ’59 yılının sonundan, ölümünden üç gün önceye kadar kayıtlar içeren iki defter daha vardı. Sonuncusunu ben imha ettim çünkü çocuklarının okumasını istemedim (o günlerde unutmanın, yaşamaya devam edebilmek için gerekli olduğunu düşünüyordum).”
“Çocuklarının” ifadesi özellikle ilginç geldi, zira çocuklar ikisinin yaptığı evlilikten. Günlükler de Hughes’un Plath’ı başka bir kadın için terk ettiği 1962 yılında son buluyor. Yani Hughes’un imha etmeyi “tercih ettiği” son kısımlar, Plath’ın sadece bir yıl sonraki intiharına kadar yazdıkları muhtemelen.
Bilge Karasu da demiş ki mesela mektuplarından birinde, “Hemen yazardım ama kuyu diplerinde, derin kuyuların balçık diplerinde süründüğümü anlatmak istemiyordum. Bunu yazmakla yetinebileceğim bir günü beklemek istedim.” Anlatmayıp yazabildiği, kendi ifadesiyle “ağıt yakmadan haber verdiği” zaman hepimizin okuma hakkı doğuyor mu bu sıkıntılı ruh halini? Doğmuyorsa bu kitap neden benim önümde ve satırlarının altı çizilmiş, tanıdık hislere rastlandıkça bir gülücük ya da üç nokta konmuş cümlelerin yanına; doğuyorsa ben bu yazıyı yazma ihtiyacını neden duydum, neden hiç tanımadığım birinin özelini okumak üstüne çok düşününce neredeyse suçlu hissediyorum? Halka mal olmak bu demek sanırım ve şu an bizi bir yerlerden görebilse tam da bu nedenle belki içerlemezdi özelini okuduk diye Karasu. Yani öyle umuyorum/z sanırım.

Sonra “Kül”den gelişigüzel bir sayfa açıyorum ve karşıma “İshak_” diye başlayan bir yazı çıkınca bir koşu gidip raflardan İshak’ı alıyorum, içini daha okumadan anlatan o güzelim sarı kapağıyla, diyorum ki bu yazıyı okurken İshak da yanımda durmalı. O muhteşem öykülerle ilk karşılaşmam geliyor aklıma, yudumlayarak okumak diye bir şey varsa, aynı öyle işte.
Bir gelişigüzel sayfa da Başıbozuk Günceler’den. “Füruzan’la telefonda konuştum,” yazmış Ece Ayhan. İstemsizce gülümsüyorum. “Akşit Göktürk’le telefon,” diyor sonra ve devam ediyor: “Enis’e adres değişikliğimi bildirdim.” “Demir Özlü 2 ay İsveç’te kalacakmış.” “Ülkü’den geldi mektup.” “Enis Batur’un evinde laflıyoruz. Ertuğrul Özkök adlı bir genç geldi. Sonra da Nedim Gürsel.” Yakın tarihi okuyorum resmen. 260 küsur sayfalık kitabın sadece birkaç sayfasında geçen isimler bunlar.
Sonra bana, senelerce nedense uzak durmam tembihlenen, benim de öcü gibi kaçtığım ikinci tekil kişi anlatımını hiç haberi bile olmadan öğrettiği İşte Senin Hayatın adlı kitabıyla Demir Özlü’ye geliyor sıra. Ferit Edgü’yle yazışmalarını almış ve henüz okumamışım, bu yazı sayesinde tekrar keşfetmiş oldum kütüphanemde. İlk fırsatta okumak lazım. Şöyle bir göz attığımda bile tanıdığım sevdiğim isimler hemen çarpıyor gözüme: Tomris, Mişima, Tezer’ciğim, Cortázar… Ama bir yandan da şu cümleler var: “Karımla geçinebilmek, ömür boyu birlikte oturmak isterdim. Ama çok söylenmesi, çok kavga etmesi, bunu önledi. Sonra, boşanma saplantısı var onda. İnançsız, güvensiz. Onun için birkaç aydır ayrı yaşıyoruz. Boşanmak istiyorum.” Dostuna yazdığı bu kadar özel bir şeyin herkes tarafından okunmasını ister ya da önemser miydi diye düşünüyorum yine, yargılayarak değil ama istemsiz.

Yazıyı bitirirken, Susan Sontag’ın 1947-1963 yılları arasındaki günlüklerinden oluşan ve yayına oğlu David Rieff tarafından hazırlanan Yeniden Doğan’ın, yine Rieff tarafından yazılmış Önsöz’ü açık önümde. Kendimle çelişip hislerim, düşüncelerim, kendimce etik ve mahremiyet anlayışım arasında çokça gidip geldiğim bu yazıya, bu çelişkileri birebir yaşamış, annesinin günlüklerini dünyaya açıp açmamayı sorguladıktan sonra zorlanarak da olsa açma kararı almış birinin sözleriyle son vermek uygun düşer gibi geldi. Márquez’in oğullarının Ağustosta Görüşürüz için yazdıkları ve Gabo’nun onları affetmesini diledikleri kısa açıklamaya kıyasla daha ayrıntılı ve bana kalırsa daha samimi bir yazı. Günlüklerin yayımlanması sürecinde Sontag’ın oğlunun özeleştiriden de kaçmayan kişisel sorgulamalarını okura net bir şekilde açık ediyor. Tamamını buraya alamayacağım için, durmadan kendi kendimi çürüttüğüm bu yazıyı, Rieff’in önsözünden beni etkileyen birkaç cümleyle bitireyim:
Yaşayanların ölenler hakkında söylediği en aptalca şeylerden biridir, “filanca kişi böyle olsun isterdi” cümlesi. Oysa bu, ne kadar iyi niyetle söylenmiş olursa olsun, en iyimser görüşle bir tahmindir, sıklıkla da kibri ifade eder. Çünkü ölenin böyle bir isteği olup olmayacağını bilmeye imkân yoktur.
Aslında annem günlüklerini yayınlamak ister miydi, onu bile bilmek mümkün değil. Bu günlükleri yayınlama ve seçkiyi derleme kararı bana aittir. Sansür söz konusu olmasa bile, böyle bir girişimin edebî tehlikeleri ve ahlaki riskleri ortada. Caveat lector: Okur dikkatli olmalıdır.
Annem, yarım kalan, gözden geçirilmemiş yazı ve kâğıtlarını ne yapacağımız konusunda hiçbir talimat bırakmadan öldü… Onları yalnızca kendisi için yazdı… Bu günlüklerin tek bir satırının bile yayınlanmasına izin vermedi, günlük tutan bazı yazarların yaptığı gibi bunları arkadaşlarına da okumadı.
Hasta olduğu dönemde bana bu konuda tek bir cümle fısıldadı: “Günlükler nerede, biliyorsun.” Onları ne yapmamı istediği konusunda hiçbir şey söylemedi. Tabii ki bu konuda kesin bir şey söyleyemem, ancak bana kalsa günlükleri yayınlamadan önce uzun süre bekler, belki de hiç yayınlamazdım. Hatta birkaç kere onları yakardım diye düşündüğüm bile oldu.
Annem hâlâ hayattayken bütün kâğıtlarıyla belgelerini UCLA kütüphanesine satmıştı ve anlaşmaya göre ölümü halinde günlükler de kâğıtları ve kitaplarıyla birlikte oraya gidecekti, öyle de oldu. Annemin yaptığı anlaşma bu belgelere ulaşımı ciddi anlamda kısıtlamadığından, kısa süre sonra kararın benim adıma verildiğini hissetmeye başladım.
Temel açmazlardan biri şu: Annem, en azından hayatının son yıllarında, kendini bu şekilde ortaya koymaktan hoşlanan biri değildi. Özellikle kendi homoseksüelliğini inkâr etmese de tartışmaz, kendi tutkularını açıklamazdı. Dolayısıyla, kararımın onun mahremiyetine müdahale anlamına geldiği kesin. Dürüst olmak gerekirse, durum bu.
Annem bu defterlerin ifşa edilmesini ister miydi? Yine belirtiyorum ki, bunların yayınlanmasına izin vermek bir yana, içinde bana acı veren şeyler olmasına, bilmemeyi, başkalarının da bilmemesini tercih edeceğim şeyler olmasına rağmen, günlükleri şahsen yayına hazırlamamın arkasında nesnel sebepler bulunuyor. Bildiğim tek şey şu: Annem hem okur hem yazar olarak günlükleri ve mektupları çok severdi – ne kadar mahrem olursa o kadar iyiydi onun nezdinde. Dolayısıyla, yazar Susan Sontag benim yaptığımı onaylardı. En azından umudum bu yönde.
Elif Derviş
Sırasıyla bahsi geçen kitaplar:
Ağustosta Görüşürüz, Gabriel García Márquez, Can Yayınları, 2024, Türkçesi: Emrah İmre.
Bir Dostluk: Kafka-Max Brod Mektuplaşmaları, Cem Yayınevi, 2019, Türkçesi: Kâmuran Şipal.
Slyvia Plath’ın Günceleri, Yayına Hazırlayanlar: Ted Hughes ve Frances Mc Cullough, Oğlak Yayıncılık, 1998, Türkçesi: Şadan Karadeniz.
Enis Batur’a Mektuplar ve Ankara Yazıları, Hazırlayan: Mesut Varlık, Metis Yayınları, 2024.
“Kül” – Günlükler, Onat Kutlar, Hazırlayan: Çağlayan Çevik, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020.
Susan Sontag / Yeniden Doğan: Günlükler ve Defterler, 1947-1963, Yayına Hazırlayan: David Rieff, Everest Yayınları, 2021, Türkçesi: Begüm Kovulmaz.
Susan Sontag / Bilinç Tene Kuşanınca, Günlükler, 1964-1980, Yayına Hazırlayan: David Rieff, Everest Yayınları, 2021, Türkçesi: Begüm Kovulmaz.
Başıbozuk Günceler,Ece Ayhan, Yapı Kredi Yayınları, 1993.
Özyurdunda Yabancı Olmak / Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları, Sel Yayıncılık, 2017.
İshak, Onat Kutlar, Yapı Kredi Yayınları, 1999.
İşte Senin Hayatın, Demir Özlü, Yapı Kredi Yayınları, 2015.
