İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?

İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Enver Özkardeş, 175. konuğumuz.

Enver Özkardeş

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Kitaplarla ilişkim on sekiz yaşına denk düşer. Öncesine kadar gerçekten de “kitapsız” bir adamdım. Hatta liseye kadarki öğrencilik yıllarımda ne okulu ve dersi ne de kitapları sevmiştim. Kitaplarla aramdaki bu geç kalınmış ilişkiyi her zaman nüktedan bir ifadeyle “reşit olmayı beklemişim meğer” diye açıklarım. O yaşta büyük bir okyanusun ortasında hangi limana gideceğini bilmeyen bir gemi durumundayken kitapları keşfettim ve kitaplar pusulam oldu. Sonra hayatın derin sularında boğulmamak için kitaplara birer can simidi gibi sarıldım. İlk okuduğum kitaplar daha çok siyasi kitaplardı. Okudukça ülkeyi iç ve dış mihraklardan (!) kurtarmak istedim. Sonra erken yaşta gelen bir memuriyet fırsatıyla Adana’dan Ankara’ya göç ettim. Ankara’da biraz burnum sürtüldü. Meğer yalnız ve güzel ülkemi kurtarmak için beklenen kahraman ben değilmişim (!). Bunu anlamam biraz pahalıya mâl olduktan sonra ben de “bari kendimi kurtarayım” dedim. Edebiyat kitaplarıyla bu süreçte tanıştım ve hayatımın kahramanı edebiyat oldu. Kendimi yazarak gerçekleştirebileceğime yönelik hissiyat içime bir güneş gibi doğdu. Yazmaya ise önce şiir ile başladım. Orhan Veli’yi çok sevdim. Onun gibi yazmaya çalıştım epeyce bir süre. Derken yirmili yaşların ortasında öykü ile tanıştım. Bu sefer Çehov’u çok sevdim. Sonra gönlümü öyküye kaptırdım. Yazmadan önce ise heybemi epey bir doldurmak istedim ve ciddi bir hazırlık süreci geçirdim. Öykünün kapıları bana bir dostumun vasıtasıyla Ankara Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği atölyeyle açılmıştı. Atölye daha çok seminer biçiminde düzenlenmişti. Ankara’da yaşayan birçok yazar gelip kendi yazarlık deneyimlerini ve tavsiyelerini anlatırdı. Atölyeden hemen sonra ise üniversitede Dramatik Yazarlık Bölümü olduğunu hatta ortak dersleri olan Tiyatro Tarihi ve Teorisi diye başka bir bölüm daha olduğunu öğrendim. Sanki büyük bir maden keşfetmişçesine her iki bölümün de yetenek sınavına girdim. Dramatik Yazarlığı kazanamadım. Kuram olarak da adlandırdığımız diğer bölümü kazanmıştım. Doğru bir karar verdiğimi öğrencilik yıllarımda gördüm. Çünkü tiyatro sanatı da nihayetinde bir hikâye anlatma sanatıydı. Hikâye anlatmanın detaylarını, inceliklerini ve imkânlarını öğrenmeyi, öyküyü kafamın içinde bir sahne gibi kurmayı, gereksiz ve fazla olan hiçbir kelimenin öyküde yer almamasını, gösterilenin ardındaki gösterilmeyeni, öykünün atmosferini, ritmini ve öyküye dair daha pek çok özelliği yalnızca bir öğrenci gibi okuduğum öykü kitaplarıyla değil aynı zamanda tiyatro sanatı ile de öğrenmişimdir. Okul bittikten kısa bir süre sonra geçici görevle bulunduğum küçük bir Karadeniz şehrinde biraz da edebiyatın ortak paydasında edinilmiş dostlukların enerjisi ve itkisiyle ilk öykülerimi yazmaya başladım. Zaten her zaman aklımın köşesinde bir tomurcuk gibi duran öykü yazma arzum nihayet patlayıp filizlenmişti. Yazdığım ilk öykülerde neyi, nasıl ve ne kadar yapıp yapamadığımı öğrenmek için Varlık dergisine gönderiyordum ve o dönem (2012 yılı) derginin öykü eleştirisi sayfası ile ilgilenen Hatice Meryem’in cesaretlendirici cümleleri ruhuma ve klavyeme iyi geliyordu. Derken ilk öyküm 2013 yılında Sözcükler dergisinde yayımlandı. (Meyve vermeye başladım.) Sonrasında yazdığım her öyküyü dergilerde yayımlatıncaya kadar yeniden ve yeniden yazıyor ancak öyküm yayımlandığında başka bir öyküyü yazmaya başlayabiliyordum. (Huyum kurusun.) Dergilerde yayımlanan öykülerim ile ilgili okurlardan zaman zaman aldığım güzel ve olumlu mesajlar ise içimde parlayan küçük küçük sevinç kıvılcımları yaratıyordu. Dolayısıyla bu şekilde yıllar içinde bir dosyam oluştu. Derken masamdaki dosyamı işin bir ehline gösterme ihtiyacı nüksetti. Sevgili Ethem (Baran) Abi’ye verdim. Cesaretlendirici sözleriyle yükselen umudumun üzerine bir tuğla da o koydu. Sağ olsun. Sonrasında hazır olan dosyamı yayınevlerine göndermeye başladım. Yorucu bir sürecin ardından dosyam sonunda kitaplaştı.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Klasik bir cevap olacak ama benim için de geçerli olan temel neden öykü okumayı diğer türlerden daha fazla seviyor olmam. Bir andan, bir görüntü ya da bir olay ve bir durumdan yola çıkarak kısa hatta çok kısa yazma olanağı vermesi, kısa bir hikâyeyi çok katmanlı ve yoğun bir biçimde anlatabilmeye dönük yaratıcılığı kışkırtması, edebi oyunlara açık anlatım olanağının cazibesi ve bir oturuşta yazıp bitirme imkânı (işçilik hariç tabii). Elbette Çehov, Hemingway, Raymond Carver, John Cheever ve Cemil Kavukçu gibi yazarların öyküleriyle tanışmam da bana öyküyü sevdiren güçlü bir etkendir.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?

Dosyamı ilk gönderdiğim yayınevinden uzun bir aradan sonra yayın programlarına uymadığı haberini aldım. Aldığım bu mesaj ile dosyamda bir eksiklik var galiba diye düşünüp bütün öykülerimin üzerinde yeniden çalıştım.Titizlikle elden ve gözden geçirdiğim dosyamı öyküye ağırlık veren diğer yayın evlerinden birkaçına gönderdim. Kimisi telefon ile aradı (sağ olsunlar) ve dosyamın akıcı olduğunu, kendini okuttuğunu ama daha çok yazmam gerektiğini tavsiye etti. Kimisi ise bir miktar indirim yapmak kaydıyla döviz karşılığı basmayı teklif etti. İndirim yapacak kadar feda-kâr olmaları ise beni hâlâ duygulandırır (!). Oysa benim hayalim dosyamın bir yayınevi tarafından sadece edebi kriterler gözetilerek yayımlanmaya değer görülmesiydi. Bu duygu ve düşünceyle sabırla beklediğim bir gün telefonumu arayan Mahal Edebiyat müjdeli haberi verdi.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Dosyamın üzerinde uzun yıllar titizlikle çalıştığım için editörümü nerdeyse hiç yormadığımı söylemek isterim.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Ta başından itibaren hep mutfaktaydım. Kendimi ve öykülerimi mutfakta pişirdim. 2012 yılından itibaren ilk yazdığım öykülerimi Varlık dergisine gönderip yukarıda da belirttiğim gibi Hatice Meryem’in eleştirisinden yararlanmaya çalışıyordum. Daha sonra her yazdığım öykümü mutlaka bir dergide yayımlatmak için epey çalışıp çabalıyordum. İlk öykümün yayımlandığı 2013 yılından beri her yıl birkaç öyküm çeşitli dergilerde yayımlandı. Benim için dergiler yazdığım öykülerin edebi değerini gösteren ve onaylayan bir merciiydi adeta. Eğer bir dergide öykümü yayımlatmayı başarıyorsam yazdığım metnin öykü değeri olduğuna inanıyordum. Bu yüzden de dergilerle başından beri ilişkimi hiç kesmedim. Dolayısıyla yıllar içinde öykülerim Sözcükler, Öykü Gazetesi, Kitapçı, Patika, Lacivert Öykü, Ecinniler, Hece Öykü, Parşömen Fanzin, Edebiyat Haber ve İshak Edebiyat gibi birçok edebiyat mecrasında yayımlandı.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?

Açıkçası bir kitap yazmanın ağırlığı bindi sırtıma. Artık benim için yazmak daha da zor olacak diye düşünüyorum. Hep daha iyisini yazmanın sorumluluğunu omuzlarımda hissediyorum. Bunun dışında yıllardır verdiğim emeklerin karşılığını aldığım için çok mutluyum. Çevremdeki insanlardan bol bol tebrik alıyorum. Bundan sonra kitabım için tek beklentim daha çok öykü okuruyla buluşması. Okurların öykülerimden keyif alması ve okuduklarına pişman olmaması.

Peki, bundan sonra?

Yazıya layık olmaya çalışacağım. Yazmaya devam.