Gökhan Arslan

150.

eylül, gözü yaşlı bir kız çocuğu gibi bakıyor arkamdan. ikide bir dönüp kucaklıyorum. duvarda, taşların arasında direnen begonviller var hâlâ.

151.

çocuk gibi seviniyorum kitapların arasında kâğıt parçaları bulduğunda. yetmişli yıllara ait bir saatli maarif takvimi yaprağı, gazeteden kesilmiş solgun bir fotoğraf, ayraç yerine kullanılmış bir süt kartonu, sararmış bir defter sayfası ve el yazısıyla karalanmış okunaksız birkaç satır. ucu yanmış bir kâğıda dönüşmek istiyorum bazen, bir yangından son kurtarılan.

152.

yeşil masa örtüsü rüzgârda havalanınca şöyle bir sallanıp devriliyor, içinde kurumuş kır çiçekleriyle cam vazo. her sabah yatağımda gözlerimi tek başıma açtığımda, kırık cam parçaları batıyor etime.

153.

sakallarındaki beyazlar ne kadar çoğalmış, diyor her gece küçük prens’i okuduğum gece kelebeği. aşk beyazlatıyor sanırım insanı, beyaz kâğıtlara bakmaktan.

154.

o kadar büyüdü ki tanıştığımız gün yıkık duvarın dibine diktiğim sarmaşık, her sabah bir ormanın önünden geçiyorum yere döktüğüm sözcük kırıntılarıyla.

155.

sen, henüz yazmadığım bütün şiirlerin ilk dizesi. askerlerin silahlarını gömdükleri bir meydan gibi kalbin.

156.

bir gün yazılacaksa rüzgâr yazsın, diyorsun biyografimi. bir uğultudur başlıyor dünyada.

157.

gövden, ıssız bir dağ köyünde penceresine güvercinler konan bir ilkokul. okumayı yeni baştan öğrenmeliyim.

158.

“insanları birlikte korkmak kadar birbirine yaklaştıran bir şey yoktur” diyor, yourcenar. ömrümün sonuna kadar korkmayı istediğim bir hayalim var.

159.

çıplacık uzansak gecenin koynuna. boynunda tayları ürküten tarçın kokusu, yalnız geyiklerin bildiği bir masal anlatsan bana, yanımızdan sessizce geçip giderken kabuğundan vazgeçmiş bir kaplumbağa.

160.

etime değince etin, tutuşmuş anızların üstüne yağdı, uzun yoldan gelmiş yağmurlar.

161.

masanın üstünde tek başına bırakınca elimi, denizi ilk gördüğümde ne kadar korktuğum geldi aklıma. birbirine çarpıp durdu içimde biriktirdiğim taşlar. çok uzaklarda, boynu kırılmış bir başak gibi başını öne eğdi ihtiyar bir iğde.

162.

masanın altına yuvarlanmış zeytin tanesi, lavaboda günlerdir bekleyen kirli tabaklar, tezgâhın üstünde böceklere ziyafet çeken beyaz peynir ve kabuğu küflenmiş portakallar. çatlak camdan içeri sızarken gökyüzünün suyu, yapılmamış kahvaltıların kederi duruyor yalnızlığın kuruttuğu sardunyalarda.

163.

tarifini öğrenmeliyim, diyorum ekşi elma dilimiyle süslenmiş zeytinyağlı enginarın; sen odanda kim bilir hangi şiirle sevişirken, yağmur ışığıyla hazırladığım bir akşam sofrası için.

164.

gövdesine dantellerin elbise gibi geçirildiği bir nar ağacının altında oturuyoruz. keşke sarılabilsem sana, her defasında dikenlerini ortaya çıkarsan da.

165.

içten içe çürüyen bir ağaç kütüğü gibi bedenim, karıncaların bile yürürken tökezlediği.

166.

sonbaharın kuru yapraklarla süslediği sokaklarda, ağaçlara dokunmayı öğrenmeliyim, seninle yan yana uzanmadan önce, papatyaların sararttığı bir yatağa. ancak o zaman bakabiliriz beyaz badanalı tavana, bütün yerküreyi kaplayan bir gökyüzüymüş gibi.

167.

sırtımda bir karınca yuvası, haylaz çocukların içine çomaklarla kum doldurduğu.

168.

yazdığın her şiirde biraz daha uzaklaşıyorsun benden. düşündüm de, dünyanın öbür ucunda ölmeye razıyım.

169.

stor perdenin aralığından nasıl birbirimize karıştığımızı izliyor gece, gözlerini kırpmadan. artık onun da yıldızlara anlatacağı bir öyküsü var.

170.

bahçeden geldim, ayaklarım çamurlu, diyorsun seni kucağıma aldığımda. beyaz çarşafların üstünde, karda yürümüş bir ceylanın izi kalıyor, gözleriyle bir avcıyı kendine esir eden.

171.

grek şairlerin sürgün edildiği yan yana iki ada gibi gözlerin. insan ömrü boyunca ölümü bekleyebilir orada, dağ çileklerinin her mevsim kızarmasını da.

172.

odun kestim, tütün kuruttum, börülce ayıkladım. başka işi yokmuş gibi bütün gün buğulu pencereden beni izleyen karatavuğa baktım. köşede, gittiğinden beri konuşmaya tövbe etmiş kuyruklu piyano ve güvelere ev sahipliği yapan nota dolu kâğıtlar. usul usul boynuma yaklaştığını duyuyorum sol anahtarının.

173.

gün ağarana kadar sorular sorduk birbirimize. dünyayı ilk kim döndürmeye başladı elleriyle, kış geceleri uyurken üstünü neyle örter güneş, ağaçlar da kanar mı dallarının kırıldığı yerden, doğru mu salyangozların sevişirken tek vücut oldukları, neden bana her dokunduğunda yanmış ekin tarlalarında buluyorum kendimi? soramadığım soruların tozu birikirken eşikte, soramadığın soruların evinde, camlara çarpıp duran bir serçe oluyor yüreğim.

174.

incir ağacının gölgesinde arılarla bir söyleşi yapıyor sığırcıklar, üç ayda bir çıkardıkları dergi için. bu sayıyı arkadaşınıza ithaf edeceğiz, diyor içlerinden biri. gelincik onu istemeyince iğnesini kendi karnına saplayan bir arıyı kastederek.

175.

benimle evlensene, diyorum hayıt yaprağından yaptığım yüzüğü incecik parmağına geçirirken. yalnız hayvanların girebildiği bir ormanda yaparız düğünümüzü. senin üstünde sonbahardan bir gelinlik, benim saçlarım rüzgârla taranmış. kuşlar ağızlarında getirirler, bir çiçeğe ilk dokunduğun günü.

176.

her şey benim istediğim gibi olsun, demiştin bir keresinde; aşk da, evlilik de, şiir de. bir hamur yığını gibi bıraktım kendimi senin ellerine.

177.

kulaklarımı vermek isterdim sana, söylediğim her şeyi kalbinle duy diye.

178.

tavanından ağlar ve deniz kabukları sarkan bir kıyı kahvesinde, çocukların parmaklarıyla genişlettiği yırtık bir muşamba gibi kalbim. birkaç bayat susam tanesi, boş çay bardağı, yıllanmış sigara yanıkları, balık pulları ve artık ne olduğu anlaşılamayan çiçek desenleri. kimsenin oturmadığı, ayağının altındaki karton parçasının bile terk ettiği bir masa. kurumuş dalların çıtırtısı geliyor teneke sobanın içinden, aralık kapıdan içeri girerken rüzgârın savurduğu ölü bir yosun.

179.

biliyorum, tozlu kitapların arasında unutulmuş bir cümleye dönüşeceğim zamanla.