Sevgili Hatice Günday Şahman’ın ikinci öykü kitabı “Yarım Kalmasın” kısa bir süre önce okuyucuyla buluştu. Öyküleri daha evvel dergilerde ve dijital mecralarda yayımlandığında okumuş olmama rağmen onları bir arada gördüğümde çok etkilendim. Kitaptaki çerçeve kurgu da (ilk öyküyle son öykünün birbirini tamamlıyor oluşu) metinlerin tamamına başka bir anlam katmış. Ben demleye demleye okudum, kitabın gölgesinde çok tatlı bir hafta geçirdim. Hatice’nin ilk kitabı da çok sevilmişti. Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Yarım Kalmasın hem teknik bakımdan hem de üslubuyla usta işi bir öykü kitabı olmuş, Hatice Günday Şahman’ın kalemini emin adımlarla yürüttüğünün göstergesi.
Tuba Dere

Hatice’ciğim ikinci kitabın yedi yıl sonra geldi değil mi? Neler hissediyorsun? Nasıl oldu bu kitabın macerası?
Öncelikle çok teşekkür ederim incelikli yorumun için. Ne mutlu bana, demlene demlene yazılan öyküleri sen de öyle okumuşsun, sana böyle bir gölgelik sunabilmişim. İkinci kitabın çıkışı yedi yıl gibi uzun bir aradan sonra oldu, kuşkusuz heyecanlı ve mutluyum. İlk kitap çıktıktan hemen sonra çok yoğun bir yazım sürecine girmedim. Biraz ilk kitabın etkilerini sindirmek ya da sıyrılmak diyelim bir müddet nadasa bıraktım kâğıdı kalemi. O dönemde peş peşe öyküler yazsaydım hem üslup hem içerik bağlamında kendimi tekrar edeceğimi düşündüm ki bu hiç tercih etmediğim bir şey. Ama kendiliğinden beliren öykü uçları bir kenara not edilmeye devam etti. Ve zamanı gelince de kâğıda döküldü. Aslında öykülerin dosya bütünlüğüne ulaşması bu denli uzun olmadı ama yayımlatma süreci uzun sürdü. Her kitabın kendi yolculuğu vardır, benimkinin limanda bekleme süresi tahmin ettiğimden uzun oldu ama yola çıktı nihayetinde.
Kitabında kullandığın bir teknik öykülerin dünyasına dalan okurların hemen dikkatini çekecektir. Yarım Kalmasın çok boyutlu bir kitap. Neden böyle söylüyorum, çünkü biz öykülerde yalnızca kahramanın sesini değil, öteki karakterlerin iç sesini, duygu ve düşüncelerini hatta Kuş Balık Oldu’nun sonunda bir derenin sesini işitiyoruz. Yani sen masanın öteki tarafına, aksi yöne geçip “bir de buradan bakalım” diyorsun okuyucuya. Bu tavır öykülerini derinleştiriyor. Ama öteki tarafa geçmek zor değil mi? Öyküleri bu şekilde bile isteye kurguladın değil mi? Amacın neydi?
Aslında çoğul anlatıcı tercihim ilk kitaptaki bazı öykülerimde de vardı. Benim öykü evrenimi çok iyi ifade eden, “Ne kadar küçük dilimlenirse dilimlensin, her işin iki yüzü vardır,” gerçeğine bağlı kalarak, dilimleri olabildiğince incelterek öyküleri katmanlandırmaya özen gösteriyorum. Herkesin kendi bakış açısıyla son derece haklı, bir o kadar da haksız olabileceği durumları, çatışma unsurlarını, yaşam prizmasında farklı bakış açılarıyla kurgulamaya çalışıyorum. İkinci kitaptaki öykülerde çift yönlü anlatıcıya karakterin iç sesi de eşlik etmeye başladı. İç sesin karakterin dünyasını yansıtmada, sahicilik duygusu yaratmada daha etkili olduğunu düşünüyorum. Öteki tarafa geçmekte zorlanmıyorum, karşı tarafı anlamak, empatiyi yakalamak zorlamıyor ama yine de doğru tutum ve söylemi yakalamak / yansıtmak konusunda düşünmek, hassasiyet göstermek gerekiyor.
Karakter tasarımına değinmek istiyorum. Metinlerde çok farklı sınıflardan, köylü, kentli, yaşlı, genç, kadın, erkek birçok karakter görüyoruz ve bunların kendine özgü konuşma biçimleri var. Sesleri asla birbirine karışmıyor. Şah Mat öyküsündeki erkek karakterin iç çatışması, genç komşusuna aşure ikram eden yaşlı Adoş’un yahut baston ustasının konuşmaları oldukça sahici ve kendine özgü. Buradan senin çok sıkı bir gözlemci olduğun çıkarımını yapabilir okur. Nasıl kuruyorsun karakterleri? Unutmamak için sık sık not mu alıyorsun?
İnsanlarla iletişim kurmakta zorlanmıyorum, nedendir bilemiyorum ama yeni tanıştığım farklı sosyokültürel yapılardaki, yaşlardaki insanlar bile bana kendilerini açıyor, ben de dinliyorum, gözlemliyorum ve bilinçli ya da bilinçsiz bu bakış açılarını, kişilik özelliklerini, tutumlarını depoluyorum. Yazan kişinin kulağı daha hassas, koku alma duyusu daha keskin olmalı. Elbette güçlü bir gözlem gücü ve bellek de gerekiyor. Bellek maalesef bende zayıf. Kısa kısa notlar, ses kayıtları alarak çalışıyorum. Bu birikim sonrasında bir potada eriyor, bölünüyor, birleşiyor ve yazacağım zaman kendiliğinden öyküye dâhil oluyor. Karakter yaratımında gözlemlediğim kişilik özellikleri salt bir kişiye ait olmuyor. Farklı kişilik özellikleri zihnimde eklemlenerek o karaktere giydiriliyor. Dolayısıyla bu bütünleşik kurmaca karakter çevremizdeki insanlarla benzerlik taşısa da özgün yanlarıyla öne çıkıyor.
Öte yandan öykü kişilerinin kullandığı dil de, diyaloglar da, monologlar da karakterin özelliklerini doğru yansıtması bakımından ayrıca özen isteyen unsurlar. Okur okuduğunun kurmaca bir metin olduğunu bilse de inandırıcılık, sahicilik ister. O nedenle karakterleri kendi meşrebince konuşturmaya özen gösteriyorum.
Öykülerde iyi tasarlanmış bir atmosfer var, nesnelerle duyguları çok iyi örtüştürüyorsun. Mesela fotoğraftaki lacivert takım elbiseden öykünün kahramanı Laci’ye geçiveriyorsun. Bu senin üslubun. Anlatımın metni berraklaştırıyor ve akılda kalıcı kılıyor. Hem metaforlar, semboller var hem de kurucu nesneler. Daha Ne Kadar? ve Değişen Perdeler bunun zirvesinde. Kabuğun Altı öykünde, Ayla’nın ismindeki iki “a” karakter çatışmasını temsil ediyor. Yine başka bir bağ, terzilik, kasaplık, bastonculuk gibi mesleklerin ayrıntılarıyla kurguyu birleştirmişsin. Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü’de diktiği elbise gibi öyküyü tamamlayan bir terzi var mesela. Duygular mı nesneler mi başı çekiyor senin dünyanda? Bu örtüşme nasıl oluştu?
Nesnelerden çok duygular, düşünceler ve tema daha öncelikle beliriyor zihnimde, öykünün çekirdeğini bunlar oluşturuyor. Ama örüntüde nesneler çekirdekle bağlantılı olarak taşıyıcı unsur ya da işlevsel ayrıntı olarak öykünün çeperini genişletmede, derinleştirmede, atmosferi etkili kılmada, sahne kurmada ana unsurlardan. Duygu geçirimini nesneler üzerinden kurgulamayı seviyorum. Ama bu her zaman tasarlanarak, hesapla kitapla olmuyor, kalem bazen bilinçaltının itkisiyle kendiliğinden işliyor. Bazen de senin köşenin adına atıfta bulunarak söylersem “nesnelerin fısıltısına” kulak veriyorum. Makas gibi leightmotive olarak kullandığım nesne “benimle örtüşüyor bu öyküler” diyor. Bir de ayna, perde, çiçek, ağaç, yol gibi simgesel çağrışımı zengin olan nesneler var öykülerde kendine yer bulan.

Meslek seçimleri konusuna gelecek olursak, geleneksel bir erkek ve daha modern bir kadın arasındaki yarım kalan bir aşk üzerinden kurguladığım, “Sevgi anlaşmak değildir” tadı taşıyan Yürek Çentiği’nde öykü kişisinin baston ustası olması ana çatışma noktasını en iyi destekleyen seçeneklerden biriydi. Baba-oğul çatışması, çocuğunu olduğu gibi kabullenmeme, değiştirmeye çalışma izleği üzerinde yükselen “Daha Ne Kadar?” öyküsünde, kasaplık mesleği daha çok erilliği, fiziki gücü, bedeni/eti parçalama, kesme, değiştirme, dönüştürme eylemiyle ortaklaşan bir simge olarak yer aldı. Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü’nün kahramanı Mediha’nın terziliği ise biçem ve içerik açısından kitabın bütünü kuşatması, parçalı yazma tarzımı yansıtmasının yanı sıra bu öykü aracılığıyla üslubuna, yöntemine hayran olduğum, ortaklaştığımızı sonradan keşfettiğim usta yazarımız Sevim Burak’a da bir selam niteliği taşıyor.
Öyküler senin birikimini de yansıtıyor. Metinlerin güçlü göndermeler içeriyor. Mitolojiye, türkülere, şarkılara, masallara, romanlara, şiirlere, şairlere; Lethe, Dedalus, İkarus, Selene, Gülten Akın… Bu açıdan da zengin öyküler. Bunları metinlerine nasıl yedirdin? Yeri gelmişken seni neyin tetiklediğini ve öyküye davet ettiğini de sorayım. Mesela koku, güzel koku, nerdeyse tüm öykülerine girmiş. Nelerden besleniyorsun ya da ne sana ilham veriyor?
Okuduklarımdan edindiğim birikim, mitolojik unsurlar, masallar, şarkılar, şiirler çağrışım yoluyla, belleğin gizini çözemediğim bir ilişkilendirme mekanizmasıyla giriyor metne. Mitoloji özellikle ilgi duyduğum bir alan. Bu kadim anlatılar zaman ve coğrafyadan bağımsız olarak şekil değiştirse de hâlâ geçerli. Mitolojik motifleri günümüzde yaşanan sorunlarla/durumlarla doğru yerden örtüştürüp / bağdaştırıp örüntüye katmayı seviyorum.
Beni tetikleyen genellikle kafama takılan, mesele ettiğim / etkilendiğim bir olay ya da olgu oluyor öncelikle. Tanık olduğumuz anlar, adeta bize emanet edilmiş yaşanmışlıklar var yaz beni diyen. İnsan öyküsüyle var ve her insanın bir öyküsü var, önemli olan gönül gözünün, öykü gözünün hassasiyeti. O yaşam öyküsündeki kısa bir an, söylenmiş bir cümle bile tetikleyebiliyor beni bunu yazmalıyım diye. Benim edebiyat yaklaşımımın özünü yazdıklarımın hayata temas etmesi, insanı anlama ve bu insani durumları kalem döndüğünce anlatmak oluşturuyor. Bilinçaltımda sessizce bekleyen olaylar kişiler gün yüzüne çıkıyor. Bu bağlamda en fazla yaşamın kendisinden ve okuduklarımdan besleniyorum.
Biraz aşktan bahsedelim mi? Yürek Çentiği adanmış bir ömrün, çok tatlı bir sevdanın öyküsü. Düğüm’de iki kadın arasındaki aşkın yorumu var. Şah Mat, Kabuğun Altı, Aynanın Sırrı Dökülünce öykülerinde idealize edilen aşktan değil; ilişki dinamiklerine, güç mücadelesine, hastalığa, yaşlılığa, engellere rağmen yaşanan aşktan, aşkın türlü hâllerinden söz ediyorsun. Filmin bittiği yerde mi başlıyor hikâye? Asıl mesele aşkı yaşatabilmek sanırım. Neler düşünüyorsun?
İnsanlık tarihi kadar eskidir aşk ve aşk öyküleri, hiç tükenmez. Sevgili Fırat Pürselim ne güzel söylemiştir: “Aşk bir kuşsa edebiyat onun kalbidir, edebiyat bir kuşsa aşk onun ruhudur,” diye. Bu ruhu yaşatmaya, yansıtmaya çalışıyoruz yüzyıllardır; dizelerle, gazellerle, masallarla, manilerle, hikâyelerle. Aşkın farklı yüzleri, kendine özgü bir dinamiği var. Yaşamın her alanında olduğu gibi aşkta da bir iktidar sorunu var. Dönüştürmeye, eğmeye, bükmeye zorlayan bir yan. Ya da geleneklerin, sosyokültürel kodların, heteronormatif kalıpların dışında kalan aşk kabul görmüyor, yadsınıyor. Yani aşkta taraflar ya kendileriyle ve birbirleriyle mücadele, çatışma halinde ya da toplumla. Bu durumda aşkı yaşatmak, kalıcı kılmak güçleşiyor.
Öykülerinin alt metninde birtakım mesajlar yer alıyor, ilk kitabından farklı olarak rant, toplumsal sorunlar, birey-aile ilişkileri, beyin göçü, eşcinsellik, annelik, çocuk sahibi olma gibi yeni, güncel hatta zor konular görüyoruz. Bunlarla ilgili sorgulamalar yapmaya çağırıyorsun okuru. Bir yazar olarak bu konular senin yola çıkış noktan mı yoksa uğrak yerin mi?
Kesinlikle yola çıkış noktam. Bu konular zaman zaman da kendi yaşam gerçeğim, benim de bizzat yaşadığım sorunlar ama bu yaşam gerçeği aynı zamanda toplumsal bir soruna işaret ediyor. Mesela Gök ve Kök öyküsü hem benim çocuğum için geçerli hem toplumun geniş kesimini ilgilendiren beyin göçünü odağa alıyor. Birey aile ilişkileri çok boyutlu, farklı parametreleri var. Aile hem sığınağımız hem en incindiğimiz yer. Bu yerlerde mesaj verme kaygısından ziyade okura farklı sorgulama alanları yaratmaya çalışıyorum. İnsanların cinsel yönelimlerinden, yaşam tarzlarından, siyasi düşüncelerinden, kimliklerinden dolayı etiketlenmesini, ötekileştirilmesini, dışlanmasını insan olarak onaylamıyorum ve bireyselden toplumsala uzanan bu insani durumları bireyin iç dünyasını, duygu ve düşüncelerini merkeze alarak öykülerime taşıyorum. Okurun özdeşlik kurabilmesini sağlamak, olayın ya da olgunun farklı yönlerine işaret edebilmek asıl meselem, metni savsözlere, klişelere boğmadan.
Öykülerindeki doku bütünlüğüne dikkat çekmek istiyorum. Bütün ayrıntıları metne hizmet edecek duruma getirmiş, kurgunu netleştirmişsin. Ancak emekle kurulacak bir nitelik bu ve bence kitabının en mühim başarısı. Metinlerin okura yorum özgürlüğü veriyor ama kendi yolundan da hiç sapmıyor, senin edebi bir tür olan öyküyü kuramsal olarak da iyi bildiğini ve bilgini içselleştirdiğini gösteriyor. Yani kurgunun matematiği üzerinde de epey çalışmışsın. Yanılıyor muyum?
Değerlendirmen için teşekkürler, becerebildiysem ne mutlu bana. Evet kurgunun matematiği önemli. Neyi yazacaksınız? Nasıl daha iyi anlatırsınız? Anlatıcı seçimi, kullanılacak teknik, sahne kurulumu, atmosfer yaratımı üzerinde titizlikle durulacak hususlar. Dil işçiliği hakeza öyle. Bunun bir ayağı pratik yapmaktan, emek vermekten, defalarca yazıp silmekten, düzeltmekten geçiyorsa diğer ayağı da öyküye biraz daha ağırlık vermekle birlikte klasik çağdaş, yerli yabancı, kurgu/kurgu dışı tür ayrımı gözetmeksizin okumaktan geçiyor. Feridun Andaç’ın bir cümlesini ödünç alayım: “Yazarın okulu başka yazarlardır. Onların yazdıklarıdır.”
Kitabın başıyla sonu bir daire gibi tamamlanıyor. Tam bir devirle başladığımız yere dönüyoruz ama kitabı okumaya başlayan okur değiliz artık. Dosyayı bitirdiğinde sen aynı yazar mıydın? Bu kitap senin kalemine ne kattı?
Yazmak bir yolculuk ve yolda yaşadıklarımız bizi kuşkusuz dönüştürüyor, geliştiriyor. Öykülerin tamamlanması çemberin tamamlanması bir bakıma ve bu sizin de bir ölçüde tamamlanmanız anlamına geliyor. Bellek ve imgeler dünyasındaki yolculuk zihnin, yüreğin gri bölgelerinde saklı, birbirinden kopuk, farklı zamanların anıları / anları, bağlantısız gibi görünen duyguların, düşüncelerin, olayların kâğıt üzerinde oluşturduğu örüntüler, yazarın iç dünyasının keşfi anlamına geliyor. Aynanın sırrındaki gizler yüzeye yansıyor. Diğer yandan kurgu da olsa yazma sürecinde birden çok ve farklı hayatın içinde, öykü kişileriyle zihinsel/duygusal/duyusal bir birliktelik yaşıyorsunuz. Bu birliktelik ya da çatışma sizi çoğaltıyor, değiştiriyor, derinleştiriyor, paletinizdeki renkler çeşitleniyor, yeni duygulanımlar yaratıyor, dünyayı farklı gözlerle görme, anlamlandırma olanağınız doğuyor.
Dünyama çok şey kattı kuşkusuz, yazarken yan okumalar yapmayı, araştırmayı, diğer sanat dallarından, farklı disiplinlerden beslenmeyi önemsiyorum. Bu ön hazırlık metnin daha sağlam bir zemine oturmasını sağlamanın ötesinde bilgi dağarcığımı da alabildiğine geliştiriyor. Ancak kalemime ne kattı sorusunun cevabını bilemiyorum. Kattı mı onu da bilemiyorum. Sanırım bunun cevabı kitapların ikisini de okuyan okurlarda saklı.
Son olarak şimdi tezgâhta ne var, diye sorayım. Umarım yeni kitabını okumak için bu kadar beklemeyiz. Ne çalışıyorsun? Yazarlığına nasıl bir rota çizdin?
Yarım bir öykü dosyam ve yazılmayı bekleyen öykü uçları var, umarım yarım kalmaz. Bir de henüz daha zihnimde gezinen bir roman taslağı var, ufaktan notlar almaya başladığım. Ama pusula hangisini işaret edecek şimdiden kestiremiyorum.
Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim Hatice’ciğim. Yarım Kalmasın yarım kalmayacak, okur ona hak ettiği değeri verecek eminim. Kalemine, kelamına bereket diliyorum.
İncelikli sorular, yorumlar ve güzel dileklerin için ben teşekkür ederim sevgili Tuba.
