Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 98. Gün:
CÜCE İLE BEBEK
Geçen yüzyılın sonlarında, Sabah Gazetesi Nobel ödüllü yazarlar serisindeki 25 kitabı, “kültür ve sanat hayatımızın zenginleşmesine katkıda bulunmak” amacıyla okurlarına kuponla dağıtır. Çoğu, devrin en iyi çevirmenlerince ve fakat çok düşük kağıt ve baskı kalitesiyle Türkçeye kazandırılan bu kitapların bir kısmı elime yeni geçti. Geçenlerde aralarından birinin öykü kitabı olduğunu anlayınca çekip aldım. Kitabın adı Cüce ve Bebek. Yüz elli sekiz sayfada 21 öykü. Kitabın adı ilk öyküden alınma. Yazarı Alman: Heinrich Böll (1917-1985). Çeviren, 2019’da 92 yaşında ölen Kâmuran Şipal. Ülkemizde Almancadan yaptığı çevirilerle, özellikle Kafka çevirileriyle tanınıyor. Benim için, bu kitabı okumanın zevkini artıran da o.

Heinrich Böll’ün soylu bir aileden gelmesi onu Nazilerin yükseliş dönemi dahil her zaman Hitler karşıtı yaptı ve doğal olarak Nazilere katılmadı. 1972 yılının Nobel’ini aldığında ödül komitesinin gerekçesi, yazarın “kendi zamanını geniş bir perspektifle vermesi ve karakterlerini ince bir duyarlılıkla anlatması”dır. Böll, ödülü aldığında Uluslararası PEN Kulübü’nün başkanlığını yapmaktaydı. Gerçekten de, yazar bu kitabındaki bazı öykülerinde de “kendi zamanı” olan ve “değerler sisteminin allak bullak olduğu” 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sını adeta belgeselleştirir. Öykülerinde, yıllarca ülkesi için savaşan, “ülkeleri yenilse de kendileri savaştan galip çıkmış gibi” yaşamlarına sorunsuzca geri dönen askerlerin hikayelerinin yanı sıra, savaşın neredeyse tüm yükünü sırtlayan alt sınıfın sersefil yaşamı anlatılır. Yıkım ve yıkıntılar arasında, Almanlarca olmak ya da olmamak anlamına gelen iş yaşamı ve iş disiplini ironiyle aktarılır.
Burada biraz duralım: Kurmaca edebiyatı tarihi belgeselle harmanlama eğilimini romanlarda doğal bulmama karşın öykülerde itici buluyorum. Belgeselin sinsice öykünün alanını işgal ederek dönemin tarihi gerçeklerini öncelemesi, çoğu kez öyküdeki karakterlerin zorlama bir şekilde tarihi olaylara eklemlenmesini doğuruyor. Bu da öykü karakterlerini sahteleştiriyor. Güçlü bir tarihi arka planda cılız hikâyeli öyküler de söz konusu. Heinrich Böll gibi, bu işi iyi yapan yaratıcı ve etkileyici yazarlar bizde de var kuşkusuz, ama ara sıra da olsa tarihin patikasında edebiyatın tökezlemesini görmenin hoş bir tarafı yok.
Bunu söylerken tarihle edebiyatın karşılıklı alışverişini göz ardı ettiğim sanılmasın. Tarih kurmacayla ilgilenmez, ama özellikle yeni rejimlere geçişte ya da savaş ve sonrası gibi sistemsel kırılma dönemlerinde, aynı tarih edebiyattan daima yardım bekler. Tarihin ve edebiyatın kadim ilişkisi ayrıca araştırılmaya değerdir. Yukarıdaki düşüncemi “edebiyat, edebiyat içindir”e kadar esnetmekten yana değilsem de edebiyatın, kendi dışındaki bir amaç için misyon sayılmasına da razı değilim: Tarih uymadıysa, edebiyat (öykü) verelim.

Bu yüzden, Cüce ve Bebek kitabında benim beğendiklerim, tarihi arka planın Mona Lisa portresindeki gibi alabildiğine silik bir perspektifle verildiği, insani boyutun öne çıktığı öyküler oldu. Etkilendiklerim arasında; “Köprü Başında” öyküsünde, aşkının büyüsünü bozmamakta kararlı genci, zamansız bir öykü olan, “Rujuklar Ülkesinde”yi, “Elsa Baskoleit’in Ölümü”nün Elsa’sının bir erkek çocukta cinsellik uyandırıcı rolünü, “Böylece Gece Oldu ve Sabah Oldu”da genç bir erkeğin, evliliğin ve karısının doğasını keşfedişini, “Kartpostal”da savaşın eli kulağındayken oğlunun askere çağrılma celbini postacıdan alan anneyi, karakterlerin “ince bir duyarlılıkla” anlatıldığı “O Vakitler Odesa’da”daki (son zamanlarda okuduğum en güzel öykülerden biri) geri dönülmez Kırım cephesine yollanacak olan üç çaylak askerin son akşam yemeğini anabilirim.
Geçenlerde televizyonda birisi söyledi, edebiyat beni başka başka yerlere ve dünyalara götürüyor, bu yönünü seviyorum, diye. Katılmamak elde değil. Öyküler bu mucizeyi en kestirme yoldan yaratabiliyor. Bu kitaptakiler de öyle.
107. Gün: ÜÇ SİHİRLİ HARF: MBA
MBA, artık günlük yaşamımıza girmiş, her yerde karşımıza çıkan yanyana üç büyük harf. Bilindiği gibi İngilizce, “Master of Business Administration” sözcüklerinin baş harflerinden oluşuyor. Türkçesi, “İşletme Yönetimi Yüksek Lisans Programı.”
1970’lerin başında daha Türkiye kendine özgü karma ekonomisiyle kapitalist bile sayılmazken, heves ettiğim bir öğrenim dalı. Benimse, o zamanlar çiçeği burnunda bir Kimya Mühendisi olarak ekonomik bilgim eski deyişle “sıfıra müncer”, yani sıfıra yakın. Her ay çekirdek ailemde bana ayrılan paranın Vezneciler’deki yemekli öğrenci yurdunun kirasına; sinema, tiyatro, Kültür Sarayı’nın (o zamanki AKM) etkinlikleri ile Şan Sineması’nın düzenli (Pazar, 11.00) konser biletlerine ve Laleli’deki (aşağıya iki basamak, üç masa) Gaziantep baklavacısına (kaymaklı baklava), Beyazıt’taki Lale İşkembecisine (batna ciladır çorba) ve Küllük Kahvesi’nin önündeki gececi seyyar tükürük köftecisine, Süleymaniye Camisi külliyesinin parmak yedirten kuru fasulyecisine ve de okul dönüşü ayaküstü Çiçek Pasajı kaçamaklarına (votkalı Arjantin bira) ayırdığım kısmından kalanını –eğer kalırsa– ay sonuna kadar yettirmek zorundayım. Tek bildiğim ekonomi bu.
1971’de, 21 yaşımdayken, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı İşletme İktisadı Enstitüsüne, şimdilerin MBA’sı için başvurdum. Birkaç yüz başvurudan 50 kişi alınacak. Deneyimli Yönetim, her biri meslek sahibi öğrencilerin en az 10’unun bir iki hafta içinde ağır program yüzünden kaçacağını ve sınıfın ideal sayıya kavuşacağını biliyor. Önce bir yazılı test sınavına girdik. Ben, o yıllarda istimi üstünde biriyim. Nitekim, yazılıyı kazandım, sıra sözlüye geldi: Son seçim için hocalarla yüzyüze bir görüşme.
Karşımda dört hoca vardı. Aramızda da bir masalık kısa bir mesafe. En soldakiyle en sağdaki hocaların arasında oturduğum yere göre 120 derecelik bir açı var. Yani, benim müdürlerde olması gereken hitabet yeteneğimi gösterebilmem için başımın, cümlemin başıyla sonu arasında büyük bir açıyla salınması gerekiyor ki, yalnızca seçtiğim birinin yüzüne bakarak konuşur gibi görünüp diğerlerini gücendirmeyeyim. Neyse, ben hocaların sorularını mekik gibi bir sağa bir sola hareket eden kafamla yanıtlayarak tamamlamışken ve içimden tam ‘bitti’ derken, hocalardan biri, son bir soru sormaz mı?!
Gözümün içine bakarak, “Burada okurken sizi kim finanse edecek?” diye sordu. Ben o zamana kadar bu “finanse etmek” mastarını duymamışım. Ne diyeceğimi şaşırdım. Gözümü yukarı aşağı falan kaçırıyorum. Bu ifadeyi bilmediğim hemen anlaşıldı tabii. Neyse ki, o ana kadar verdiğim yanıtlardan beni okula almaya karar vermiş hocalardan biri, soruyu sorana dönerek, “İşte, zaten bu gibi terimleri de burada öğrenecek,” dedi ve beni kurtardı. Soru hemen anlayabileceğim bir şekle sokuldu ve ben de “Babam” yanıtını verebildim.
Zorlu bir öğrenimdi, ama o zamanki “ben”in insan ilişkilerindeki yabaniliğinden çok şey alıp götürdü.
112. Gün: “GÜZELLİĞİN ON PAR’ETMEZ…”
Bir kadının iç ısıtan gülümsemesi, diğerinin vaatkâr suskunluğu, öbürünün kendini gizleyen konuşkanlığı, aniden gözün alındığı iri ve parlak bir çift siyah gözün derinliği, parkta eğilip spor ayakkabısının sökülen bağcığını bağlarken bir an ortaya çıkan zarif ayak bilekleri, geç bir öğleden sonrasında içkili buluşmadan gelen yaşıtınız birkaç kızdan birinin yolda arkanızdan “yakışıklı!” diye bağırması, yanınızdan geçerken kendi rüzgarını yaratan kadının baş döndürücü parfüm kokusu, metroda cep telefonunu tutan estetik değerinden habersiz süt beyazı el, lokantada oturan kadının sandalyesinin arkalığına taşan saten kumral uzun saçları, rastlantıyla bir anlık utangaç bakışmanın artçı depremi, dekoltenin ortaya çıkardığı omuzların göz kaydıran yuvarlaklığı, soprano tonlu naif bir kahkahanın bir süre havada asılı kalması, seslenilen bir adın, aniden geçmişten bir şeyler anımsatması… Güneşin sıcaklığı, ayın parlaklığı, denizin oynaklığı.
115. Gün:
Bir insan başkasına karşı gururunun kırılmasını onarabilir, ama insanın kendine karşı gurur kırgınlığı onu intihara götürür.
Nazmi Özüçelik

Yine çok keyifli, rengarenk, iç ısıtan bir öz-günlük.
Paylaştığın için teşekkürler sevgili Dostum.
Çok teşekkürler Servet’cim. Sağ ol.
Ne kadınlar sevdim zaten (hiç) yoktular. 🙂