Atakan Boran

Bazısının hamuruna endişe ve tedirginlik biraz fazla katılmıştır yoğrulurken (Tanrı yeni tatlar denemek için göz yummuştur belki de olan bitene). Bu hamurdan yoğrulmanın azizliğine uğrayanlar tanıdık bir yüzle karşılaşmaktan imtina ederler.

Nevi şahsına münhasır bu güruhun pek de saygın olmayan bir üyesi(kadrolusu) olarak biri selam verecek, hâl hatır soracak diye görünmez olmak isterim çoğu zaman. Kafamı öne eğer derin düşüncelere dalmışım gibi yürürüm. (Düşündüklerim eften püftendir) Dışardan gören dalgın sanır oysa her sese kulak kesilirim, her bakışı üzerimde hissederim. Fark edilmemektir tek derdim. Kimse beni görmese de evime varabilsem yalnızlığın tatsızlığından nasiplenebilsem… En azından tüm derdimin, tasamın sorumlusu yalnızca ben olurum.

Dilek’le istemsizce karşılaştım (Karşılaşmalardan ustaca kurtulurum çoğu zaman). Kaçamadım daracık merdivenlerde. Ses çıkarmadan nasıl çıktıysa anlayamadım geldiğini. Fark etseydim gerisin geri eve döner, kapı dürbününden onu gözetler, gittiğinden emin olduktan sonra dışarı çıkardım. Talihsizlik ki ben merdivenin başındayken o ortasındaydı. Göz göze geldik, gözümü kaçırdım. Yukarı çıkmayı sürdürdüğünde hâlâ ayakta dikiliyordum. Kaçışım yoktu, inmeye başladım. Yan yana geldiğimizde kendini tanıttı: “Ben Dilek, dokuz numara.”

Kapı komşusuyduk demek. O zaman kaç numara olmalıydım ben? On üç, on dokuz? (Kapı komşunla –örneğin üst kat komşuna nazaran– daha fazla samimiyet kurman gerektiğine dair yazılı olmayan kurallar vardır. Neyse ki yalanlar kuralların etrafından dolanabilmeni sağlar.)

“Görüyorum ben seni her gün” dedi “Karşı dairende oturuyorum. Aynı şirkette çalışıyoruz hatta.”

Yalanım daha söyleyemeden kursağımda kaldı. “Ya öyle mi” diye ağzımın içinde geveledim. Kem küm ettim daha doğrusu. Şaşırmıştım bu kadar tesadüfe.

“Ofistekilerin gözü kendinden başka kimseyi görmüyor ki. Senin ofisini her gün ben temizliyorum Kaya Bey. Senin hakkında çok şey biliyorum.” Kahkaha atmaya başladı. Aklımı okuduğunu sanıp “Ya ya temizlikçi kadınla kapı komşusun.” dedi. (Düşündüğüm bu değildi aslında.)

Yıllardır aynı şirkette çalıştığımız meslektaşlarımla bile sohbetimiz iş konuşmaktan öteye gitmezdi. Sizli bizli mesafede tutardım herkesi. Bakkaldan ekmek alırken dahi ikinci çoğul şahsa sarılırdım. Dilek’in senli benli konuşması bu yüzden hoşuma gitmedi.

Ayrıca “Senin hakkında çok şey biliyorum” ne anlama geliyordu? İçime bir kuşku düştü. Her gün ofisimi temizliyorsa yazdıklarımı bulup okumuş olabilir miydi? Defter kilitli çekmecedeydi ama çekmecenin anahtarı klasörlerin bulunduğu dolaptaydı. (Anahtarı bulup çekmeceyi açmış sonra da defteri okumuştu. Okuduğunu söylüyordu. Söylemiyordu. İma etmişti. Etmemişti. Basit bir yanlış anlaşılmaydı. Değildi.)

“Şey, Dilek Hanım, ne kastettiniz her şeyini biliyorum derken?”

“Söylerim ne kastettiğimi ama bir şartım var. Gel bir kahvemi iç. Altı aydır kapı komşunum. Bir senedir ofisini ben temizliyorum. Daha varlığımdan haberin yok. Bu ne kadar kırıcı biliyor musun?”

“Yani buraya taşınırken karşı dairende oturduğumu biliyordunuz.”

“Bilmez olur muyum? Biliyordum elbette. Maaşımın üçte ikisini veriyorum buraya. Senin komşun olabilmek için.”

Konuşma tuhaf bir hâl almıştı. Ben insanlardan kaçarken bazı insanlar tarafından kovalanıyordum anlaşılan. Dilek neden beni takip ediyordu? Tedirginliğim had safhaya çıkmıştı, kafamda soru üstüne soru dolaşıyordu. Yanıt bulmam Dilek’in teklifini kabul etmeme bağlıydı. Yanımdan geçip kapısının önüne giderken onu izledim. Kapısını açık bırakıp içeri girdi. (Basma eteğini dolduran kalçasından gözlerimi alamadım. Hayır, aldım. Hayır, alamadım.)

Peşinden gittim ben de. Kapıyı kapattım. İçerdeki koku tanıdıktı. Önce deterjan ya da çamaşır yumuşatıcısı koktuğunu sandım, birkaç saniye sonra yıllardır kullandığım parfümü kokladığımdan emindim. Endişeli adımlarla onu takip ediyordum. Evde doğru düzgün eşya yoktu. Geçmemi istediği yer salon muydu oda mıydı emin değildim. Ne halı vardı ne perde. Camları gazete kâğıdıyla kaplamıştı.(Ara ara alıp okuduğum gazetedendi. Ben eskilerin üzerinde tırnak keserdim, Dilek onları perde yapmıştı.) İçerde sadece bir tane tekli koltuk, önünde de küçük bir sehpa vardı. Koltuğa kim oturacak diye düşündüm bir an. “Otur Kaya’cığım otur, sandalye alıp geliyorum hemen.”

Ne ara “cığım” olmuştum, şaştım kaldım. Ona ayak uyduruyordum sadece. Getirdiği sandalyeyi koltuğun karşısına koydu. Aramızda hepi topu bir metre vardı. Oturup bacak bacak üstüne attı. “E anlat bakalım, ne var ne yok?”

 Dizine kadar kıvrılmış eteğinden bacaklarına bakıyordum. Teni pürüzsüz, süt beyazdı. “Şey, iyi, iyiyim… Siz nasılsınız Dilek Hanım?”

“Nasılsın mı dedim ben sana yahu. Ne var ne yok dedim. Hayat nasıl gidiyor?”

Kelimeleri bir türlü toparlayamadığımdan cevap veremedim. Dilek ise sandalyesini biraz daha yaklaştırdı. Öne eğdiğim başımı kaldırdım. Göz göze geldik. En azından bir dakika pürdikkat bakıştık. (Ondan korkuyor aynı zamanda onu arzuluyordum. En son ne zaman sevişmiştim biriyle?)

“Hani kahve yapacaktınız” dedim bu sessiz bakışma seremonisinden kurtulmak için.

“Ay doğru valla” deyip yerinden kalktı. “Getiriyorum hemen bol köpüklü sade kahveni.”

İçeri gidince bu kadının aslında kim olduğunu düşünmeye başladım. Benim hakkımda çok şey bildiğini söylemişti. Gizli gizli hikâyeler yazdığımı biliyor muydu mesela? İş yerinde fırsat buldukça bir şeyler karalar, yazdıklarımı çekmecemde saklardım. Hatta ilk yazdığım hikâye, komşusuna takıntılı temizlikçi bir kadın hakkındaydı.

Elinde kahve tepsisiyle geldi. Küçük sehpaya koydu tepsiyi. Eğilirken kazağını kapatmaya yeltenmemişti. Siyah sütyenine zor sığan memelerine bakmamak için kendimi zor zapt ediyordum. Ne yapmaya çalışıyordu bu kadın? (Beyaz yakayı baştan çıkararak şahsi tarihinin sınıfsal devrimini yapan bir mavi yaka… Bir siyah sütyen…)

“Ne biliyorsun hakkımda” diye çıkıştım nezaketsiz bir ses tonuyla. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra tebessüm etti.

“Kibarlık da bir yere kadar diyorsun yani. Canın sağ olsun.”

“Söylesene neden beni takip ediyorsun. Kimsin tam olarak?”

“Kabalaşıyorsun” deyip kahvesinden bir yudum daha aldı. “Seni kendime yakın gördüm sadece. Yakınında olmak istedim.”

“Neden yakın gördün işte, onu soruyorum.”

Uzunca bir süre cevap vermedi. Tırnaklarımla koltuğun kenarını bir kedi gibi tırmalıyordum. Ağzımdaki baklayı nihayet çıkardım: “Yazdıklarımı okuyorsun değil mi?”

Başını öne eğdi. Mahcup bir hâli vardı. Fincanını ters çevirip sessizce bekledi. Sorumun cevabını almıştım aslında. Tavırları kendini ele vermişti.

“Ne cüretle benim özelimi kurcalarsın!”

“Okumadım” dedi neredeyse heceleyerek ve devam etti “Ben bizzat kendi hikâyemi yazıyorum.”

Buna benzer bir hikâye yazdığımdan emindim. Yazdıklarımı hatırlamaya çalıştım. Sadece takıntılı bir temizlikçi kadın hakkında yazdığımı anımsıyordum. Onun da içeriği net değildi. Diğer hikayeler hakkında zaten en ufak bir şey aklıma gelmiyordu. Karakterler kimdi, olaylar nerede, ne zaman geçiyordu, konuları neydi, bilmiyordum.

“Deminden beri düşünüp duruyorum. Bir türlü yazdıklarımı hatırlayamıyorum. Neler yazmıştım, yazdıklarımı okuduğun için biliyorsundur muhakkak.”

“Sen yazmadın hiçbir şey” dedi “Asıl ben yazıyorum. Başlıyorum ve bir bakmışsın sonlandırıyorum.”

Söylediklerinden tedirgin olmuştum. Az önce bir yudum aldığım kahvenin acı tadı değdiği her yeri yakıyordu. Dilim, boğazım ve midem adeta alev almıştı. İçimdeki yangın dayanılmaz bir acıya dönüştü. Terlemeye başladım. Aldığım nefes ciğerlerime gitmiyordu.

Acı içinde kıvranırken Dilek’ten yardım istiyordum bakışlarımla. Konuşamıyordum. (Bana mı öyle geliyordu yoksa kaşla göz arasında dudaklarına ruj mu sürmüştü?) Beni hiç mi hiç umursamadan az önce ters çevirdiği kahve fincanına bakıyor, “Yüreğin Kabarmış” diye tekrar edip duruyordu.

İşte bu, Dilek’in yaşadığıydı. Ben sadece onun yaşantısına konuk olmuştum. (Olmamıştım. Olduğumu hayal etmiştim. Etmemiştim.)

Sonra yazdığım o ilk hikâyeyi hatırladım. “Dilek” koymuştum adını.

Atakan Boran