İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?

İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Mehmet Galip Aksoy, 171. konuğumuz.

Mehmet Galip Aksoy

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Evet, hevesliydim. Yazmaya değil de okumaya… Yazmak aşkın bir eylemdi benim gözümde, ulaşılmazdı. Adımın bir kitabın kapağında yer alabileceğini birkaç yıl öncesine kadar düşlemezdim bile. Kompozisyon, makale, deneme, öykü… İlk gençlik yıllarımdan yirmili yaşlarımın ortasına kadar tek tük karalamalarım olmuştur. Sonra o da kesildi. Sadece büyük yoğunluklarda yazma ihtiyacı duyuyordum ki karşılığını şiirde buluyordu bu taşma hali. Ne var ki gün geldi, şiirle ifade edemeyeceğim duygular sardı beni. Başta vefa… Kaybettiğim bir büyüğüm, bir emekçi kadın, bir bilge: Mutlu Sancaklı. Onun anısına yazdım elle tutulur ilk öykümü. “Topraklık’a Çıkarken” isimli bu anı-öykü, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisinde kendine yer buldu. Ardından Ankara’nın tam ortasında bir mülteci çocuğun öyküsü, “Zeytin Ağacı”, İnebolu Kültür ve Sanat Derneğinin düzenlediği 1. Oğuz Atay Öykü Ödüllerinde seçkide yer aldı. O zaman “Aa, yazabiliyorum sanırım.” demeye başladım. İlk iş, okumalarımı çeşitlendirdim. Yazınsal açıdan faydalanabileceğim bir çevre edinmemiştim; kurs, atölye vb. bir çalışmaya da dâhil olmadım. Daha iyi bir odakla okumakta buldum yazmanın şifrelerini. Temel sorun bir biçem edinmekti. Bunu gereğinden fazla bir öykünmeyle elde etmek büyük hata olurdu. Ben de farklı biçemler denedim. Henüz bir yazar değil, yazın öğrencisi olduğumu aklımdan hiç çıkarmadım. Sonunda “Ankara’dan” çıktı.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Çoğu okurda olduğu gibi edebiyatın davetkâr duruşuna benim de karşı koyamadığım yaşlar 1315 civarıdır ve o dönem klasikler kendini dayatır. Genç okur, edebiyat okumalarını romanla özdeşleştiriverir. Benim şansım ilkokul yıllarında Muzaffer İzgü öykücülüğüyle tanışmam oldu. Ama çocuk yazınıyla değil, büyükler için kaleme aldığı mizahla. Ortaokul sıralarında Aziz Nesin öyküleriyle güldüm, hayatı keşfettim. Belki mizahın altındaki tüm yapıyı anlamıyordum ama seziyordum. Aynı dönemde bir gün babam elinde bir Esendal’la karşı koltuğa oturdu ve MŞE’nin efsane karakteri Haşmet Gülkokan’ı sesli okudu. Bu kadar sıradan bir şey nasıl bu kadar etkili olabilirdi? Zevkle okudum. Esendal’ı Halikarnas Balıkçısı takip etti. Liseye başladığımda –ağırlıkla roman okusam da– artık bir öyküseverdim. Yıllar geçtikçe daha az roman, daha çok öykü tercih etmeye başladım. Sait Faik okumalarının sonrasına bilmem değinmeme gerek var mı?

Bir de ben henüz çok küçükken Kilis’in eski bir mahallesinde otururduk. Anneannemin annesi yaşlarda ihtiyarcıkların ayağı bizim evden eksik olmazdı. Babamla hoşbeş etmeye bayılırlardı. Onlardan dinlediğim hikâyelerin, masalların, tekerlemelerin tadı halen belleğimdedir. Hikâyeler insanoğlu kadar eskidir. Anlatılır, dinlenir.

Sözü uzatmayayım, öykü benim için kaçınılmazmış.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?

Tamamen tesadüf. Myrina Yayınlarını daha önce duymamıştım. Edebiyat yarışmalarını tararken Myrina Yayınları 1. Öykü Yarışmasını gördüm. Yayınevinin internet sitesine göz attım. Basımını gerçekleştirdikleri başarılı akademik çalışmaların yanı sıra edebiyat alanında da büyüme çabalarını fark ettim. Yayınevi sahibi Doç. Dr. Cenker Atila’yı aradım ve hazır bir dosyam olduğunu söyledim. Dosyayı aynı gün okudu. Üstüne kısa bir sohbetimiz oldu. Gördüğüm samimi yaklaşım karşısında fazlaca düşünmeden kararımı verdim.

Kitabın yayımlanma süreci hayli yoğun olmakla beraber benim açımdan yıpratıcı değildi. İlk kitapta içimden geldiği şekilde hareket ettim. Vurucu bir isim yerine bana yirmi yılı aşkındır kucak açan sevgili Ankara’mın adını verdim. Kapakta karakalem çizim olsun istiyordum, Füsun Venceli tekrar tekrar çizdi. Gösterişsiz ama samimi karşılıyoruz okuru. Dosya baskıya girmeden önce de birkaç sürüm gördü. Baştan sona üstünden geçildi. Sağlıklı bir süreçti ve benim için de oldukça öğreticiydi.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Editörüm Merve Keşap aynı zamanda kardeşim. Kendisi başarılı bir librettist. Ayrıca işini severek yapan bir Türkçe öğretmeni. Öykülerin birçoğunu henüz dosya oluşmadan da okumuştu. Tüm süreçte fikirlerinden faydalandım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Üretim sürecinde eksikliğini hissettiğim en önemli şeyin ne olduğunu sorsaydınız yine şimdi vereceğim yanıtı alırdınız. Yazan insanların kendisiyle benzer süreci yaşayanlarla kolektif bir çalışmanın içinde bulunması çok değerli. Dergicilik de yazınsal birlikteliğin zirvesi. Ve isabetli tanımınızda belirttiğiniz üzere işin mutfağı. Üniversite yıllarındaki birkaç küçük deneyimimi saymazsak bu mutfakta yer almamış olmak benim açımdan eksiklikti. Bununla birlikte mutfaktan çıkan pek çok ürünü tanıyarak bazı ipuçları yakaladım, diyebilirim.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?

Bir kitapsever için kendi kitabını eline almanın mutluluğu tarifsizmiş. Bunu yaşadım. Hayatımda çok şey değişti diyemem. Ancak sevdiklerimin, dostlarımın, arkadaşlarımın heyecanıma ortak olmaları beni gururlandırdı.

Elbette hayal kırıklıkları da oluyor. Kitabınızı tanıtmak, hedef kitlenize en doğru şekilde ulaşmak için kapısını çaldığınız yazar, kurum, sahaf, kültürel içerikli işletmeler vs. tarafından çoğunlukla dikkate alınmıyorsunuz. Bunun pek çok nedeni var. Maalesef az okuyoruz. Okurumuza kıyasla yazanımız fazlaca gibi geliyor bana. Üretmek çok değerli, bununla birlikte ürün kalitesi de önemli. Yazınsallık hepimizin temel kaygısı olmalı. Az sayıda okurun zamanı da az ve o kıymetli zamanda bildiği bir yazarı okumak yerine riske girip yeni birini deneyimlemiyor.

Öte yandan başlıca görevlerinden biri kültürel faaliyetleri desteklemek ve kütüphanecilik olan yerel yönetimlerden randevu almak neredeyse imkânsız. Bu noktada Çankaya Belediyesinin hakkını teslim etmeliyim. “Ankara’dan” adlı eserimi edinerek tüm kütüphanelerinde raflarına taşıdılar.

Peki, bundan sonra?

Asıl zorluk şimdi başlıyor. Kitap, yazarına bundan sonrası için sorumluluk yüklüyor. Daha titiz bir çalışmayı zorunlu kılıyor. Aceleci davranıp kendimi ikinci bir kitabın yolculuğuna kaptırmayı doğru bulmuyorum. Çokça okuyup, tartıp, tartışıp süzgeçten geçenleri özümsemeli. Dahası şehri, doğayı, hayatı ve insanı duyumsamalı. Tabiri yerindeyse hakkını vererek yaşamalı. Sonra yazmalı. Ama mutlaka yazmalı.

Sözlerimi teşekkürle bitirmek isterim. Dedik ya ilk kitap… Bu da yayınlanan ilk söyleşimdi. Sayfalarınızda yer almaktan onur duydum. Parşömen’e içten teşekkürümle.