“Dilini mükemmel bir şekilde anladığımız insanlar söz konusu olduğunda bile kimse kimseyi anlayamaz ve kendi egosunun, kendi algısının ötesine geçemezken, zavallı Budai bir de maddi dil engelleriyle uğraşmak zorunda kalıyor.”

Ne kadar kitap kurdu geçinsem de okuduğum kitabı yarım bırakmam görülmemiş şey değil. Toplamda kaç yıl olacağını bilmediğim ömrümde hepi topu kaç kitap okuyabileceğimi (o da maksimum performans gösterme isteği bir ara gelirse) kabaca hesaplarsak, okuduğum bana bir şey vermiyorsa (keyif olabilir, derinlik ya da yeni bir bakış açısı, cesaret, öz eleştiri fırsatı vs.) neden devam edeyim, öyle değil mi? Çemberimizde tuttuğumuz insan sayısının kırk yaş itibarıyla azalmaya başlayıp elliye yaklaştıkça tek haneli rakamların da en minimumuna düşmesi gibi düşünülebilir bu kitap “eleme” işi, ama belki bencileyin her durumda kitaplara sığınanlar, insan elemekten daha önce öğreniyor bunu. Eskiden kendimi epey zorlardım iyi gitmeyen, sıkan, beğenmediğim bir kitabı bitirmek için, ama pek çok başka şeyde olduğu gibi, zorlamak bir yere kadar işe yarıyor. Yarım kalacağı olan, yarım kalıyor.

Geçenlerde, yıllardır baskısı olmayan ve bende Aralık 2001 tarihli ilk baskısı olduğu için nedense kendi kendime pek keyiflendiğim bir kitabın başka bir yayınevi tarafından yeni bir çeviriyle yayımlandığını gördüm. Bu yazıda referans alacağım, elbette elimdeki kitap. Doğan Kitap’tan Aysel Bora çevirisiyle çıkmış, Macar romancı –ve şair, çevirmen, oyun yazarı, gazeteci, dil bilimci– Ferenc Karinthy’nin Epepe’si. Kitap ilk olarak 1970 yılında Macaristan’da basılıp 1996’da Fransızcaya çevrilmiş. Bendeki çeviri de Fransızca metinden yapılmış. Kitabın yeni baskısı Notos Kitap’tan, Sevgi Can Yağcı Aksel’in Macarca aslından yaptığı çeviriyle 2023’te çıkmış. Bendeki kopyaya dönecek olursak, çevirinin çevirisinde anlam kayar mı, ne kadar kayar, metnin anlamına ne derece etki eder şeklindeki bilindik tartışmalara girmeyeceğim elbette. Zaten bu kitap özelinde bunun çok da anlamı yok belki, çünkü hikâye tam da anlam kaybı üzerine bunaltıcı bir bulmaca.
Kitabı 2002’de almışım ve tam sekiz yıl sonra şöyle bir not düşmüşüm:
Defalarca başlayıp bıraktığım ve satın almamdan tamı tamına sekiz yıl sonra nihayet bitirebildiğim tuhaf, lanetli bir kitap oldu benim için. Arka kapak yazısından çok etkilendiğimi, hatta o sıralar birlikte çalıştığım ama bir türlü “iletişemediğim” insanlara kitabın konusunu anlattığımı hatırlıyorum. Konusu beni ne kadar çekerse çeksin, “Epepe” sanki daha iki dakika önce elimdeyken, bir anda tuhaf bir kara büyü etkisi altına girip evin içinde kayboluveriyordu. Ve ben, kitap tesadüfen bir yerlerden tekrar göz kırpana kadar varlığını bile unutuyordum. Şaşırıp ilgiyle yeniden başlıyor, yine unutuyor / kaybediyor, haftalar, belki aylar sonra kitap ayracı hâlâ yarıya ulaşamamış halde bir heves tekrar başlıyordum.
Kendi kendime anlam arayışına girdiğim bu ufak yazının üstünden de on dört yıl geçmiş. Artık ne o iletişemediğim insanların kim olduğunu hatırlıyorum ne de yarım bıraktığım kitaplar için suçluluk duyuyorum. Gelin görün ki Epepe bu yazının girişinde saydığım sebeplerden ötürü sürekli yarım bırakıp tekrar başladığım bir kitap değildi. Kitabı ve ana karakteri benim için ilginç kılan şey tam da buydu belki. Sıkıldığın, beğenmediğin ya da dönemsel / duygusal olarak ağır gelen bir kitabı bırakmak tamam, ama seni içine alan, hiç kolay bir okuma olmasa da neyin neden olduğunu öğrenmek istediğin için merakla devam ettiğin bir kitap neden ortadan kaybolup durur? Hadi diyelim kayboldu, üstüne başka kitaplar yığıldı ya da bir rafın arkasına düştü, insan kalkıp aramaz mı okuduğum kitap nerede diye? İşte otuza yakın dili anlayabilen Budai’nin, tam da uzmanı olduğu yerden vurulup tek bir dilin içinde kaybolması ve çırpınmaya başlaması benim için bu kitabı tuhaf ve çekici yapan şeylerden biri olmuştu sanırım.

Ferenc Karinthy’nin, adı Kafka’nın Dava’sı, Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ve Orwell’in 1984’üyle birlikte anılan Epepe’nin kahramanının, ya da zavallısının, adı Budai. Macarcada “Budalı” anlamına geliyormuş bu sözcük. Buda neresi peki? Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin Tuna Nehri’nin batı kıyısına düşen kısmı ve şehrin bu kesimi de adını Atilla’nın Hun Devleti’ni on bir yıl birlikte yönettiği ağabeyinden almış. Budai kendini, değil dünyayı ve insanlığı, paçasını bile kurtaramayacak kadar aciz bir durumun, anlamsız bir sürüklenmenin içinde buluveren tuhaf bir kahraman. Otuza yakın dile aşina olan, ama Helsinki’deki bir konferansa gitmek üzere bindiği uçaktan tam bir iletişimsizliğin ortasına düşen zavallı bir dil bilimci. Karşısına çıkan “büyük şehir” insanları onca dilin içinden birini bile anlamıyor. Ve Budai de onların tuhaf dilini çözemiyor, bildiği, anladığı hiçbir dile benzetemiyor. Böylece, iletişimin sözde en önemli aracı olan dil, tüm etkisini yitirip ömrünü o dilleri anlamaya adamış bir adamı yarı yolda yapayalnız ve ne yapacağını bilemez halde bırakıveriyor. Sen onca dilin şifresini çözmek için yıllarını ver, sonra –tam da işinde artık en yetkin olduğun yaşlara gelip çokça deneyim kazandığın bir zamanda– bindiğin uçak seni ne anlatmaya çalıştığının, ne kadar sıkıntıda olduğunun, yardım için nasıl çırpındığının zerre kadar önemsenmediği kalabalık, harala gürelenin hiç bitmediği, kimsenin kimseyi dinlemediği, karman çorman bir metropole indirsin. Ve orada hayatta kalma mücadelesinin gerçekte nasıl bir şey olduğunu anlayıver. Anlamasan da mücadele etmeye mecbur kal.
Bu ne idiği belirsiz büyük şehirde, bir nevi ilişki kurmayı başardığı tek bir insanoğlu var Budai’nin. Kaldığı otelin asansöründe görevli olan kız. Kızın adını bile tam olarak öğrenememiş oluyoruz kitap bittiğinde, çünkü bu tuhaf memlekette her şeyin bin farklı telaffuzu var sanki. Bir söylenen şey bir daha asla aynı şekilde söylenmiyor. Aynı insan ilişkilerindeki gibi. Biten bir arkadaşlıkta sarf edilmiş sözler bir yenisinde tekrar sarf edildiğinde asla aynı anlamı taşımıyor. Ya da sanat gibi, çünkü ruhunu sanatın herhangi bir dalına kaptırmış biz gibiler, sürekli aynı temaları kafamızda evirip çevirip hep farklı yorumlarla işlemiyor muyuz? Yeni hiçbir şey yok, ama hiçbir şey de eskiden olduğu gibi değil. Yaman çelişki. Budai’nin durumunda, pek yaman.
Kitaptaki sınırlı ama bir türlü sonu gelmeyen sözcük sarmalına dönecek olursak, sözcük bile değil aslında bunlar: şehrin kalabalığının ve uğultusunun içinde eriyip giden sözcüğümsüler. Kız, Budai’nin –çoğunlukla sadece göz temasıyla da olsa– ilişki kurduğu “tek” varlık, ama aslında tek değil, pek çok: Epepe, Ebebe, Ebede, Debebe, Pepe, Pepepe, Bebe, Tete, Edede, Dede, Deded, Dedede, Veve, Veved, Etet, Etetet, Çeçe, Çeteçe, Petebe, Devebe, Tiyetiye, Diyediyediye, Ediyediye… Hallaç pamuklarının birbirine dolanıp devasa bir tekerleme oluşturduğu bir kâbusun içinde gibi. Gibi?
Adını bile doğru düzgün öğrenemediğiniz biriyle derin bir ilişki kurabilir misiniz? Belli mi olur? Belki de her şeyini “çözdüğünüzü” düşündüğünüz biriyle kurduğunuzdan daha derin olabilir. İletişim gerçekten dünyanın en zor işi ve koptuğu yerde eli kolu bağlı bırakıyor insanı; kendini ifade edememek, anlaşılamamak, boşa kürek çekmek çıldırma raddesine getirebiliyor. Dilini mükemmel bir şekilde anladığımız insanlar söz konusu olduğunda bile kimse kimseyi anlayamaz ve kendi egosunun, kendi algısının ötesine geçemezken, zavallı Budai bir de maddi dil engelleriyle uğraşmak zorunda kalıyor.
Yoksa hangisi olduğu pek de fark etmiyor mu? Yani karşımızdakiyle dil engeli olmadığı halde anlaşamıyorsak, dilin varlığı / yokluğu bir şeyi değiştirir mi?

“Words Without Borders” adlı sitenin yazarlarından Robert Buckeye’ye göre, Karinthy’nin 1970’te yazdığı ve İngilizceye 2008’de belli ki yayıncının ya da çevirmenin tercihi / kararıyla Metropole ismiyle çevrilen kitapta her ne kadar o dönemde Macaristan’da hâkim olan Rus etkisinden ya da 1956’daki Macar ayaklanmasından doğrudan bahsedilmese de romanın bunlarsız değerlendirilmesi mümkün değil. Bense çeviriyle uğraşan bir diller arası köprü-kişi olarak isme takıldım. Kitabın ruhunu yansıttığı için neden olmasın, evet, ama koskoca yazar Macarcada metropol sözcüğünün karşılığını bulamadığı için mi epepe demiş, istese metropol diyemez miymiş diye düşündüm açıkçası.
Adı ne olarak çevrilmiş olursa olsun, insan daralıyor Epepe’yi okurken. İyi bir şey olsun artık hadi, diyorsunuz içinden. Gözleriniz sürekli bir sonraki satıra kayıp bir ışık, bir umut arıyor. Boşuna. Gerçi Kafka’ya, Orwell’e benzetilen bir yazardan iç ferahlığı beklemek de bendenizin saflığı olsa gerek. Hugo’nun Sefiller’indekinden bir farkı yok buradaki umutsuzluğun. Tam iyi bir şey olabileceğine ilişkin ufacık bir pırıltı gördüğünüzü sandığınızda, Budai yine kafa üstü çakılıveriyor beton zemine. Ardından okur da tabii. Hep çaresiz, hep yalnız, hep sefil. Ama belki de en kötüsü, buna alışması Budai’nin. Birkaç hafta gibi kısa bir sürede, tüm olan biteni kanıksayıp duruma uyum sağlaması ve sorgulamaktan büyük ölçüde vazgeçmesi.
Epepe çok başarılı bir “metropol, yapayalnız insanoğlu, batsın bu dünya, iletişimsizlik, anlam yitimi ve karanlıklar” kitabı. Mutlaka okunmalı. Kaç kere bırakılıp başlanırsa başlansın, ne zaman evin neresinden çıkarsa çıksın.
Turubu şetyeketyovovo?
Evet evet, ben de.
Elif Derviş
