1.Ocak.24
Bazı kitapları asıl yaratıcısı olan yazardan ziyade çevirmeni yüzünden okuyorsak, bazı filmleri de öyle, yönetmeninden ziyade oyuncuları için izleriz. Bastarden (The Promised Land) de öyle oldu. Kuşkusuz her izleyici onu başka bir filmiyle mimlemiştir, bendeniz ilk Adem’in Elmaları’nda (2005) izlemiştim Mads Mikkelsen’i.
18. yüzyılda, Danimarka’da geçen ama insanın zamansız (her dem geçerli) ve evrensel doğasına dair bir hikâye anlatan Bastarden (2023), gücünü senaryosundan ve başta Mikkensel olmak üzere oyuncularından alıyor.

Kısa öykünün aksine roman ve sinemanın alameti farikası birden fazla etki yaratması olsa gerek. Bastarden sıradan görülebilecek hikâyesinde insanın değişmez bazı yönlerini kurcalıyor. Bunun yanında hırs, azim, hedefe varmak için harcanan çaba, müesses nizam, kölelik, ötekileştirme, yabancı düşmanlığı, aşk, başarı uğruna verilen (feda edilen) kayıplar gibi pek çok şeyi de anlatıyor film.
Filmin sonlarına doğru, basuruyla meşhur kraliyet görevlisi ulağın, Mads Mikkelsen’in canlandırdığı Ludvig Kahlen’e dediği gibi, “İşler nadiren sandığın şekilde sonuçlanır.”
Bir insan ömrünü neye vermeli? Dahası, ömrünü verdiğin şey yüzünden kazandıklarına amenna, peki bu uğurda kaybettiklerin ne olacak?
2.Ocak.24
Nahid Sırrı Örik, “1925 yılı sonbaharında Ankara’ya ilk defa olarak” gelir. “Fasılasız” iki yıl kalıp İstanbul’a döner fakat 1929’da (yine bir sonbahar gününde) tekrar Ankara’ya gelir ve 1945’e dek kalır. Demek ki Örik, toplamda 18 yılını geçirir Ankara’da.
Ankara’daki yaşamı, yazdıklarına sızar elbette. Bahriye Çeri’nin Ankara Yazıları’nın sunuş yazısında “Nahid Sırrı’nın nefis romanı” dediği Tersine Giden Yol’u bilmiyorum, okumadım. Ankara Yazıları’nı derleyen Bahriye Çeri, Cumhuriyet’in ilk yıllarının Ankara’sını anlatması bakımından bu romanı Yakup Kadri’nin Ankara ve Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları romanlarıyla birlikte anıyor. Ve hatta Ankara’nın sokak sokak, bütün ünlü mekanlarıyla ve caddeleriyle romanda ayrıntılı biçimde işlenmesi bakımından Tersine Giden Yol’u diğerlerinden ayırıyor. Ben Örik’ten sadece Sultan Hamid Düşerken’i okudum, Bahriye Çeri’nin yalancısıyım.

Fakat Örik’in Ankara Yazıları’nda yer alan yazıları, yazarı daha çok sevmeme neden oldu. Özellikle kitabın son iki yazısında Örik’in mizahi tarafı daha iyi hissediliyor. Hele Türk Dil Kurumu’nun “büyük pederi ve hiç değilse babası” dediği Dil Heyeti’ni anlattığı ve müthiş bir bürokrasi eleştirisi olan yazısı enfes doğrusu.
Örik’in ilk kez 1939 yılında yayımlanan Anadolu’da Yol Notları adlı kitabının Everest Yayınları tarafından yapılacak yeni baskısını heyecanla bekliyorum.
3.Ocak.24
İNSANLARI SEYREDEN GÜVERCİNLER / Ankara – 2014
Birinci Daldaki Güvercin
İçerdeki sohbetin uğultusundan mutfağa kaçtı. Arkadaşlarından biri bulaşık yıkıyordu, sohbete koyuldular. Sonra biri daha geldi, elinde masa örtüsü. Aldı elinden, ben silkerim dedi. Balkon kapısını açtı, ağzında sigarası. Kapının hemen önüne konmuş küçük kilim ıslaktı. Basmayayım diye panikle kaldırınca ayağını, sigarası düştü ağzından. Gömleğim yanacak diye paniklerken ayağı kaydı bu sefer de. Çok alçaktı balkon korkuluğu, asılı çamaşırlardan fark edememişti. Düştü.
İkinci Daldaki Güvercin
Adamın biri yağmurlu bir gecede evine dönüyordu, bir ağacın (benim ağacımın) altında takılıp kaldı. Gözünü bir yapraktan düşmek üzere olan, ağır çekimde düşen bir yağmur damlasına dikti uzun süre. Düşecekti o damla. Düşmesin. Bekledi. Ellerini açtı damlayı tutmak için, tuttu da, ama damla artık yoktu. Saatlerce ağladı.
Üçüncü Daldaki Güvercin
Bahçeye açılan cam açıktı, içeriyi görebiliyordum. Arkası dönüktü adamın, televizyona bakıyordu. Çocuk bezi reklamları vardı televizyonda.
Dördüncü Daldaki Güvercin
Öyle uzun yaşadı ki ölmeyi unuttu.
4.Ocak.24
Geçen Dünlük’te tarihin tozlu sayfalarından bulup çıkardığım Mütercim Şeref Efendi’nin yazısındaki üslubu için kendimi talim ve terbiye ederken aşağıdaki habere rastladım.
Titanic’i hepimiz izlemişizdir. Orada gemi batarken, millet can derdine düşmüşken müzik yapmaya devam eden çalgıcıları hatırlarsınız tabii. Kıbrıs Türk Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma şirketinin sitesinde, “Titanic faciası ve Osmanlı basınındaki yankıları” başlıklı bir yayına rastladım. İşte oradan, Titanic müzisyenleriyle ilgili bir haber:
4 Mayıs 1912, Vazife:
Titanic Vapuru’nun Şef Orkestrası
Titanic Vapuru’nun şef orkestrası pek çok zamandan beri Avrupa-Amerika hattında işleyen gemilerde bulunuyormuş. Titanic’ten evvel de dünyanın en büyük gemisi olan Moritanya’da imiş. Kendisi mutlak bir gün gelip de denize öleceğine kanaat getirmiş imiş. Arkadaşlarından birisi bu fikrine dair kendisiyle vuku bulan bir mülakatı naklediyor:
– İhtiyar dostum, bir gün kazara böyle bir kazada bir gemide bulunsan ne yaparsın?
– Derhal maiyetimi bir araya toplayıp çalgı çaldırırım.
– Hangi havaları?
– En ziyade sevdiğim bir Protestan neşidesinin “Ben sana pek yakınım Ey Rabbim!” havasını.
İşte Titanic’in ihtiyar ve metin şef orkestrası dediğini yapmış, vücudunun yarısı suya batıncaya kadar “Ben sana pek yakınım Ey Rabbim!” diye terane saz olmuştur.
5.Ocak.2024
Halide Edib’in otoriter bir naturası olduğu malum.
Haldun Taner’in Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil kitabında yer alan “Öne Çıkan Bir Hanım” (s. 84-90) başlığı altında çizdiği Halide Edib Adıvar portresi çok şey söylüyor buna dair. Ben bir tanesiyle yetineceğim: “Bir ara İzmir mebusu seçilip, Meclis’e girdi. Sonra yine fakülteye döndü. Otoriter mi otoriterdi. Doçentini kâtibi gibi, asistan hanımları da oda hizmetçisi gibi kullanma eğiliminde idi. Onlara toz aldırtıp, oda süpürttüğü olurdu.”
Asıl malzeme, Haldun Taner’in ifadesiyle “fahri yardımcısı” olan Vedat Günyol’un anılarında saklı.

Cemal Süreya’nın demesiyle “Edebiyatımızın Cumhurbaşkanı” Vedat Günyol, hakikaten de yakındır Halide Edib Hanım’a. Halide Edib’in ilk kez İngilizce olarak, The Turkish Ordeal adıyla 1928 yılında yayımlanan Kurtuluş Savaşı anıları, 1962’de Türkçede de kitaplaşır. Vedat Günyol’dan dinleyelim:
Halide Edip ile “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nın İngilizce’den Türkçe’ye çevirisini beraber yaptık. O dikte ediyor ben yazıyordum. Hastalanınca, Vedat sen git tercüme edip getir bana diyor, bu sefer ben tercüme ediyorum, o düzeltiyor. Kitabın orijinali “Turkish Ordeal”di. Ama kitabın İngilizce baskısında Atatürk aleyhine yazdığı yerleri Türkçeye çevirirken almadı. Yani o bölümleri kendisi sansürledi. Sonra “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nı Yeni Ufuklar’da ben basmıştım. Kitabı basarken çevirenler Halide Edip-Vedat Günyol diyemedim tabii. Öldürürdü beni yoksa. Çok otoriterdi. Kitabı da Vedad’a diye imzaladı. Sevgili yok, oğlum yok. (Hürriyet, 20 Nisan 2002)
Fakat başka bir anıyı hatırlamama vesile olan kısım şuydu aslında:
Adnan Bey hastalandı, ona morfinler hazırlanıyor. İki doktor ve ben, üç kişilik bir nöbet ekibimiz var. Adnan Bey babamdan sonra en çok sevdiğim insan. Adnan Bey ölünce Halide Hanım’a yardım etmeye devam ediyorum. Beraber çeviriler yapıyoruz. Bir gün rahatsız olduğu için uzanmış, Vedat dedi, bak orada dolabın içinde bir çıkın var onu ver bana. Ben de dolabı açtım, getirdim yatağın üzerine ve Halide Hanım rahatsız diye düğümü çözmeye çalışıyorum. Pat diye elime vurdu. O kadar gücüme gitti ki bu hareketi, çıkının içinden bana Adnan Bey’in bıraktığı bir dolmakalem çıktı. Bu dedi, senin. Ama öyle kırılmıştım ki kalemi falan almadan çıkıp gittim. (Hürriyet, 20 Nisan 2002)
Herhalde on yılı geçmiştir. Ankara’daki Öykü Günleri’nin birinde, Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeyiz. Bir masada beş altı kişi oturuyoruz ama oturanlardan biri Füruzan! Benim gibi bir arkadaş daha var, henüz ilk kitapları yayımlanmış tıfıllarız ikimiz de. Diğerlerinin kim olduğu hatırımda değil. Bir ara nasıl olduysa Füruzan elindeki kâğıt keseyi uzatarak çerez ikram etti bize. Ben tabii heyecandan hiç yeltenmedim bile çereze, teşekkür ederim diye mırıldandım ama sesim çıktı mı, duyuldu mu bilmiyorum. Fakat diğer arkadaş elini kesenin içine tam daldıracaktı ki Füruzan, (yok yok eline vurmadı arkadaşın) “Aa öyle olur mu, elini uzat bakayım” gibi bir şey söyledi.
Bu da böyle bir anımdır.
Hamiş: Pek kuvvetli olmayan hafızama güvenerek “on yılı geçmiştir” demiştim ama kısa bir internet sorgusuyla haklı olduğum çıktı ortaya: Firuzan’ın Ankara’ya gelişi ve tarihte “kuruyemiş vakası” olarak bilinen bu olay, 13. Ankara Öykü Günleri’nde vuku bulmuş olmalı. Gezi’den hemen önce, 1-5 Mayıs 2013 tarihlerinden birinde.
***
Yeni yıla girdik ama değişen bir şey yok tabii. Turgut Uyar’ın “Büyük Ev Ablukada” şiirindeki gibi:
“Göğe baktım yerli yerinde
Haydutlar dalavereciler yerli yerinde
Vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle
İyi dedim içim rahatladı
Düzen bozulmamış dedim sevindim
Tenhaca bir bölgelerinden şehre girdim”

Dünlük yazmaya 2015 yılında başladım. En baştan beri, mümkün olduğunca günlük siyasete girmemeye çalıştım bu yazılarda. Kitaplar, filmler, yazarlar arasında dolaşmaya çabaladım. Günlük-deneme melezi olsun istediğim Dünlük’lerde en çok da kendime bakmaya çalıştım. Kendime bakarak başkalarını, başkalarına bakarak kendimi anlamaya gayret ettim. Ediyorum.
Eminim sizlerde de benzer duygular uyanıyordur: Özellikle son birkaç yıldır, memleketin berbat hali, hukuksuzluk, ekonomik kriz, felaketler, kıyımlar, kayyumlar, yolsuzluk… Her şey bu kadar kötüyken bir filmden bahsetmek, bir yazardan açmak suçlu hissettiriyor. Kendi kendimi ikna etmekte zorlanıyorum. Bütün bunların zamanı mı şimdi oğlum, diye kendime çıkışıp duruyorum.
Mevcut şartlara bakınca açıkça görülüyor artık: Geri dönüşsüz ve topyekûn bir yıkıma doğru hızla ilerliyoruz. Düşüyoruz. Bu düşme sırasında eyleme geçmek, gerçek bir fiilin faili olmak dışındaki şeylerin bir yararı yok. Yani sosyal medyada homurdanmanın, imza kampanyalarına katılmanın ya da burada diyelim “Can Atalay’a Özgürlük” filan yazmanın kimseye faydası olmuyor. Umutsuzluk mu dersiniz. Evet, belki. Ama şu durumda umutlanmanın adı ahmaklık olur, başka bir şey değil.
Kabul etmekte fayda var: Titanic batarken müzik yapan bir çalgıcıyım ben. Bundan sonraki Dünlük’lerde sadece sevdiğim şarkıları çalıp söyleyeceğim. Madem ki gemi batıyor ve elimden başka bir şey gelmiyor, bari bunu yapayım.
Onur Çalı

Titanic batarken saz calanlardan once Fellini nin E la Nave Va filminin muhtesem bir batis sahnesi vardi.Umutsuz bir cirpinisa yeltenmek yerine soylu bir tutumla balo salonunda calmaya devam eden bir orkestra…Bence kesin bu sahneden mulhemdir diyorum.
5 Ocak 2024 tarihli Dünlük’e katkı:
“…Ben tanık olmadım, ama, bir gazetenin 1960’larda düzenlediği roman yarışmasına gelen Seçiciler Kurulu üyesi Halide Edip Adıvar, oturum açılır açılmaz söz alarak şunları söylemiştir:’ Vaktim yok, hemen gideceğim. Ödül, Y’ye verilecektir. Hepsi bu kadar!’ Halide Hanım, ağızları hayretten bir karış açık öteki üyelerin şaşkın bakışları arasında, toplantıyı azametle terk etmiştir. Ödülün, onun buyurduğu yazara verileceğinden yüzde yüz emin olarak…”
Bir Jüri Üyesinin Anıları, HimiYavuz
Evet, 1958’de oluyor o olay. Haldun Taner ve Vedat Günyol yazdılar bunu. Yılanların Öcü söz konusu kitap. Yunus Nadi Roman Armağanı’nda.