Babam beni daha güvenli bir alana, ders çalışmaya davet ediyor; ille de okuyacaksam, meşru ve sakıncasız ders kitaplarıyla yetinmemi istiyordu. Ne var ki, oğlu tehlikeli fikirlerin en zehirlisine ulaşmış, yasak elmanın tadını almıştı bir kere: “Dünya böyle olmak zorunda değil, başka türlü de olabilir”di!

Tanıdığım ilk ve en sert kurmaca karşıtı (düşmanı mı demeliydim) babamdı. Lise yıllarında ne zaman elime bir Steinbeck ya da Maksim Gorki romanı alsam, hışımla bakar ve “Bırak onu, otur dersine çalış!” derdi. Bu emir cümlesinin ardında yatan anlamı sezmek güç değildi: Ders çalışmıyorsan, boşa vakit geçirme, benim işlerime yardım et! İlkokulu bitirdiği günden ölümüne kadar bir tek kitap okumamış babama, romanların başlıbaşına bir “ders” olduğunu, onlardan da çok şey öğrendiğimi hatta okurken mutlu olduğumu nasıl anlatabilirdim? Evet, mutlu oluyordum çünkü taşra hayatının tekdüze görüntüleri, sınırlı hayat manzarası ve insan çeşitliliğinde, okuduğum Dostoyevski, Hemingway, Jack London, Panait Istrati, Andre Gide gibi dünya yazarları beni o küçük kasabadan alıp dünyanın uzak kıyılarına götürüyor; oralarda bambaşka yaşamlarla, düşümde bile görmediğim kentlerle, o kentlerin binbir türlü yaratılışta insanları, güzel ve ışıltılı kadınlarıyla tanıştırıyordu. Macera, entrika, aşk, mücadele, devrim arzusu, yolculuklar ve yaşama sevinçleri… Okudukça dünya nimetlerinin kokusunu uzaktan uzağa duyuyordum ve o hazların hayali başımı döndürüyordu. Babamın bütün bunları bilmesi olanaksızdı.

İlkgençliğimde bana roman okumayı çok gören babama duyduğum öfke çoktan geçip gitti ve artık onun endişelerine bir anlam verebiliyorum. Sonraları kurmacanın lüzumsuz, zaman kaybına yol açan hatta insanı bozan, gerçeklikten koparıp hayal dünyasına hapseden “zararlı” kitaplar olduğunu dillendiren okuryazarlarla karşılaştığımda babama hak verdiğim bile oldu. Ne de olsa o, benim bir an önce okulumu bitirip “düzgün” bir meslek sahibi olmamı, evlenip çoluk çocuğa karışmamı istiyordu. Babaların hemen her çağda, her ülkede oğullarından beklediği böyle şeyler değil midir? Başını belaya sokacak işlerden uzak durmak, okulunu bitirip itibarlı bir mesleğe sahip olmak ve “doğru” bir evlilik yapmak. Yazar olmak, roman yazmak isteyen Balzac’ın ailesi onu vazgeçirmek için az çaba harcamamıştı. Oğullarının “saygın bir hukukçu” olmasını istiyorlardı, o ise yazmak için yanıp tutuşmaktaydı. Kafka’nın babası, oğlunun hemen her eylemi gibi yazmasından da hoşnut değildi. “Öteden beri,” diyordu Kafka Babaya Mektup’ta, “babalık gururuyla benim gerçek yaşamımı bilmediğinden, çelimsizliğimden çıkarımlar yaparak beni oldukça çalışkan biri sayarsın. Senin düşüncene göre çocukluğumda sürekli ders çalıştım, sonraları da sürekli yazdım. Oysa bunun uzaktan yakından doğru bir yanı yok.”[1] Ne yalan söylemeli, benim babam da böyle düşünüyordu. Ben hep ders çalışıyordum ya da hep ders çalışmalıydım. Onlar bilmiyorlardı ki, çocuklar asla ve sadece ders çalışmazlar; hayal kurarlar ve kendilerini hayallerin kapısına ulaştıran romanlar okurlar.

Geçtiğimiz günlerde Parşömen’de Neil Gaiman’ın 2013 yılında verdiği bir konferans metninden çevrilen yazıyı (Geleceğimiz Kütüphanelere, Okumaya ve Hayal Kurmaya Bağlı)[2] okurken zihnimin uzak kıyılarında, babamla yaptığımız o gergin konuşmalar yeniden beliriverdi. Gaiman, yetişkinlerin çocukları kitaplardan uzak tutarak, sıkıcı ve kötü metinleri dayatarak onları okumaktan nasıl soğutabileceklerinden söz ediyordu. Ben şanslıydım ya da dirayetli; babamın tüm karşı çıkmalarına rağmen roman okumayı, yazarlara ve kitaplara hayranlık duymayı, onların bana açtığı yollardan giderek kendime bambaşka bir dünya kurmayı başardım. Akranlarımın, örneğin ilkokul arkadaşlarımın hiçbiri bu şansa erişemedi; orada, her gün yinelenip duran uğraşların esaretinde kalakaldılar.
Neil Gaiman, “okumanın ne işe yaradığı”ndan bahsettiği konuşmasında, “Kurmacanın iki faydası var” diyordu, “Evvela okumaya açılan bir geçit olması. Neler olacağını öğrenme güdüsü, sayfayı çevirme isteği, zor da olsa devam ettirme isteği, başı dertte olan birinin hikâyesinin nasıl sonuçlanacağını öğrenmek için yanıp tutuşmak. İşte bu, gerçek bir dürtü. Bu dürtü sizi yeni sözcükler öğrenmeye, yeni düşüncelerle tanışmaya, metne devam etmeye zorlar. Okumanın zevkini keşfetmeye. Bunu bir kez tattıktan sonra artık her şeyi okumak isteyeceğiniz o yola çakmışsınız demektir.”
İkinci olarak da kurmaca okumanın bize empati kazandırdığını vurguluyordu ısrarla: “Orada insanlara başkalarının gözünden bakarsınız. Bir şeyler hissetmeye başlarsınız, başka türlü gidemeyeceğiniz yerlere gidersiniz. (…) Gerçek dünyaya geri döndüğünüzde az da olsa değişmiş olursunuz.” Ve “Okudukça dünyadaki rotanızı çizme konusunda çok hayati bir şey keşfedersiniz: Dünya böyle olmak zorunda değildir. Başka türlü de olabilir.” Sonra, benim deneyimime birebir denk gelen o çarpıcı cümle: “Tıpkı masallardaki sihirli meyveleri yiyenler gibi, gidip başka dünyaları gördükten sonra içinde bulunduğunuz dünyayla yetinemezsiniz artık.” Öyle ya, on altı yaşında “Dünya Nimetleri”ni okumuş bir çocuğun hayal gücüne artık hangi kısıtlama engel olabilirdi! “Kararsız ruh, elini çabuk tut! Bil ki en güzel çiçek en çabuk solan çiçektir. Çabuk eğil kokusunun üzerine. Ölümsüzün kokusu yoktur.”[3]
Yayımlanmış ve herkesin ulaşabileceği bir yazıdan uzun alıntılar yaptığımın farkındayım elbette ama Gaiman’ın, kurmacanın “hayat kurtaran” faydasını anlattığı şu satırları da alıntılamadan geçemeyeceğim:
“Kötü bir yerde kapana kısıldığınızı, sizi sevmeyen insanlarla istemediğiniz bir durumda kaldığınızı düşünün. Size bu durumdan geçici bir kaçış sağlayacak bir teklif sunulsa kabul etmez miydiniz? Kurgunun yaptığı tam da budur. Bir kapı aralar, dışarıdaki güneş ışığını gösterir, birlikte olmak isteyeceğiniz insanlarla bir arada olabileceğiniz bir mekân sağlar. Daha da önemlisi, bu kaçışınız sırasında, kitaplar size dünyayı ve hal-i pür melalinizi anlatır, mücadele etmek için kullanabileceğiniz silahlar ve koruyucu kalkanlar verir size. Kaçtığınız hapishaneye geri dönerken bunları yanınıza alabilir, gerçek bir kaçış için, edindiğiniz bu beceri, bilgi ve araçları kullanabilirsiniz.”
Sadece kurmaca değil, her türde yazınsal yapıtlar okumanın bana, o kasaba çocuğuna sağladığı, işte böyle şeylerdi: Oradan kurtulup başka dünyalara açılmak için gereken silahlar ve kalkanlar.
“Kötü bir yerde kapana kısılmak” ne çok yeri çağrıştırır! Yatılı okullar, huzursuz aile ortamı, hapishane hücreleri, askerlik günleri, uzun ve sıkıcı gemi yolculukları, sürgünlük ya da tutsaklık, bir hastane odasında yatağa bağlı kalmak… Hiç kimsenin olmadığı yerlerde ya da sizi anlayan kimsenin olmadığı… Balzac, altı yıl okuduğu papaz okulunda tam da böyle, kapana kısılmış gibi hissediyordu kendini. Koşullar kötüydü, okul yönetimi ve öğretmenler baskıcıydı, çocuklar acımasızdı ve küçük Balzac sıkıcı dersleri sevmiyordu. Hayatta kalabilmek için kendisine kitapların açtığı alternatif bir dünya icat etti. Durmadan okuyor, keşfettiği o paralel yaşamda nefes alabiliyordu. Stefan Zweig, Balzac biyografisinde[4] onun bu cehennemden, okuduğu kitaplar sayesinde kurtulabildiğini yazmıştı. Louis Lambert romanında anlattığı sıkıntılı çocukluk yaşamı, kendi okul yıllarının kötü anılarından filizlenmişti. Öğrenim hayatı ailesinden uzakta geçmiş bütün çocuklar, gri renkli koridorların, demir ranzaların, yüksek tavanlı dersliklerin olduğu ve yüksek sesli emirlerin verildiği yatılı okullarda benzer kederler içinde romanlara, öykülere dalıp giderek yaşama tutunurlar. Tıpkı benim can sıkıntısından boğulurken Gazap Üzümleri’ni, Vadideki Zambak’ı döne döne okuyarak nefes alabildiğim gibi.

Bugün artık dünyada olmayan babamın roman düşmanlığının açıkça ifade edilmeyen, benim ancak yıllar sonra fark edeceğim daha derin bir nedeni vardı: Kitapların tehlikeli fikirler taşıma olasılığı. 12 Eylül öncesi “anarşik olaylar”da her gün yaklaşık otuz gencin vurulduğunu, darbeden sonra binlercesinin zindanlara atıldığını gören duyan ebeveynlerin, çocuklarının yeniden o “tehlikeli” düşüncelere kapılacağından korkması kadar doğal ne olabilirdi? Darbeci Kenan Evren’in hem eli hem de ruhu ülkenin üzerinde geziniyordu. Yetinmiyor, zehirli diliyle günde üç vakit “okumuş cahiller”i, “vatan hainleri”ni şikayet edip yok edilmeleri için halktan yardım istiyordu. Ona göre okuyanların, sakıncalı fikirler edinip yoldan çıkması kaçınılmazdı. Evet, babam asıl bundan korkuyor olmalıydı ama açıkça söyleyemediği için roman okumaktan men edip beni daha güvenli bir alana, ders çalışmaya davet ediyor; ille de okuyacaksam, meşru ve sakıncasız ders kitaplarıyla yetinmemi istiyordu. Ne var ki, oğlu tehlikeli fikirlerin en zehirlisine ulaşmış, yasak elmanın tadını almıştı bir kere: “Dünya böyle olmak zorunda değil, başka türlü de olabilir”di!
Babamın ve onun gibi neredeyse tüm yoksul, orta sınıftan babaların bilmediği bir şey vardı: İnsan yaşamı o köyler, kentler ve bir askeri diktanın gölgesi altında nefes almaya çalışan ülke ile sınırlı değildi. Başka ülkeler, başka türlü yaşamlar, düşünceler ve hayaller vardı ve dünya onların sandığından hızlı dönüyordu. Hayatın yasak hazlarını yeni yeni tatmaya çalışan gençler, el yordamıyla da olsa o kara gölgenin çatlaklarından sızan ışık oklarını izleyip aydınlığa çıkan bir yol bulmaya çalışıyorlardı.
İngiliz yazarın, yetişkinlerin tutumundan yakındığı, onları uyardığı tarih 15 Ekim 2013, yani babamın bana, “Bırak o kitabı, dersine çalış!” dediği tarihten neredeyse otuz, Kafka’nın baba korkusundan odasına kapandığı günlerden 120 yıl sonra. Konuştuğu dinleyici kitlesi ise sayısız korkuyla kuşatılmış askeri diktatörlük Türkiyesinin endişeli yurttaşları değil, özgür ve uygar İngiliz anne babalar. Kuşkusuz, Gaiman’ın yakındığı konu ile benim kuşağımın dertleri de bambaşka şeylerdi. İngiliz ebeveynler, “kötü ve sıkıcı” kitaplar okumaya zorlayarak çocukları okumaktan soğutmakla suçlanırken, bizimkilerin kusuru –kendilerince– haklı endişelerle çocuklarının kitap okumasına fırsat tanımamak ya da onları kitaptan uzak tutmaya çalışmaktı. Ortak günah ise şuydu: Çocukların ne yapacağına, neler okuyacağına yetişkinlerin karar vermesi. Çocukları, onların yaşayacağı çağın gerektirdiği değil de kendi zamanlarının, kendi koşul ve alışkanlıklarının ürünü olan kitapları okumaya zorlamak ya da ders kitaplarıyla yetinmelerini istemek. Böylece onların, özgür bireyler olarak yetişmelerini geciktirmek. Neil Gaiman, bir baba olarak kendisini de dahil ederek, yetişkinlerin bu kısıtlayıcı tavrına parmak sallıyor: “Sizin sevmediğiniz kurmaca bir eser, çocuğu, sizin de sevebileceğiniz kitaplara götürecek bir güzergâhtır belki. Ayrıca herkes sizinle aynı şeyleri sevmek zorunda değil.”

Kimi zaman sığınağımız olan kimi de hayatımızı kurtaracak silahlar edindiğimiz kurmaca yapıtları en iyi anlatan benzetmeyi sanırım İngiliz edebiyat eleştirmeni James Wood yapmıştı: Hayatın En Yakın Benzeri.[5] Ona göre ister yazan biri olalım ister olmayalım, “Bir bakıma hepimiz içimizden birer kurmaca yazarı ve şairizdir, anılarımızı yeniden yazan kurmaca yazarları ve şairler.” Ve yine hepimiz, okuduğumuz bütün kurmacalarda kendimizi, kendi yaşamımızdan izlerin, kendi benzerimizin peşine düşeriz. Başkalarının hikâyelerinde kendimizi arayarak ya da kendi hikâyelerimizi başkalarına anlatarak biricikliğimizi bulmaya, yaşamı ölümün elinden kurtarmaya çalışırız. “Bu yolla” diyor, Robert P. Waxler, Okumanın Riski kitabında, “hikâye mübâdelesi insan sevgisinin bir eylemi halini alır, dünyaya şefkât getirmenin bir yolu olur. Bize kusurlarımıza ve paylaştığımız ölümlü yaralara göz atma fırsatı verir.” Çünkü bizler, Waxler’in deyişiyle bütünleşme arayışındaki yaralı varlıklarız. “Hikâyeler bize umut aşılar, böylece günlük yaşamlarımızdaki olumsal hadiseler dizisine yepyeni bir algı ve yenilenmiş imkânlarla dönebiliriz.”[6] Yani, yaralarımızı iyileştirecek ve gerçek hayatta işimize yarayacak silahlarla…
Şimdi, gençliğimizde bizi sadece “ders çalışan çocuklar” olarak görmek isteyen ve kendileri roman okumadığı için tüm bu silahların, hayat kurtarıcı hikâyelerin varlığından habersiz olan babalarımıza öfke duyabilir miyiz, ya da bu ne işe yarar? Öyleyse, unutalım ve onları affedelim gitsin!
Yalın Sürez
[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, Çev: Regaip Minareci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s.39.
[3] Andre Gide, Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler, Çev: Tahsin Yücel, Can Yayınları, 1989, s.142.
[4] Stefan Zweig, Balzac – Bir Yaşamöyküsü, Çev: Yeşim Tükel-Şebnem Sunar, Can Yayınları, 2022.
[5] James Wood, Hayatın En Yakın Benzeri, Çev: Ülker İnce, Can Yayınları, 2018.
[6] Robert P. Waxler, Okumanın Riski, Çev: Peren Demirel, Kafka Kitap, 2022.
