Bir yeni yıla daha yaklaşırken, “bitmek üzere olan yılda kaç kitap bitirdim” konulu sosyal medya gönderileri ya da bazı kitap sitelerinin/uygulamalarının “challenge”ları iyice göze çarpar oldu. Bir kitabı belli bir rakama ulaşmaya hizmet etsin diye değil de keyfine vararak ve özenle okumaksa, kitap okuma eylemini her daim vazgeçilmez gören okurlar için sanırım daha ön planda. Bahsi geçen “hızlı ve çok okuma” – “istediğin kadar ve derin okuma” ikilisinden bağımsız olarak, zaman zaman hepimiz, koşturmacası bitmeyen hayat gailesi içinde bir kitabı çok vakit harcamadan baştan sona okuyup bitirme hazzına özlem duyabiliyoruz. Gelin görün ki sayfa sayısı az diye seçilen her kitap da kolay ve hızlı okunabilen kitap demek değil. Bilakis, özellikle kendi deneyimimden yola çıkarak söyleyecek olursam, kısa kitaplar genelde çok daha yoğun ve –elbette konusuna/türüne göre de değişir ama– sıkıştırılmış olabiliyor. Bu yazıda bahsedeceğim iki kitap da hacim olarak ufacık, yazarlarının sürdüğü yaşam, konu derinliği ve okuyana hissettirdikleri bakımından kocaman. Benim tesadüfen peş peşe okuduğum, kanımca güzel denk gelmiş eserler. Guillermo Rosales’in Felaketzedeler Evi ve Venus Khoury-Ghata’nın Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek adlı kitapları.

Karanlıktan Önce filminden bir sahne: Javier Bardem ve Johnny Depp

Felaketzedeler Evi’yle başlayacak olursam, Rosales’in bu kitabını birinin önerisiyle mi alıp okudum, yoksa çok sevdiğim saatlerce kitapçı gezme seanslarımdan birinde mi bulup aldım, hatırlamıyorum açıkçası. Sadece şunu biliyorum, keşke daha önce okusaymışım dediğim kitaplardan biri oldu. Yıllar önce, Küba Devrimi sırasında ülkeden sürülen pek çok yazar ve şairden biri olan Reinaldo Arenas’ın otobiyografik romanından uyarlanan Before Night Falls (Karanlıktan Önce) adlı filmi izlediğimde çok etkilenmiştim. O sıralar İspanyolcaya merak sarmıştım, Küba’yla ilgili bir kitap çeviriyordum (hiç yayımlanmadı o çeviri, nedendir bilinmez) ve Küba’yla ilgili ne var ne yok okuyor, izliyordum. Öz yaşam öyküsü okumayı ve izlemeyi oldum olası sevmişimdir; bu film de türünün epey başarılı bir örneğiydi. Kuşkusuz bunda Javier Bardem’in müthiş oyunculuğunun Arenas karakterine kattıklarının da etkisi vardı.

Filmi daha sonra birkaç kez daha izledim, ama Guillermo Rosales’in Felaketzedeler Evi’ni okuyana kadar Küba Devrimi sırasında arka planda olup bitenlere ilişkin başka hangi edebî yapıtlar önemli, o dönemde bu sürgün/göçmenlik çilesini başka hangi sanatçılar çekmiş/anlatmış araştırmamışım bile, onu fark ettim. Arenas ve Rosales’in yakın arkadaş olduğunu da –aynı dönemde yaşayan iki Kübalı yazar oldukları için şaşırtmasa da– bu kitap sayesinde öğrendim. Jaguar Yayınları’ndan çıkan, çevirisini Gökhan Aksay’ın yaptığı kitabın arka kapağında Guillermo Rosales “Küba’nın 47 yaşında intihar eden dâhi yazarı” olarak anılmış. Kırk yedi. Yani otuz yıl önce tetiği şakağına dayayıp ölümü “seçtiğinde” benim şu anki yaşımdaymış. Havana doğumlu yazar, iki ayrı dönemde –Batista ve Castro diktatörlükleri sırasında– ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış ve Florida’ya yerleşen/yerleştirilen Kübalıların hayal kırıklıklarıyla dolu yaşamlarını anlatmış. Yazdığı hemen her şeyi yok ettiği için bize sadece bu kısacık, muhteşem romanı kalmış. Bir de hâlâ yayımlanmamış bir kitap: El Alambique Magico. Belki ben bu yazıyı yazarken artık yayımlanmıştır ve Türkçeye de çevriliyordur. Öyle umalım.

Guillermo Rosales

Arada şizofreni krizleri geçiren, sesler duyan, duvarın ötesini görebildiğini söyleyen Rosales’i, kitapta şiddet eğiliminin yanı sıra insanlara saf bir şefkat ve yoğun bir sevgi de besleyebilen, bavulunda giysiden çok kitap olan ve cebinde İngiliz şairlerini taşıyan William Figueras olarak görüyoruz. Klasikleşmiş “yazar kendini mi yazar” sorusunun anlamsızlaştığı bir kitap Felaketzedeler Evi. Figueras ve kader ortaklarının kapatıldığı “bakımevi”ndeki pis yastıklara biz koyuyoruz sanki başımızı, her yere sinmiş idrar kokusundan bizim burnumuz yanıyor ve haftalarca yenisi verilmediği için leş gibi olan havlularla kendimizi temizlemeye çalışan da yine biziz. O kadar gerçek bir kitap. O kadar hayatın, o dönemin içinden kesilip çıkarılmış bir dilim. Hepi topu doksan beş sayfada insanın kalbini mengeneyle sıkıştırılmış gibi burkan, umut verecek ufacık bir şey olduğunda bile o umuda okur/insan olarak asla bel bağlamamamız gerektiğini hüzünle sezdiğimiz, filme çekilse (belki çekilmiştir ve ben bilmiyorumdur, eğer öyleyse affola) bazı sahnelere bakmakta epey zorlanacağımız, okuması kolay, su gibi akan, ama o akıp giden bulanık suyun pis kokusu yüzünden arada başımızı diğer yana çevirmek zorunda hissedeceğimiz kadar da zor bir kitap. 

Pırıl pırıl zihinler nasıl itinayla, canları alınmadan öldürülür, hayat dolu insanların içinden yaşama sevinçleri nasıl çekilip alınır, çok sade, net ve her açıdan sert bir şekilde anlatan bir kitap Felaketzedeler Evi. Ve Rosales, geriye bıraktığı bu tek, kısacık kitapla koca bir dönemin insanlar üzerindeki devasa etkilerini korkusuzca, hatta deli bir cesaretle gözler önüne serebilmiş. Mutlaka okunmalı. Hatta tekrar tekrar.

Felaketzedeler Evi’ni bitirir bitirmez, bir başka “hacmi küçük, ruhta bıraktığı ağırlık büyük” kitap düştü önüme. Tabii insan dönem dönem tesadüf sansa da farkında olmadığı bir dürtüyle belli tarzda kitaplara yönelip bıkana kadar onların içinde kaybolmayı tercih ediyor da olabilir. İşte her nasıl olduysa, kırk yedi yaşında başına silah dayayarak hayatını sonlandıran Guillermo Rosales’ten hemen sonra önüme, kırk dokuz yaşında kendini asan Marina Tsvetayeva düştü.

Marina Tsvetayeva

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış, dilimize Ayşenaz Cengiz tarafından kazandırılmış yüz küsur sayfalık kısacık bir kitap. 1892 Moskova doğumlu şair ve yazar Marina Tsvetayeva’nın, Lübnan asıllı Fransız yazar Venus Khoury-Ghata tarafından kurgulaştırılmış yaşam öyküsü. İnsana nefes aldırmayan, kitabın başından sonuna tek bir umut ışığı yakmadan ilerleyen, görece çok kısa bir döneme sığdırılmış acılarla, kayıplarla, yoklukla dolu bir yaşamın bu kadar kısacık bir kurguda bile yüreğimize ağır taşlar yükleyen izleri her sayfada.

Marina İvanovna Tsvetayeva, Moskova’nın önemli sanat tarihçilerinden İvan Tsvetayev ile Polonya soylularından piyanist Maria Meyn’in kızı olarak dünyaya gelir. Kız kardeşi Asya (Anastasya) ile birlikte yatılı okullarda ve kolejlerde eğitim görür. Marina on dört yaşındayken annesi, Marina’nın yirmi yaşında doğurduğu ilk çocuğu Ariadna’nın (Alya) dünyaya gelişinden bir yıl sonra da babası ölür. Marina, Sergey Efron’la ikinci çocuğunu –yine bir kız, İrina– yirmi beş yaşındayken dünyaya getirir ve İrina üç yaşındayken, zekâ geriliği nedeniyle yerleştirildiği bir yetimhanede yetersiz beslenme nedeniyle ölür. Marina’nın üçüncü çocuğu –Mur lakabıyla andığı oğlu Georgiy– o otuz üç yaşındayken doğar.

İlk şiir kitabı on sekiz yaşındayken basılmış olan Marina’nın çok erken başlayan evlilik ve annelik hayatı zorluklarla devam ederken, Marina sürekli şiir yazar. Kızlarına, kocasına, kendi gibi şair/yazar olan, bazısıyla sadece uzaktan aşk yaşayıp bazısı gerçekten hayatına dahil olan sevgililerine. Mektuplar önemli bir yer tutar Marina’nın hayatında. Kimi zaman ona umut veren tek şey olurlar, kimi zaman da var olan azıcık umudunu söndüren cellatlar.

Yaşadığı yarım asırlık süre boyunca sürekli yer değiştirir Marina Tsvetayeva. Her yeni taşınmada yanına alacaklarıyla almayacaklarının kararını verir zar zor. Geride bırakılanlar çoğunlukla eski püskü kıyafetler ve mutfak gereçleri olur. Kitaplar hep onunla gelir, yeni yerleştiği yere sığdıramasa da. Açlık, yorgunluk ve parasızlık, zengin bir ailenin içine doğmuş bu genç şairin aile evinden ayrıldıktan sonraki hayatının hiç değişmeyen bir parçası olacaktır.

Marina Tsvetayeva, 1941 yılının 31 Ağustos günü, Tataristan’ın Alabuga şehrinde oğluyla birlikte yaşadığı son yer olan çiftlikte kendini asarak hayatına son verdiğinde elli yaşına bir aydan az zaman kalmıştır. Hayatı öyle aşındırıcı, yıpratan tutkularla, öyle sürgünler, savaşlar ve kayıplarla dolu ki kim ne şekilde yazsa ilgiyle okunur muhtemelen. Ancak bu yazıda bahsi geçen kitabın yazarı Venus Khoury-Ghata’nın hakkını da vermek lazım. Yazar, çalkantıların hiç durmadığı kısacık, çok yorucu ve dolu bir ömrü, çoğunlukla ikinci tekil şahısta tutarken, her nasılsa her şeyi gören bir gözden de anlatmayı başarmış. Sanki arada kendini de dahil ederek.

Kitap, Marina’nın öldüğü yer olan Alabuga’daki çiftlik evinde başlıyor ve orada sona eriyor. Daha ilk sayfadan, çok da umut ve ışık dolu bir eserle karşı karşıya olmadığımızı, Marina’nın ölümüne giden her satırı, günü, deneyimi okuyacağımızı şu cümlelerden anlıyoruz:

Pencere ve tavan arası sürgünde ölen eski mülk sahibine aitti, sandalye ise senin dilini bilmeyen Tatarlara ait. İpi sen ekledin. İp tavan kirişine tutturulmuş, düğüm hazır. Donmuş patates ararken ellerinle eşelediğin saban izlerine bir adım ötede bulunan Alabuga Mezarlığı’ndaki cenazene katılmayacak olan Mur, “Kendini asmakla iyi etti,” diyecek.

Kitapta kimi Marina’nın platonik aşkı kimi gerçekten sevgilisi olmuş isimlerin yanı sıra hepsi kendi dönemine önemli izler bırakmış pek çok tanınmış isimle de karşılaşıyoruz: Voloşin, Mayakovski, Blok, Pasternak, Rilke, Slonim, Ahmatova, Gorki, Aragon, Triolet, Berberova, Gide ve niceleri. Şairin çoğunlukla Fransızcadan çevrilmiş bazı şiirlerinin de aralara serpiştirildiği bu kısacık kitap, çok ağır yaşanmışlıkları, okuyana arada nefes aldırmak için özellikle düzenlenmiş hissi veren, çok uzamayan bölümlerle veriyor. Yine de her bölüm yeni bir çekiç darbesi, Marina’nın yaşadığı ya da yaşamaya can attığı her ilişki hayata tutunma çabası. Ve o çabayı belki en iyi şu satırlar ifade etmiş kitapta:

Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.

Kitapla ilgili yazılabilecek çok anlamlı epey ayrıntı var, özellikle şairin hırslı ve tutkulu yapısı, çocuklarıyla inişli çıkışlı ilişkisi ve insanlardan çok aşkın kendisine tutkunmuş izlenimi bırakması gibi. Ancak o kadarı da artık okuyacak olanlara kalsın.

Yazımı baştan okuduğumda fark ettiğim bir şeyle bitireyim. Guillermo Rosales’e hep soyadıyla hitap ederken, Tsvetayeva’ya Marina demişim. Değiştirmedim. Dedim vardır bir sebebi. Kadın keşke kadının kurdu değil, dostu olsa arzumdandır belki.

İnsan olmanın hem gücünü hem kırılganlığını ortaya koyan hacmi küçük, duygusu büyük bu iki kitap, benden size okuma önerisi sevgili okurlar. İster “challenge”ınıza katkı ister ruhunuza.

Elif Derviş