Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine, akademisyenlere sorduk.
Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin… İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2024!

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bu seneyi yayıma hazırladığım kitapları, başvuru dosyalarını ve doktora tezim için edindiğim kaynakları okumakla geçirdim daha çok; kurgu ve kurgudışı okurluğum atbaşı gitti. Çalıştığım kitaplar arasında yalnızca bir editör olarak değil, bir okur olarak da –hatta bazen öncelikle okur olarak– beni çok mutlu eden kitaplar var fakat isim vermem doğru olmayacağı için başka önerilerde bulunayım: Çirkin Sevgilim – Mehmet Fazlı Gök, Evlerden Uzak – Marilynne Robinson, Lanetli Tavşan – Bora Chung, Yüzücüler – Julie Otsuka, Edebiyat Yazıları: Kuram ve İnceleme – Jale Parla, Romanın Kaygısı – Orhan Koçak. Bu kitapların yanında William Gay – Ebedi Ev’in Türkçeye kazandırılmasına çok memnun oldum, hakikaten nefistir. Melih Cevdet Anday’ın Barem Kanunu’nun okurla buluşturulma hikâyesi, Gaston Bachelard – Mekânın Poetikası’nın farklı bir bakışla yayıma hazırlanması, Füruzan’dan Akim Sevgilim’i okumuş olmak yine bu senenin dikkate değer yayıncılık olayları benim adıma. Huzur’un eleştirel basımı için de benzer duygular içindeyim, titizlikle çalışılmış sahiden, çok beğendim. Son olarak İlhan Durusel ne yazsa okurum; Otlar Çağırıyor’un yeni edisyonu için birlikte çalışmamızın ardından bir “anlatı cümbüşü”yle (Nadas Yılkı Aheste: kıvılcım kurgular, ani efsaneler, acele destanlar) burada olması ve onun metinlerine temas edebilmek harika.
Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
1. Bu sene bizi derinin de derininden etkileyen iki büyük deprem yaşadık; herkesin canhıraş çalıştığı ve hiçbir şeye yetemediğini hissettiği bir dönemde bunun edebiyatının yapılabileceğini düşünenlerin olduğunu gördük; oysa bizler o sırada, yapamadıklarımızın acısıyla meşguldük. Bahsettiğim derine, hep birlikte, başka bir biçimde daha sürüklendik. Yazıktır.
2. Frankfurt Kitap Fuarı’nda Adania Shibli’nin ödül töreni iptal edildi. Rezalettir.
3. Bazılarımız direnişin sembolü olduk; bazılarımız duruş göstermek işine gelmediği için eğilip bükülmekten insanlığını unuttu. Ne diyeyim’dir.
4. Yayınevi Emekçileri Platformu kuruldu. Umuttur.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Geçtiğimiz günlerde yazılı bir söyleşi yapıldı benimle, sorular arasında “Sihirli bir değneğiniz olsa neyi değiştirirdiniz bu sektörde?” diye bir soru vardı, orada çok konuştum. Söyleşi henüz yayımlanmadı fakat bu soruya verdiğim yanıttan yola çıkarak bir şeyler söyleyeyim.
Edebiyat ortamımıza baktığımda,
* Mevcut hiyerarşik düzende, bir metnin edebi değerinin, bu işin entelektüel kısmında işçilik edenler tarafından değil, “Kaç sattı?” diyen işverenler tarafından biçildiğini,
* Yayın emekçilerinin emeğinin, işin görünür kısmından çok görünmeyen kısmında yer aldığını ve bunun umurumuzda olmadığını,
* (Temel problem olarak): Emekçilerin isimlerinin önünde bazı unvanların olduğunu fakat bu unvanların dört başı mamur bir “iş tanımı”na sahip olmadığını,
* (Her yayın grubu için geçerli olmasa da): Senelerini yayın dünyasında geçirmiş emekçilerin, hayatlarını idame ettirebilmek için başka sektörlere geçmesine sebebiyet verecek kadar kötü koşullarda çalıştığını,
* Linç kültürünün hiç tahmin etmeyeceğimiz bir seviyeye ulaştığını, artık olayları ve insan davranışlarını sorgulamaya bile ihtiyaç duymadığımızı,
* Okur dünyasında her şeyin çok hızlı değiştiğini, unutulduğunu yahut takibinin zorlaştığını; bununla birlikte okurun, muhatap olmaması gereken meselelerle muhatap olmak zorunda bırakıldığını, kimi zaman taraf olması gerekiyormuş gibi hissettirildiğini,
* Ekonominin yalnızca yayınevi bünyesinde çalışanları değil, hatta daha çok süreli yayın emekçilerini vurduğunu, çok sevdiğimiz dergiler için kılımızı kıpırdatamadığımızı,
* Bazı yazarların, metinlerine göre değil, insan ilişkilerine göre değerlendirildiği durumların yaşandığını,
* 2024’e girerken hâlâ 100 sene evvelinin meselelerinin bugünün meselesiymiş gibi tartışıldığını, edebiyatın akademi tarafıyla yayıncılık tarafı arasındaki mesafenin açıldıkça açıldığını,
* “Bizde eleştiri niye yok”u tartışırken bile eleştirel davranamamamızın nasıl yaman bir çelişki olduğunu,
Ve:
* Bir telefonla yahut e-postayla insanların kaderinin “bir saniyede” değiştirilebildiğini, bugün yan yana çalışılan masa arkadaşının ertesi gün yerinde bulunamadığı durumlara düşüldüğünü,
* Cesaret gösterebildiğiniz, dik durduğunuz yahut direndiğiniz için kimsenin boynunuza madalya asmadığını; bu duruşla, hatta kendi emeğinizi hiçe sayarak, “bir şey uğruna” boşalttığınız makamlara, hayattaki tek yükselme şansı bu yolmuş gibi davranan insanların, “bambaşka bir şey uğruna” tutunarak davayı düşürdüğünü ve bunun, hak edilmiş bir zafer olduğuna kendilerini bile inandırabildiğini (yol nasıl buraya varabilir, anlamak hakikaten mümkün değil),
* Yukarıdakiyle aynı doğrultuda, işverenin, “farkında olan” yahut “ayırt edebilen” değil de, “inandırılan” olmayı tercih ettiğini, hem insani anlamda hem işgücünde “nitelik” kavramının içinin boşaldığını,
* Psikolojik şiddetin had safhaya vardığı insan ilişkileri ve güncel terapi ücretleri arasında bir denge olduğunu,
* Tüm olumsuzlukları unutturan yayınevi sahiplerinin, yayın yönetmenlerinin, yayın ekiplerinin de olduğunu; büyük hevesle ve titizlikle çalışan, iş ahlakına sahip ve yetenekli emekçilerin yayıncılığın geleceğine dair umudumuzu beslediğini görüyorum.
Yazar-metin-okur-yayıncı dörtgeninde –her anlamda– sapla samanı ayırt ettiğimiz sürece her şey güzel olacak. Teşekkür ederim Onur; Parşömen’in yayın hayatının durduğuna dair bir metin daha okumayacağımız nice nice seneler geçirelim.
