Vicdan Efe, Eskişehir doğumlu; ilk, orta ve lise eğitimini Eskişehir’de tamamladı. Bazen kent merkezinde bazen de kırsalında olmak üzere, yıllardır İzmir’de yaşıyor. 1996’dan beri öykü yazan, edebiyatın içinde olan bir isim. Öykü ve metinleri edebiyat dergilerinde, ortak kitaplarda yer aldı. Efe’nin ilk öykü kitabı “Sen de Topla Düşlerini” 2004’te yayımlandıktan sonra Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği jüri özel ödülü ve Sabit İnce üçüncülük ödülünü aldı. “Tambur Ağıtları” yazarın ikinci öykü kitabıdır; henüz dosya hâlindeyken katıldığı 2005 Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne değer görüldü, 2008’de kitaplaştırılarak okurla buluşturuldu. Efe’nin ayrıca “İki Kız Bir Oğlan, Kar Bulutlarının Ötesi, Koca Seyit” adında ilk gençlik romanları ile “Ege’den Köyler” adını verdiği derleme kitabı bulunuyor.

Efe’nin “Komşu Duvarı” adıyla NotaBene Yayınları tarafından Şubat 2022’de yayımlanan öyküleri, 2023’de 13. Türkan Saylan Sanat Ödülü’ne değer görüldü. Kitabın ilk öyküsü “Yaşam İstasyonu”nda, yaratıcısı tarafından hayat trenine bindirilmiş, yeni bir hayata doğru yola çıkmış insanlığın doymak bilmez arzularına tanık oluyoruz. Yazar, kendi yolunu tayin edebilme, özgür irade ve kader kavramları üzerinde düşündürüyor okurunu. Nasıl ki zamanı geldiğinde ruh bedeni terk ederse ve bir anlamda beden ruhun vagonu sayılırsa… Zaman ve mekân kavramlarının eğilip büküldüğü bu öyküleriyle yazar, ne yöne gittiği belirsiz hayat treninden inmeden önce insanlığı kendini tanımaya, yeniden keşfetmeye, hayatına, kararlarına, hayallerine sahip çıkmaya davet ediyor. Bunu da mücadelenin, özgürlüğün, gerçeklerin peşinde olan cesur, güçlü, kararlı, çalışkan ve azimli kadın karakterleriyle yapıyor. Çok içeriden bakan bir çift gözle yazıyor Vicdan Efe. Kitabı okurken biz de kollarımızı kavuşturmuş, duvarın üzerinden onun öykü kişilerinin hayatını izlerken buluyoruz kendimizi.

Esme Aras

Anladığım kadarıyla siz ödül almak için yazmıyor, iyi edebiyat metinleri yazmak için yola çıkıyor, bunun için de çok çalışıyorsunuz. Emeğinizin karşılığı olarak da ödüller gelip sizi ve öykülerinizi buluyor. İyi ödüller kuşkusuz ki mutluluk verir, motivasyon artırıcıdır. Peki, ödüllerin sizin üzerindeki etkisi nedir, yazma tutkusunu pekiştirdiğini söyleyebilir misiniz?

Evet Esmeciğim, ödül düşüncesi olduysa en başından beri, o da öykülerimin yayımlanmasıydı. Beni gerçekten anlatabilen, kurgusuyla biçemiyle farklı, kolay gibi görünüp zor anlaşılabilen metinler yazmak istediğimi yıllar sonra fark ettim. Ödüller, taa başından bu yana, doğrudan etkilememiş gibi görünse de, en azından ödül alan yazarlardan aşağı olmadığım duygusunu yaşattı sanırım, değerli/değersiz sorgulaması ya da bu konuda özgüven yitimine uğramadım.

Yirmi yedi yıllık edebiyat yaşantınızda Türkan Saylan adına verilen 13. Sanat Ödülü’nü 18 Mayıs 2023’te almak sizde ne tür duygular uyandırdı; okura karşı sorumluluğunuz biraz daha arttı mı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Az önce ödüllerle ilgili söylediğim, Türkan Saylan Sanat Ödülü için biraz farklı. Bu kitap ve ödülle, kırkından sonra üçüncü çocuğunu doğuran kadına benzetiyorum kendimi. Yirmi yedi yıllık öykü yazma serüvenimde doğal olarak aynı yerde durmuyorum. Hayat insanı büyütüyor. Önceki ödüllerde biraz da edebiyat cahiliydim sanki ve şimdiki kadar değer bilmedim. Elbette bunda Türkan Saylan adının ağırlığı, omuzlarımda hissettiğim sorumluluk farklı. Hem hayat deneyimim hem yazarlıkta geçen süredeki yaşadıklarım, birikimimle başkalarına, çocuklara aktarım yönünde çaba içinde olmam gerekiyor. Paylaşımcı biriyimdir zaten, bu konudaki motivasyonum arttı diyebilirim.

“İlk öyküm otuz iki yaşında yayımlandı,” diyorsunuz. Sevgili Feyza Hepçilingirler Öyküyü Yazmak adlı eserinde öyküyü genç bir tür olarak niteliyor, hem türü gereği hem de genç insanların kalemlerini öyküde denemelerinden hareketle söylüyor bunu. Feyza Hocamızın bu sözüne katılır mısınız ya da sizin açından öykünün yaşı olur mu?

Öykü kaç yaşında yazmaya başlanırsa başlansın, çocukluk ve bilmediğimiz zamanların bastırılmış, içimizde yer etmiş duyguların dışavurumu olarak çıkar. Bu bakımdan, hele ilk öyküler hep gençtir, hatta çocuk. Feyza Hanım elbette kendisine göre bir tespit yapmış, onun sözünü anlamaya çalışarak söyledim az öncekileri. Benim öykülerimde de en azından karakterlerin çok önceki yaşantılarından izler vardır. Bu anlamda da bakarsak, evet, öykü gençtir. Anıların tazeliğinde kendi kokusunu korumuştur.

Öykü yazmak ve öykücü olmak alçakgönüllü olmayı, biraz da öyle yaşamayı gerektiriyor sanki. Peki, metinleriniz yayımlanmaya başladıktan ne kadar zaman sonra siz kendinize yazar diyebildiniz? Yoksa “zaman kişiyi öykücü ve yazar kılsın,” diyenlerden misiniz?

Öykü yazmak, kendin olmak, kendin olmayı becerebilmekten geçiyor sanırım. Hani ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol sözünün gerçekleşmiş hâli. Öykücü olmak yapaylığı barındırmaz. Tumturaklı cümleler, süslemeler, dolambaçlı yollar benim kişiliğime uymuyorsa öykülerime de uymaz.

Ben yazarım cümlesini hiç kullanmadım, öykü yazdığımı söylerim gerektiğinde. Kitaplarınız var mı? sorusuna evet dediğimde yazarsınız o zaman derler. Algı bu, kitabınız varsa yazarsınız. Önceleri buna da itiraz ediyor, hayır, diyordum ya. Şimdilerde eh, diyorum, galiba! Öykülerim yayımlanmaya başladıktan, hem de bazı aylar iki dergide basılırken sekiz yıl sonra ilk kitabım çıktı. O da eşimin ısrarıyla… Yoksa kitap sahibi olmak bana göre değildi. Hem yazar sorumluluğu hem de daha iyi yazma kaygısı verecekti. İyi ki, dediğim bir durum oldu sonraları.

Biriktirmeye ve yüksek gözlem gücüne dayanan öykü türünü nasıl tanımlarsınız peki? Katıldığınız bir televizyon programında “Öykü, benim için bir enstantene, bir fotoğraf karesidir,” diyorsunuz; bunu biraz açalım istiyorum. Başı sonu olmayan bir hikâyeyi tamamlaması için öykünün okurun avcuna bırakılması gerektiğini mi yoksa netliği tek bir noktada toplamayı mı anlamalıyız buradan? Belki de olay öyküsündense durum/an öyküleri yazmayı kastediyorsunuz…

Belki de net olmayan bir fotoğraf karesi, yazarın imgeleme gücünü daraltmayacak, istediği düşsel kurgulama olanağı verecek bir kare. Daha fazlası, hem öykünün boyutunu aşar, romana yol aldırır hem de öyküdeki odak noktasını kaydırır. Öyküde olay ya da durum, öykü kişisinin bir etki karşısındaki psikolojisini verebilmek için araçtır bana göre. Ön planda tema önemliyse ve herkes onunla ilgilense de onun veriliş biçimi, öykü kişilerinin duyguları üzerindeki yansıması aslında o temayı unutulmaz kılmıştır. Yoksa bir anıyı, bir anlatıyı aşamaz yazılanlar.

Peki, siz öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz? Örneğin “Yaşam İstasyonu” adlı öyküde tren, “İçeriden Kilitli”de ise anahtar metaforu kullanılmış. Hayatımızın kontrolünün ya da anahtarının başkasının elinde olması, kurtulamadığımız bağlar, kişinin kendine güven duymasının çocukluk evinde ebeveynleri ile kurduğu sağlıklı ilişkide başladığına dair yapılan ince göndermeler… Bunlara bakarak bir yaşanmışlığı öyküye dönüştürmek ve asıl olayı belirginleştirmek için bir şeyi söylerken başka bir şeyi anlatmayı, bunun için de ışığı başka bir köşeye düşürmeyi mi tercih ediyorsunuz?

Hani, öyküleri yazarken kendim olmayı tercih ediyorum dedim ya. Öykülerim, biraz da ben! İç dünyamdaki saflık, kıskançlık, travmatize hâl, şaşkınlık… Bütün duyguların karmaşasıyım. Genellikle içimden geldiği gibi başlarım, o ilk cümle gelmezse öykü yazmam. Nereye varacağını bilmem, hûşû içinde, içimdeki bilmeceleri çözme hazzıyla, labirentleri bir bir başarıyla geçme keyfiyle yazarım. Genellikle az müdaheleyle bütünlük oluşur. Ancak öykünün benim önümden koştuğu ve ona yetişemediğim, onun seviyesine erişemediğim durumlarla karşılaşmışımdır. Bunun için yıllarca beklediğim, kendimi olgunlaştırdığım, birikimlerimi çoğalttığım ve bundan sonra yine kendim olarak öyküye dokunduğum olur. Sözünü ettiğin “Yaşam İstasyonu” ve “İçeriden Kilitli” öyküleri buna örnektir. Ben, ben olmadan, o öyküyle bütünleşmeden yazdığım öyküler olduysa da o lezzet yoktur, kıvam bulmamıştır. Evet, galiba kıvam, bu sözcük karşılıyor meramımı. Işığı başka bir köşeye düşürmek, hayatın bize yaptığı aslında. Öyküler hayatın görünmeyen kısımlarını görünür kılar zaten. Bunu fark etmek, fark ettirmek.

Vicdan Efe

İkinci kitabınızdan on dört yıl sonra gelen Komşu Duvarı’nın adı da kitap kapağı için seçilen desen de çok sade ama bir o kadar çağrışımlı. Özellikle “Atların Yandığı Gece” öyküsünde komşuluk kavramı; her şeyin, eşyanın, bir sesin hatta sessizliğin bile paylaşıldığı yaşamlar ön planda. Kendi sesini ikiye bölüp birini yanındaki komşusuna veriyor öykü kişisi. Kişisel sınırlarımız bir diğerine göre her ne kadar duvarlarla belirlenmiş, dikenli tellerle çevrilmiş olsa da aslında fiziksel sınırlara rağmen birbirinden pek de farkı olmayan, yan yana sürüp giden hayatları mı imlemek istiyorsunuz?

Belki de şimdiye kadar yazdıklarım içinde en kapalı öykü “Atların Yandığı Gece.” Anlaşılması zor bir metin olduğunun farkına varsam da bu sesi durduramadığım anlardan biriydi. Bedensel sınırlarımızla kaplı ruhumuzun canhıraş bir kendini var etme çabası. Yazarken bize biçilmiş rollere, maddi olanaklara, oturduğumuz eve, sosyal sınıfımıza rağmen ruhumuzdaki isyanı; yine bizi anlatabilen metinlerle sınırlanmış, anlamı daraltılmış, okunup anlaşılmayı bekleyen bir zavallı olarak susturmuş olabiliriz. Bu anlamda ruhumuzdaki enginliğin tarifsizliği pek işimize yaramıyor. İşte burada bu tarifsizliği tarif etme çabasında olabilirim. Her ruh yalnızdır. Tek tip bedenler ve benzer yaşam biçimlerine zorlanmaları nedeniyle böyle görünüyor sanırım. Peki fiziksel sınırlarımızı ruhumuzla genişletebilir miyiz? Düşüncelerimiz sesimize nasıl yansır, komşumuz bizi nasıl görür, algılar? Daha pek çok soru.

Rüyadayken hani koşmak istersin koşamazsın, bağırmak istersin sesin çıkmaz. Gözümüzün önündeki vahşeti durdurmak isteyip de hiçbir şey yapamadığımız anların dışa aktarımı da olabilir bu öykü. Ya da bilerek, kendi keyfimizi öncelediğimiz için yapmadıklarımızın suçunu başkalarına atmak… Hiç kimse kendinde bulmaz kabahati, yapılması gerekeni karşısındakinden bekler. Savunma hazırdır. Sesini komşusuna vermiştir!

“Öykü karşı komşunun penceresine bakılarak yazılır, gündelik yaşama aittir.” Latife Tekin’e ait bu cümlenin hakkını verircesine yazdığınız söylenebilir mi? Kitapta bunun izlerine rastladım çünkü; hayatın kıyıda köşede kalmış kırıntılarını yazıyorsunuz. Bu anlamda, eğer bakmasını ve görmesini bilirsen sosyal yaşam içinde öykü her yerdedir, diyebilir misiniz?

Güzel tanımladın. Olan biten değildir önemli olan, öykücü olarak benim aynamdaki yansımadır. Öykü bizim içimizdedir dolayısıyla. Hadi bilemedin, komşunun penceresi kadar uzakta.

Öykülerinizde genelde köy ve kasaba yaşantısını işliyorsunuz. Pantolon köprülüklerine takılan anahtarlıklar, sıcaktan korunmak için başa geçirilen uçları düğümlenmiş mendiller, parmak ucu delik çoraplar, naylon terlikler ve halk ağzındaki hanay sözcüğü gibi pek çok ayrıntıyı sayabiliriz. Tabii zamanla köyler de kasabalar da değişti, eskisi kadar kapalı yapılar değiller, birer küçük şehir modeli oldular. Yazarak, eskinin kaybolmak üzere olan değerlerine kaleminizin ışığını tutup görünmeyeni görünür kılmaya çalıştığınız söylenebilir mi? Bellek yitimine bir itiraz olarak da okunabilir mi bu öyküler? Belki de yaşadığınız yer Sarıgöl/Alemşahlı’ya bir vefa borcudur…

Çocukluğumda yaz tatillerinde halamların köyüne giderdim. İlk memuriyetim yine köy, beş yıl kaldım. Bunlar Eskişehir’in köyleriydi. Gelişme sürecimde içime işlemiş köy yaşantısı. Tam içinde olamasam da dışında da değildim. Örneğin henüz on bir yaşındayken ilk parayı pancar çapasından kazanmıştım. Sonrasında maaşımı aldığımda yoksul ev sahibimizle paylaşırdım pek çok şeyi. Ama… Alemşahlı dedin de. Burada vefa borcu… Olabilir. İnsanlık olarak bambaşkaydı. Kırk yıl önce ilk gördüğümde tütün zamanı, yalınayak çocuklar, durmaksızın çalışan insanlar. Çalışmalarının karşılığını alamayan, perperişan insanlar; insanlıklarıyla yaşayan insanlar. Yıllar sonra biliyorsun yazdım Alemşahlı’yı, yazılmaya değerdi. Ege’den Köyler kitabı, Alemşahlı hatrına çıkmıştır bir bakıma, senin gibi pek çok arkadaşımın katkılarıyla. Artık orada bir evimiz var ve Sarıgöllüler, beni bu yıl festivalde kitap imzasına davet ettiler. Sarıgöllü hemşerimiz diye tanıtarak. Nasıl sevindim, nasıl gönendim! Bak, köy deyince ne çok anlattım, daha da uzar bu konu.

Ancak o hanay sözcüğü çocukluğumda sürekli duyduğum ve tehdit olarak algıladığım, hatta algının ötesinde tehdit cümlesiydi bildiğin. “…tek başına hanayda yaşa!”

Bir yanıyla da metaforlarla yüklü, psikolojik ve felsefi derinliği olan, iç konuşmalara, yeni okumalara kapı aralayan, hayatı sorgulayan, farklı bakabilmeyi sağlayan, farklıya saygı duymayı amaçlayan öyküler mi bunlar? Örneğin biri köyde yaşayan toprak işçisi, diğeri pavyon çalışanı iki kadını “Üzümsüz Bir Bağ” öyküsünde karşı karşıya getirmişsiniz. Birbirinden çok farklı yaşantıya sahip bu iki kişiyi aynı öyküde buluşturma fikri aklınıza nereden ve nasıl geldi?

Böyle bir karşılaşma Sarıgöl’ün köylerinden birinde yaşanmış. Bu karşılaşma gibi olmasa da bir yılın emeğini bir gecede tüketen erkeklerin bol olduğu topraklar buralar. Yani bir yıllık emekle bir gecelik emek çatışması hep var. Üzerinde düşünülmeden, hayatın getirdiği normallikle üstü örtülüp yaşama devam ediliyor. Bu öyküde hayatın aslında kadınlar odağında aktığı, her ne olursa olsun baş kişilerin kadın olduğu, kadınların değişiminin dünyanın değişimi anlamına geldiğini de gösteriyor. Kadının, hangi tarafta olduğunun bir önemi yok, onun gücünün farkına vardırmak.

Ege’deki köy hayatında yağan doluyla zarara uğrayan, su peşine düşüp gece uykusunu unutan, tüccara para kaptıranlarla aynı havayı soluyup onlarla birlikte ağlayıp gülünce kendiliğinden kaleme geliyor bu öyküler. Hatta biraz da dıştan ama daha bilinçli görmenin, çaresizliğin ince sızısı yansıyor öykülere.

Tabii hayatı yazan bir kadın olarak deneyimliyorsunuz. Bu anlamda Komşu Duvarı’ndaki karakterler de hangi sosyal statüden ve yaştan olursa olsunlar güçlü, çalışkan, azimli, ne istediğini bilen kadınlar, dara düşseler de asla aciz değiller. Özellikle “Küflenmemek İçin” öyküsünde, eyleme geçerek hayallerinin peşinden Kanada’ya giden bir kadın yazarı, bize genç yeğeni anlatıyor. Bu kitapta kadın karakterleri özellikle mi bir araya getirmek istediniz, yoksa onları kendiliğinden yazmaya yatkın bir kaleminiz mi var?

Genel olarak baktığımda, çok aciz görünen bir kadın bile pes etmiyor öykülerimde. Dıştan bakınca acınacak durumda olsalar bile içsel libidoları hayata meydan okuyor. Benim temelde hayata bakış açım bu olabilir. Böylece, senin tespitin gibi, onları kendiliğinden yazmaya yatkınlığım nedeniyle sanırım. Eyleme geçmediğimiz için zihnimizde çöplüğe dönen düşüncelerin ağırlığıdır bizi hantal yapan.

Edebiyat dünyasına yönelik düşüncelerinizi alarak, 2023’ün son röportajını tamamlayalım mı?

Ben henüz iki yıl önce facebook ve instagram hesabı açtım. Edebiyat dünyasını daha çok dergilerden, oralarda okuyabildiğim öykülerden, yazılardan izliyordum. Çıkan kitaplardan da böylelikle haberdar oluyordum. Son birkaç yıldır yeni çıkan, ödül alan, önerilen kitapları anında öğrenip izlemeye çalışıyorum. Şairler arasındaki rekabet, birbirlerinin üstüne basarak yükselme hevesi neyse ki öykücülerde yok. (Eksik olan bu mu yoksa?) Onların alçakgönüllü ve insanın iç dünyasındaki o inceden akışı hissederek kaleme alması genç kuşakta da sürüyor. Türk öykücülüğü, biraz da kırılgan hâlden sorgulama hâline geçmeli, ama bunu yaparken de estetik kaygıyı elden bırakmamalı. Yine de öykü dilinde ve biçeminde deneysel, farklı öyküler göze çarpıyor. Bu şimdilik anlatımda savrukluk gibi dursa da öyle sanıyorum ki biraz daha genç kuşak çıtayı yükseltecek.

Hastane önünde incir ağacı türküsüyle büyüyenler olarak biz de artık acılardan beslenen öykülerden sıyrılıp gençlere yol açmalıyız.