Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.

Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…

Pınar Özdemir

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Mehmet Eroğlu’nun 2023 yılının başlarında yayımlanan, insanlar “icat ettikleri Tanrıların erdemleriyle değerlendirildiklerinde yaşamayı hak eden bir tür müdür?” gibi trajik bir sorudan yola çıkan ve yarattığı varlıklar sistemi üzerinden bir varlık-yokluk ikilemine odaklanan bilimkurgu serisinin ilk kitabı “Ruhun Parmak İzi: Varlıklar 1” bu yıl yayınlananlar arasında göz ardı edildiğini düşündüğüm romanlardan biriydi. Kitapta yaratılış, yaratılışın sorgulanması ve yaratıcı sisteme olan inanç kökünden sarsıldığında yapılan iç sorgulama, üstelik titizlikle oluşturulmuş bir bilimkurgu evreninde çok güzel anlatılıyor.

“Ahraz” ve “YerKuşAğı” romanlarını çok sevdiğim Deniz Gezgin’in yeni romanı “Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar” bu yıl yayınlananlar arasında en çok dikkatimi çekenlerden biri oldu. Yabanıl dünya, insan, insanın gezegendeki yeri, üzerinde yaşadığımız yerin büyük bir hızla değişimi, bu değişimin doğaya koşutluğu, eski yerleşikler, yıkılıp yok olanlar, yer değiştirmek zorunda kalanlar ve dünyaya ilişkin artan korkular çocuk evreninden bakılarak verilmişti. Kitapta doğayla ilişkimize odaklanan pek çok tema, bu ilişkinin en arkaik hallerine gidilerek işlenmiş. Tekrar tekrar okunup üzerinde düşünülebilecek bir metin ortaya çıkmış.

Esra Kahya’nın “Benim Rüyalarım Hep Çıkar” öykü kitabı ilgiyle okuduğum bir öykü kitabı oldu. Seçtiği konular, onları anlatırken kullandığı teknik, anlatıcı seçimi ve atmosfer yaratımıyla sonraki yazacaklarını merak ettiren bir yazar bulduğumu düşündürdü bana.

Tekgül Arı’nın Nota Bene Yayınlarından çıkan “Off Günü” romanı 2022’nin sonlarında çıkması nedeniyle benim bu yıl okuduğum romanlar arasındaydı. Karakterlerinin canlılığı ve gerçekçiliğinin yanı sıra, köle gibi çalıştırılan, hak ettiğinin çok altında standartlarda yaşamaya mahkûm edilen, insani çalışma saatlerinin çok üzerinde çalışmaya zorlanan, iş güvencesi olmayan, en temel hakları görmezden gelinen AVM ve mağaza çalışanlarını çok içeriden bir bakışla anlatıyor. Hemen her gün başka bir markanın işçi sömürüsü, hak ihlalleri haberini okuduğumuz bugünkü düzende Tekgül Arı’nın romanı daha çok ilgi görmesi, okunması, konuşulması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan biriydi.

Bu yıl okuduklarım arasında Carl-Johan Vallgren’i de saymak isterim. Önceki yıllarda yayımlanan romanı “Denizadamı” konusu, yan teması, çocuk gözünden anlatımı ve anlatımının içtenliğiyle beni sarsmıştı. “Denizadamı”nın hemen ardından Metis Yayınları’nın 2006’da ilk baskısını yaptıktan sonra bu yıl tekrar yayımladığı “Bir Garip Aşk Öyküsü”nü okudum. Vallgren’in bu kitabı da alıştığı çevresinin dışına çıktığı an sert bir önyargılar duvarıyla karşılaşan, çirkin ve ürkütücü bir ana karakter ekseninde insan duygularının en yabanıl haline odaklanıyor. Vallgren’in Metis Yayınları’ndan çıkan iki romanını da Ali Arda çevirmiş. Çevirileri çok iyiydi.

William Trevor’ın “Yağmurdan Sonra” öykü kitabını çok severek okumuştum. Yüz Kitap bu yıl, yazarın ölümünden sonra yayımlanan öykülerini biraraya getiren “Son Öyküler”i yayımladı. Püren Özgören’in incelikli, titiz çevirisinden okuduğumuz bu öykülerde Trevor yine hayal kırıklığına uğrama korkusu, geçmişin yıkıntıları, kısa sürmüş mutluluklar gibi günlük hayatın içine kendini fark ettirmeden kâğıt kesiği gibi sızan durumları, açığa vurulamayan duyguları, insanın sürekli yaşadığı çelişkileri, pişmanlıkları yine çok güzel anlatmış.

Jean-Louis Fournier benim sevdiğim yazarlardan. Her birinde otobiyografik unsurlar kullandığı ve bu kadar ilgi görmesine kendisinin bile şaşırdığı kitapları, onca kişiselliğine rağmen beni her seferinde bir yerinden yakalıyor. YKY bu yıl da okurlarını Fournier’siz bırakmadı ve yazarın “Dul Ölümsüz Eş Arıyor” kitabıyla bizleri sevindirdi. Fournier bu çabucak okunan kitabında “tek kusuru ölümsüz olmamak” olan karısını anlatıyor. Bir gazeteye ilan verip çoktan ölmüş ve hemen hepsi tanınmış eş adaylarıyla karısı aracılığıyla görüşüyor. Beni güldüren bir anlatı oldu. Fournier çok yaşasın, çok yazsın.

Yine geçen yılın sonlarında yayımlandığı için benim bu yıl okuma şansı bulabildiğim Wilhelm Genazino’nun “Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman” kitabını da anmak isterim. Tevfik Turan’ın Almanca aslından harika çevirisiyle Jaguar Kitap’ın yayınladığı bu romanı, Genazino, ailesi, işi, hayalleri arasında bocalayan ve hayatına bir yön vermeye çalışan yazar olma heveslisi bir genci bu kadar yalın, böyle içtenlikle anlatmış olduğu için çok beğendim.

Kuzeyle ilgili anlatıları seviyorum. Bu yıl onlardan biri kurgu, biri kurgu dışı iki kitabı daha çok beğenerek okudum. Öykücülüğünü sevdiğim Judith Hermann’ın Sia Kitap’tan Anıl Alacaoğlu çevirisiyle çıkan “Yuva” romanı onlardan biriydi. Anlatı merkezi olarak Kuzey Denizi kıyısında geçen bu romanında Hermann bu sefer romancı titizliğini ortaya koyuyor. Yuva, yazarın sade ve vurucu anlatımını bulabildiğim güzel bir kitaptı. Kurgu dışı olarak da üç kutba da yürüyerek ulaşan ilk kâşif Erling Kagge’nin “Yürümek Adım Adım” yürümenin tarihi, felsefesi ve hissettirdikleriyle, edebiyattan seçtiği örneklerle, uzun yürüyüş deneyimini aktarım biçimiyle çok güzel bir kitaptı. Kagge’nin bu yıl yine Oğuz Tecimen çevirisiyle “Bir Kâşifin Felsefesi” kitabı da yayımlandı.

Bu yıl kurgu dışında da çok güzel kaynak kitapların çıktığı bir yıl oldu. Tolga Aydoğan’ın YKY’den çıkan, Orhan Veli’nin Ankara yıllarını neredeyse adım adım izleyen titiz ve kapsamlı incelemesi “Orhan Veli’nin Ankara’daki İzleri” o dönemin Ankara’sına ve hemen hiçbiri günümüze kalmamış mekânlarına yakından bakıyor. Şehrimizin hiçbir yerin en ufak anısını, izini bırakmadan geçirdiği hızlı dönüşüm okurken insanın içini sızlatıyor. Şehir belleğinin oluşturulması açısından yakın zamanlarda yayımlanan Nahid Sırrı Örik’in “Ankara Yazıları” (Everest Yayınları, Aralık 2022), Necati Tonga’nın “Bir Edebi Muhit Olarak Ankara” (Çolpan Kitap, 2019), Jean-François Pérouse’nun “Angora’dan Ankara’ya” (Doğu Batı Yayınları, 2023) kitaplarıyla birbirlerini tamamlıyorlar.

Bu yıl, “Angora’dan Ankara’ya: Bir Başkentin Doğuşu”, Urs Peschlow’un Almanca aslından çevrilen “Ankara: Roma ve Bizans Dönemi Arkeoloji Mirası” ile birlikte Ankara ile ilgili kitaplarda gerçekten önemli bir artış vardı. Pinhan Yayıncılık tarafından yayınlanan, Ulaş Bager Aldemir ile Fatma Sıla Sandal’ın yayına hazırladığı, pek çok sanatçı ve yazarın Ankara yazılarından oluşan “Ah o zamanlar: Sanatçıların Ankarası” kitabı da bu yılın en önemli yayınlarındandı bence. Kitap bin sayfayı aşan hacmi yüzünden olsa gerek basılı olarak değil, e-kitap olarak çıktı. İçinde çok canlı, eski, renkli ve güzel yaşanmış bir Ankara barındıran bu kitap umarım hak ettiği ilgiye kavuşur.

Mehmet Rifat, “Yabancı” ve “Sisifos Söyleni” ekseninde Camus’yu yeniden ele aldığı “Başkaldıran Yalnız Adam Albert Camus ve Çağdaşları” (YKY) kitabında ağırlıklı Fransız Edebiyatından seçtiği yazar portrelerini Camus ve onunla kesişmeleri ekseninde yeniden ele alıyor. Ünal Aytür’ün yazılarından oluşan “Destandan Romana” (YKY) İngiliz Edebiyatı derlemesi de şimdiden başvuru kaynaklarım arasında yerini aldı.

Catherine Nixey’in Hıristiyan kültürünü yayma düşüncesinin kendinden önceki kültürleri nasıl yıktığını, nelerin yok edildiğini, İskenderiye Kütüphanesi’nin ikinci kez yok oluşunu son derece edebi bir üslupla anlattığı, Arzu Akgün çevirisiyle yayımlanan, Hıristiyanlığın doğuşuna ve yayılışına eleştirel bir bakış ortaya koyan “Kasvetli Çağ: Klasik Dünyanın Hıristiyanlar Tarafından Yıkılışı” bence bu yılın önemli kitaplarından biriydi. Gazeteci ve Antik Çağ uzmanı Nixey’in annesinin rahibe, babasının papaz oluşu kitapla birlikte düşünüldüğünde biyografisinde en çok dikkatimi çeken ayrıntı oldu ayrıca.

Bu yıl yayınlananlardan alıp okuyamadıklarım elbette okuyabildiklerimden daha fazlaydı yine. Onları da 2024’te okumayı planlıyorum. Ama umarım okuyup beğendiklerim arasından burada saymayı unuttuğum olmamıştır. Olmuşsa da affola.

Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

2023 yılının başında büyük yıkıma yol açan, yaraları hâlâ sarılamayan depremi yaşadık. Depremin henüz ilk günlerinde, pek çok enkaza yardım dahi ulaşmamışken, insanlar enkaz altındayken, herkes yardım etmek için çırpınır ve kimse ne yapacağını dahi bilemezken Gazete Oksijen’de anlı şanlı yazarlarımızın imzasıyla çıkan resim altı yazıları herkes gibi beni de şoke etti. Daha sıcağı sıcağına, o acıya kilometrelerce uzaktan, birkaç kare fotoğraf üzerinden bakıp o fotoğrafların altına acılı, şiirsel metinler yazmak, yazılabileceğini düşünmek sanırım depremin ilk günlerinin en öfkelendirici hadiselerindendi. Yaşanan korkunç zamanları tarif etmeye kelimeler yetmezken, o yazanları yazanlar adına ben de utandım. Hiç kimsenin “biz ne yapıyoruz, sırası mı bunun?” dememiş olması, edebiyatçılardan kimisi samimiyetle özür dilese de kimisinin çıkıp tepki gösterenlere laf söylemesiyle bu olay benim için bu yılın edebiyat adına en utanç verici olaylarının başında geliyordu sanırım.

Üstelik depremin üzerinden aylar geçmişken de değişen bir şey yok. Depremin sonuçları bu kadar ağır yaşanmamış, ilk günden itibaren insanların yanında olunmuş, olası başka depremler için her türlü önlem alınmış da sıra deprem üzerine söz söylemeye gelmiş gibi filmler çekilip öykü ve deneme yarışmaları düzenleniyor. Gerçekten tüm bunlar izahı kolay olmayan durumlar. En son yapılacakların göstermelik olarak ilk sırada yapılması dürtüsü, ortak bilinç ve dayanışma eksikliğinin, toplum olamayışın en net ifadesi bence.

Bu yıl Füruzan’ın Sevda Dolu Bir Yaz’dan neredeyse çeyrek asır sonra yeni bir öykü kitabını okuduğumuz bir yıl oldu ayrıca. Belki sevdiğimiz Füruzan kitapları arasında ilk sıralarda anmayacağız Akim Sevgilim’i ama yine de ondan yeni bir metin okumak çok güzeldi. Ben en çok son öykü “Varoşlarda”yı sevdim. Bana Andres Barba’nın Işıklar Ülkesi’ni anımsatan bir bölüm de vardı o öyküde.

Melih Cevdet Anday’ın 1946’da tefrika edildikten 77 yıl gün yüzüne çıkarılan yarıda kalmış romanı “Barem Kanunu”nu okumak da önemliydi. Eyüp Tosun’un, Anday’ın Şevket Rado’ya yazdığı bir mektupta görüp peşine düştüğü metin Everest Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Everest, Anday’ın müstear adlarla yazdığı metinleri kitaplaştırmaya devam ediyor. Serinin “Müstear Zamanlar 1” adıyla yayımlanan ilk kitabı yılın sonlarında yayınlandı. Devamı da önümüzdeki yıl gelecek gibi görünüyor.

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Jon Fosse’nin oyun metinleriyle ödüle layık görülmesi nispeten az çevrilen, az okunan bu türün öne çıkıp belki önümüzdeki dönemlerde daha çok konuşulur olmasını da sağlar. Ülkemizde de bir yazar sadece tiyatro yazarı değilse önce roman ve öyküleri çevrilir, oyun metinleri varsa bunlara ya en sonda sıra gelir ya da hiç basılmaz o metinler. Bu bakımdan önümüzdeki yıl “Yeni Ibsen” olarak görülen Fosse’nin oyun metinlerini okuyacağımız bir yıl olur.

Dünya edebiyatının önemli edebiyat olaylarından biri de Marquez’in ilk defa yayımlanacak bir romanının olduğunun duyurulması idi. “Until August” romanının kapağı yılın sonlarında kamuoyuyla paylaşıldı. Marquez’in “kayıp romanı” olarak tanıtılıyor ama aslında kayıp değil de yayımlanmamasını istediği romanıymış. Metin on yıldır Teksas Üniversitesi kütüphanesinde saklanıyormuş ve oğulları yayınlanmasına karar vermiş. Roman 2024’te yayımlanacak. Sanırım Türkçede de okuruz çok geçmeden. Bence Marquez’in yeni bir metnini okuyacak olmak her bakımdan heyecan verici ve her şeyiyle güzel bir olay.

Bu yıl büyük yazarlardan birini, Milan Kundera’yı kaybettik. Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamadığına da hayıflandık. Kundera da Yaşar Kemal, Javier Marias gibi vakti zamanında ödülü vermedikleri yazarlardan biri. Özellikle 2000’lerden sonra ödülün niteliği sıkça tartışma konusu olduğu için almalarının çok büyük önemi kalmamıştı. Kundera’yı gönlümüzün Nobellileri arasına uğurladık. 

Bu yılın en önemli edebiyat olaylarından değildi belki ama nereye gideceğini şaşkınlıkla izlediğim olaylar arasında Dedalus Kitap’ın yapay zekâ çevirisiyle kitap yayınlaması ve bunu da sonuna kadar savunması oldu. Yapay zekâ programlarından bir yere kadar destek alınabileceği, programın çeviri tekniğine kusursuz bir şekilde hâkim olduğu, yapay zekâ çevirisinin yanlışsız olabileceği savunulabilir, belki bir dereceye kadar mümkündür. Zaten bahse konu yayınevi de yapay zekâ ile çevrilmiş metinlerine güvendiklerini, eleştiriye açık olduklarını açıkladı ama bu durum okur olarak beni çok rahatsız ediyor. Birincisi çeviri programının ismini yedirdikleri uydurma çevirmen adlarını kapağa yazarak kitapları gerçek bir kişi çevirmiş gibi gösterdikleri için kendimi kandırılmış hissediyorum, ikincisi çevirinin en çok özveri isteyen kısmı olan sanat, iç görü ve tecrübenin metne aktarılmasının yapay zekâ tarafından asla kotarılamayacağını düşünüyorum, üçüncüsü yapay zekanın hayatımızda bunca alanda etkin olması beni biraz korkutuyor. Bu anlayışla yarın çevirmenlere ihtiyaç duyulmayacağı gibi belki yazara -kaldı ki yapay zekâya yazdırılmış kitap konusu da gündeme gelmişti- hatta okura da gerek kalmayacağı günler çok uzakta olmayabilir. 

Bu yıl ilk kez düzenlenen Turgut Uyar Şiir Ödülü’nde ikinci olan dosyanın başka bir şiir ödülünde ödül kazanmış olan bir şiir kitabından alıntı çıkması ve durumun fark edilmesi üzerine ödülün geri alınması bu senenin artık pek şaşırmadığım olaylarından biri oldu. Bir sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda ödül ilanı görselinde Attilâ İlhan’ın yerine onu bir belgeselde canlandırmış olan Tarık Akan’ın fotoğrafının kullanılmasını da bu yıl yaşadığımız bir başka tuhaf olay olarak hatırlıyorum.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Geçen yıllarda bu soruya pek çok farklı sorundan dem vurarak yanıt vermiştim ama bu yıl en çok ekonomik sorunların öne çıktığını düşünüyorum. Zaten pek parlak durumda olmayan edebiyat ortamımız ekonomik krizin doğurduğu sıkıntılarla bu yıl daha yakıcı bir biçimde yüzleşti. Aslında ekonomik sorunlardan hepimiz etkilendik, etkileniyoruz. Kitap alırken bu kadar düşündüğüm, kendimi tuttuğum, almayı ertelediğim bir yıl hatırlamıyorum ben. Artan döviz kurları, kâğıt maliyetleri, matbaa masrafları özellikle büyük desteklerden yoksun küçük yayınevleri ve dergileri etkiliyor.

Dağıtım krizi de eklenince pek çok dergi için bu yıl oldukça zorlu geçti. Notos artık her noktaya dağıtılamıyor, Ecinniler katlanan basım masraflarının üstesinden gelebilmek için okurlarına çağrı yapmak durumunda kalıyor. Önümüzdeki yıl bu sorunların katlanarak artacağını bilmek ortamı karartıyor.

Yine ekonomik krizle bağlantılı durumlar da çoğaldı bu sene. Bir büyük yayın grubumuzun yayınevi çalışanlarını işten çıkarması, eski çalışanları istifaya zorlaması edebiyat dünyasında yeni bir çatlağa sebep oldu. Yayınevi ekonomik daralmayı bahane ederken aynı yayın grubunun yıl içinde Ankara’da çok katlı, büyük bir kitabevi şubesi açması da insanı düşündürüyor, sorgulatıyor.

Kitabevlerinin birer birer kapanması da buna eklenebilir. Ankara’nın en merkezi yeri Kızılay’da kitabevi sayısı her geçen yıl azalıyor.

Bir zamanlar yayıncı, yazar, okur buluşmalarının en canlı platformu olan kitap fuarları da her yıl giderek daha sönük, içeriksiz, satış odaklı hale geliyor. Fuarların stant kiraları ekonomik krizle bağlantılı olarak yükseldiği için bu yıl TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’na katılmayacağını açıklayan büyük yayınevleri oldu. Kimisi fuarlardan çoktan çekilmişti zaten.

Bu tabloya bakınca edebiyat ortamımızın iyiye gitmediği kesin. Gözümüzün bebeği dergiler, kitaplarını hevesle beklediğimiz, severek takip ettiğimiz yayınevleri bu yılı bir şekilde atlattı. Umarım yeni gelen yıl herkes için daha iyi geçer.

Bu yıl gözümüzün bebeği bir diğer edebiyat platformu Parşömen’i de neredeyse kaybediyorduk. Neyse ki ayrılık uzun sürmedi. Böyle olunca hâlâ umut var diye düşünüyorum. Her birini heyecanla beklediğim edebiyat soruşturmalarına katılma fırsatını bu yıl da verdiği için Onur Çalı’ya ve Parşömen’e çok teşekkür ediyorum. İyi yıllar dileğiyle.