Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.

Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…

Günay Çetao Kızılırmak

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Merhaba. Bu yıl aslında epeyi kitap okudum ama günceli pek yakalayamadım. Notlarıma bakıyorum da yenilerden şu üç kitap beni etkilemiş:

1. Metis’ten çıkan Alexandre Saurat’ın Sakar romanı. Genel olarak çocuk acılarıyla ilgili kitapları pek okuyamam, filmleri izleyemem ama bu romanı okumayı her nasılsa başardım. Çok kompakt bir hikâye. Kısa roman sevdiğim için de uydu bana çünkü roman okurken “bunu bu kadar uzatmayabilirdi”, “şu da eksik kalsaydı”, “onu zaten demin anlatmıştı” diyerek söylendiğim çok oluyor. Kitabın bir tutanaklar serisinden müteşekkil çok sesliliği içinde çocuğun sesinin bir kerecik çıkmış ve sadece bir kerecik şikâyet etmiş olması bana çok koydu. Koruyamadığımız başka çocukları düşündüm. Aslında kitap bittiğinde “iyi kitap” dememiştim, ama sonra sık sık aklıma geldi. Bu da genellikle “kitap iyi” demektir. Gerçi bu örnekte hikâyenin yakıcılığı da olabilir akıldan çıkmayan. Edebi özellikleriyle anamayacağımız hikâyeler vardır ya: onlardandı.

2. Siren Yayınları’ndan çıkan Henry Miller’ın Yazmak Üzerine’si. Aslında Miller’ın romanlarını okumuş değilim, bildiğim bir yazar değil, lakin kitapçıda yazmak üzerine yazdıklarını merak edip karıştırırken “hadi alayım” dedim. Eskiden böyle şeyler pek yapmazdım: eserini okumadığım yazarın röportajını okumaz, dinlemez, edebiyatla ilgili fikrini öğrenmek istemezdim. Eserle arama bir sürü şey yığılırmış gibi gelirdi. Bu aralar tersi bir eğilim oluştu bende: röportaj podcast’leri dinlemeye başladım. Ne yazdıklarından bağımsız olarak bu yazarlar nasıl kişiler, neler anlatıyorlar, neler çekmişler dinlemek, okumak hoşuma gitmeye başladı. Kendim de yazmaya çalıştığım için büyük ihtimalle. Şu da var ki sosyal medyada görüp duruyordum kitabı, kapağı güzeldi. Reklamın faydaları… Her neyse, diyeceğim, çok güzel bir kitap bu. Miller’dan yaptığım bir alıntıyı paylaşayım: “Düşünmeyi, hissetmeyi ve bütünüyle yeni bir biçimde görmeyi öğrenmem gerekiyordu, eğitimsiz bir tarzda, kendi tarzımda, ki dünyanın en zor şeyidir. Muhtemelen batacağımı bile bile kendimi akıntıya fırlatmam gerekiyordu. Sanatçıların çoğu kendilerini boyunlarında can simidiyle fırlatıyor, onları batıran da genellikle can simitleri oluyor. Kendini isteyerek deneyime adayan birinin gerçeklik okyanusunda boğulması olanaksızdır. Hayatta bir ilerleme varsa o da uyum sağlamakta değil cesaretten, bu kör dürtüye itaat etmekten gelir. ‘Hiçbir cesaret ölümcül olamaz,’ der Rene Crevel. Hiçbir zaman unutamayacağım bir cümle. Evrenin bütün mantığı cesarette, en çürükten, en güçsüz destekten yola çıkarak yaratmakta yatar.” Cesaretlendirici bir metin biz zavallılar için.

3. Ve İletişim’den çıkan Sezgin Kaymaz’ın Düz Dünyacılar’ı. Dünya güzeli bir roman. Çiftleşemeyen ama âşık olabilen Nejat’ı unutmayacağım. “Burada ne var?” diye değil “burada ne yok?” diye sorabilen, yani tek doğru soruyu sezgileriyle bilip sorabilen bu köpek-kahraman kalbimi çaldı.

Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?

Jon Fosse’nin ülkemizde küçük bir yayınevince (Monokl) yayımlanmış olmasına pek sevindim. Çevirmenleri Deniz Canefe ve Banu Gürsaler Syversten kitapları çok güzel çevirmişler. Fosse’yi elbette tanımayacaktım Nobel almasa. İyi ki almış. Özellikle Sabahtan Akşama çok hoşuma gitti.

Sosyal medyada öykücülere “hepiniz aynı şeyleri yazıyorsunuz, bıktık iç dökmelerinizden” minvalinde toplu linçler geldi bu yıl. Gözümden kaçmadı. Linç artık kültürümüzün güzide bir parçası. Kimsenin linçlenip de bileklerini kesmediği, çoğu kişinin hançeri dikkatlice çıkarıp yaşamına kaldığı yerden devam ettiği de bir gerçek. Fakat ne bu şiddet bu celal diye sormadan geçemiyor insan. Yazmayın, ölün, berbatsınız filan diyenler oldu. Mesele bir intihal iddiasıyla başlamıştı, oraya girmek istemiyorum. Bence yazan, yazmaya çalışan insanları öldürmezsek yine de iyi olur. Ha, yazılan tüm öyküler, çıkan tüm kitaplar iyi olmayabilir ama zaten işin doğası böyle değil mi? Yoğun bir akış olur ve içinde kalıp denize ulaşabilenler yüzmeyi sürdürür. Resul Hamzatov’un dizeleri (Mazlum Beyhan’ın çevirisiyle) geldi aklıma:

Sekizlik: sekiz sessiz dize
Yani dağlarımdan sekiz deli ırmak
Şiire, giden yol ırak
Ama dilerim ulaşırsınız denize.

Demeliyiz ki birbirimize: “dilerim ulaşırsınız denize”. Biz dünyayı insanlar birbirleriyle böyle konuşabilirken sevmiştik. Şimdikine uyum sağlamak çok zor geliyor.

Bilge Karasu Günleri güzel görünüyordu, izleyemedikse de sevindik. Tekrar açıp Bilge Karasu okuduk.

Bir de makine çevirisi konusu gündemdeydi elbette. Bu konu da malum bir kısım kitabın makineye çevirtilip uydurma çevirmen isimleriyle yayımlanmasıyla hararetlendi. Bu konuyla ilgili çevirmenler de epeyce konuştular, tartıştılar. Aslında yapay zekayla edebi eserlerin yazılabildiği de çıktı ortaya – yani “yazarlar da yazmasa da olur”a doğru gidebilir iş ya da çoktan gitti. Gelişimin her zaman gelişkinlik getirmediğini aklımızda tutarak anlamaya çalışıyoruz konuyu. İnsanı, insani hususiyetleri gözeterek, emeğin ve emek verenlerin çıkarlarını öne çıkararak… Her ne yaparsak yapalım ok yaydan çıktı elbette. Lâkin geçenlerde Nihal Yeğinobalı’nın Aşk ve Gurur’unu okurken, öncesinde de Seda Ersavcı’nın Marias’tan yaptığı Acı Bir Başlangıç Bu romanını, iyi ki, dedim bir kez daha, insanların çeviri yaptığı bir dünyada yaşamışım. O insanları (çevirmenleri) orada gördüm ve onlar adına, kendim adına ve edebiyat adına sevindim bir kez daha.

Parşömen’in ışıklarını söndürdükten sonra yeniden yakmasına da sevindik. Taşındığına yandığımız bir komşunun geri dönmesi gibi oldu.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

En büyük sorun sanırım artık pek çok alanda olduğu gibi fahiş fiyatlar. Fiyatlar birkaç katına çıktı, çoğu kişi kitap alamaz oldu. Buna çözüm olarak önerim, kitap kafelere gidip çay-kahve içerken ince kitapları okuyup sessizce uzaklaşmak olabilir. Üzgünüm ama bu tür eski yöntemlere dönmek gerekecek. Kütüphanelerde okumak da var elbet, daha legal bir yöntem olarak. Bir de ÇEVBİR’li çevirmenlerin İstanbul’da yaptığı gibi takas kitaplıkları oluşturulabilir belki. Al götür, oku getir. Getirdiklerinizi okudum-getirdim, ben de şu-şu kitapları sizlere sunuyorum – çok arkadaşça, güzel bir tutum. Zaten evlere sığmıyor, tekrar da okunmuyor kitaplar.

Tabii maliyetlerin yükselmesi yayınevlerindeki işleyişleri de etkiliyor. Yayınevi emekçilerinin maruz kaldığı baskılara, zaten iyi olmayan çalışma koşullarının daha da kötüleşmesine şahit olduk bu yıl da. Kitapların niteliğini birebir etkileyecek bu süreçler. “Çölleşme” gibi sözcükler kullanmayı, söz konusu kültür, edebiyat olunca çok karamsar olmayı sevmiyorum. İllaki bir yolu bulunacak mevcut sorunları aşmanın, ama bunlar gerçekten büyük sorunlar.

Bir de, Türkiye kadar sanat ve kültür hayatı fedakârlığa, gönüllülüğe, bireysel çabalara veya iyi niyetli girişimlere dayalı bir ülke daha var mıdır merak ediyorum. Bir yazarı kitaplarını yayınlayan yayınevi anmazsa kimse anmayacak mesela. Normal şartlar altında bu işler için bütçeler ayrılmalı, büyük şehirlerin dışına taşan etkinlikler düzenlenmeli. Ama bunları söylerken fazlaca ütopik bir şey söylediğimin farkındayım. Hayat biraz fazla bayram olurdu öyle şeyler olabilseydi. Hiçbir kültürel devinimin kitleselleşememesinde, yayımlanan kitapların okunmamasında, dergilerin birbiri ardınca kapanmasında bu sahipsizliğin etkisi çok büyük tabii.

Aklıma gelen başka sorunları gözüme klişe göründüğü için yazmıyorum. Herkese sevgiler ve iyi okumalar diliyorum.