Haikunun en önemli ustalarından biri olan Matsuo Başo’nun 156 günlük uzun ve tehlikeli yolculuğunu anlattığı “Kuzeye Giden İnce Yol” adlı eseri Okan Haluk Akbay çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Binlerce kilometreyi kat eden Başo’nun hem manevi hem de edebi yolculuğu olarak görülebilecek kitap klasik Japon edebiyatının da başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor.

Matsuo Başo, 1644 yılında samuray kökenli bir ailenin mensubu olarak doğdu. Hizmetine girdiği Todo Yoşitada sayesinde şiire ilgi duymaya başladı. Yirmili yaşlarının başında ilk şiir kitabı yayımlanan yazar, Yoşitada’nın vefatının ardından 1672 yılında kendini şiire vermek amacıyla Edo’ya taşındı. Önemli isimlerden dersler alan ve haikai üzerinde uzmanlaşan şair, sonraki yıllarda öğrencileri tarafından yapılan bir kulübede inziva hayatına çekilerek Zen öğretisine odaklandı. 1684 yılının sonlarında ise manevi ve edebi izleğini tamamen etkileyecek dört büyük yolculuğun ilkine çıktı. 1689 yılında ise öğrencisi Sora’yla birlikte Honşu’nun kuzeyine doğru yola çıktı. 156 gün süren, binlerce kilometrenin kat edildiği bu uzun ve tehlikeli yolculuk neticesinde en çok bilinen eseri “Kuzeye Giden İnce Yol”u yazdı.
“Kaemon’un çizdiği haritalara bakarak ilerledim. Kuzeye giden ince yol olarak bilinen yol boyunca uzanan dağ yamacında, ünlü Tofu hasırlarının malzemesi olan kamışlar yetişiyordu.” (s. 51)
Görüldüğü üzere haritalardaki bir rotadan ismini alan kitap şairin gözlemlerine ve yolculuk boyunca kendisi veya öğrencisi Sora tarafından kaleme alınan şiirlere yer vermekte. Bu bağlamda, farklı başlıklara sahip birçok kısa metin var karşımızda. Bu metinlerin birçoğu eski şairlerin ve büyük rahiplerin adımlarını takip eden bir münzevinin coşkusuyla kaleme alınmış. Kimileri kıssadan hisse havasını taşırken kimileriyse haiku türünün en büyük ustası olarak kabul edilen şairin poetikasına gönderme yapmakta.
“Yörede yaşayanlar bana, ‘Kendilerince haiku yolunda ilerlemeye çalıştıklarını ancak yeni üslubu mu yoksa eski üslubu mu takip etmeleri gerektiğini bilemediklerini,’ söyleyerek benden yardım istediler. Onların isteğini kıramadım ve onlara yardımcı olacak bir kitapçık hazırladım. Bu yolculuğum, böylelikle haiku hocalığı gibi bir biçim de almış oldu!” (s. 70)
Sadece bu pasajdan bile şairin bu türde ne derece saygı gördüğünü anlamak mümkün. Öte yandan Japon edebiyatında da eski-yeni üslup ikileminin var olduğunu okumaktayız. Bu çatışmanın diğer alanlarda da devam ettiği sezilebilir çünkü şairin yaşadığı dönem Japonya’nın ilk modern dönemi olarak görülen ve Meiji Restorasyonu önceleyen Edo Dönemi. Adını Tokyo’nun eski adından alan dönem, her ne kadar Japonya’nın içe kapandığı ve istikrara odaklandığı bir dönem olsa da modernleşme hareketlerinin de hız kazandığı bir dönem. Kendini onarmaya çalışan bir Japonya’da son derece kısıtlı olanaklarla böyle uzun bir yolculuğa çıkmak da gezgin için bilhassa gür ağaçlarla kaplı dağ yollarında tehlike arz etmekte. Yağmur, çeşitli hastalıklar ve haşere de yine gezgin için çetin düşmanlar. Nitekim bir dağ yolunda rehberini büyük bir dikkatle takip ederek ilerleyen Başo’nun endişesini görmek mümkün. Bilhassa da rehber, başlarına bir iş gelmediği için şanslı olduklarını söyledikten sonra. Buna rağmen her şeyi göze alıyor şair:
“Kendi kendime ‘Çıktığın bu yolculuğun dere tepe, dağ taş yürüyerek ilerleyeceğin bir yolculuk olduğunu asla unutma! Ölümü bile göze aldığını unutma! Olur da yolculuk sırasında ölürsen, bu da senin kaderinde olan bir şey!’ dedim.” (s. 44)
Öyle ki, yol arkadaşı Sora rahatsızlanıp ara verdiğinde, tek başına kalsa bile yola devam ediyor. Zira yolculuğu bir tekâmül evresi olarak görmekte. Gittiği yörelere daha önce ayak basan rahip şairlerin izlerini bulmaya çalışıyor. Bunlar arasında ön plana çıkan da, önsözde belirtildiği üzere Başo’nun “en büyük vaka şairi olarak övdüğü” Rahip Saigyo olsa gerek: “Rahip Saigyo’nun şiirinde anlattığı ve kestane topladığı yüce dağın da böyle bir yer olabileceğini düşündüm.” (s. 38)
Böylelikle, bir yandan eskileri takip eden, öbür yandan onların yazdıkları şiirlerin yanına kendi şiirlerini bırakan bir şair var karşımızda. Dağlar, süsen ve kestane çiçekleri, kiraz ağaçları, güneş gibi tabiat unsurları onun için hem manevi hem de edebi kaynaklar. Bu bağlamda, gördüklerinden hareketle hem ruhsal tekâmül peşinde koşmakta hem sanatını geliştirmekte hem de geçmiş ve şimdi arasında bağ kurmakta Başo. Öte yandan her yolculuğu da yeni bir yolculuk vesilesi olarak gördüğünü söylemeli ki bu eylem Zen düşüncesinin döngüselliğiyle birebir örtüşmekte. Nitekim, insanlar onu sağ salim görünce “sanki ölümden kılpayı kurtulmuş birini karşılıyormuş gibi” sevinmişken, henüz yol yorgunluğunu üzerinden atamamışken yeni bir yolculuğa çıkıyor:
“Dokuzuncu ayın altıncı günü [18 Ekim] hâlâ yol yorgunluğumu tam olarak üzerimden atamamışken, Büyük İse Tapınağı’na gitmek için yeniden yollara düştüm. Bir tekneye bindim ve şu dizeleri yazdım:
Nasıl ki ayrılır midye kabukları birbirinden
Ben de öyle ayrılmalıyım
Güzden”
Metin Yetkin
