İşin Aslı, Judit ve Sonrası genel olarak bir aşk üçgeni üzerine kurulu gibi dursa da hayatın girift ayrıntılarını; yani ait olma, aile olma, sosyoekonomik sınıfsal ayrımlarda oluşturulan kimlikler, varsıllar ve yoksullar, yalnızlık ve bu kavramlar arasında gidip gelen bireylerin savaşın yıkıcı etkisi altında dünyaya bakış açılarını, uzun bir zaman dilimini içeren kurgusunda betimliyor. Yazar sadece duymak istediklerimizi dinlediğimiz bir çağda, gerçekten dinleyebilmeyi öğretmek istercesine konuşturuyor karakterlerini. Bunlar küçük burjuva Ilonka, aristokrat Peter ve proleter Judit. Yazarın üç karakter üzerinden her seferinde vurguladığı acı gerçek ise içselleştirilmemiş, benimsenmemiş hayatların girilmeyen odalara, kullanılmayan sofra takımlarına, okunmayan kitaplara ve de hiç giyilmeyen kıyafetlere adanmış olması. Bu tekrarlar öyle yalın ve akıcı bir edebi dille aktarılmış ki, okurken her seferinde hayatın anlamı üzerine farklı bir yorum getirebiliyoruz.
Sándor Márai 1900’de dönemin Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda, bugünkü Slovakya’da doğmuş. Yaşadığı dönem ve coğrafya göz önünde bulundurulduğunda zorlu bir yaşam öyküsüne sahip olduğunu tahmin etmek zor değil. İki dünya savaşını görmüş, ülkesindeki iç savaşlara, işgallere tanık olmuş, hem faşist hem de komünist rejimin baskısının ağırlığına dayanamayıp ülkesini terk etmek zorunda kalmış. Hayal ettiği ülkesine bir gün geri dönmek umuduyla Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşamış, 1948’de Amerika’ya göç etmiş. İçindeki vatan hasretinin ve halkının yaşadığı acıların yoğunluğuyla hep anadilinde yazmakta ısrar etmiş. 89 yaşında, karısının ölümünün ardından intihar ederek yaşamına son vermiş. Márai, yaşadığı zorlukları, baskıları, kederi muazzam edebiyat eserlerine dönüştürmüş.
İşin Aslı, Judit ve Sonrası üç karakterin monoloğundan oluşuyor, her biri yaklaşık yüz sayfa olan bu bölümlerde yazarın akıcı ve şiirsel dili toplumun farklı katmanlarını tek tek açıp incelememizi, sınıfsal farklılıkların aynı yerde duran bireyleri nasıl da birbirinden en uzak kıyılarda yalnızlaştırdığını ve savaşın, insanların vatan duygusunu nasıl da yerle bir ettiğini anlamamızı sağlıyor.
Márai kahramanlarını, ötekinin mutsuzluğu üzerinden beslenerek kendi mutsuzluğunu normalleştiren, buna isyan etmeye çalışanı da kendi cezai hükümleriyle bastırmaya çalışan bir toplumda karşılaştırıyor. Böyle bir dünyada ikili ilişkilerde ya da aile denilen en küçük toplulukta çoğalan savunmacı ve kazanç odaklı bireyler daha büyük topluluklarda bir araya gelerek başka milletleri yağmalamak, öldürmek ya da yok etmek konusunda acımasızca hareket edebiliyorlar.

Roman Ilonka’nın evliliğini anlatmasıyla başlıyor. Kocasını çok seven, ona bağlılığını ve evliliğin kutsallığını her şeyden üstün tutan ama kocasıyla arasındaki sınıf farkından kaynaklanan duvarı hiç aşamadığı için yalnızlığa sürüklenen bir kadın üzerinden yazar evlilik kurumunun toplum içerisindeki yerini sorgulamaya başlıyor:
“Benim için evlilik gerçekten kutsal bir şey. Dolayısıyla boşanmayı da kutsala saygısızlık sayıyorum.” (s.8)
Kendisine bir kimlik kazandırdığını düşündüğü kurumun devamlılığını sağlamak için istemediği bir hayatı sürdürüyor Ilonka. Bir evi yaşatan mobilya değil, o evde oturanların içini dolduran duygudur, diye belirten yazar, duygu yoksunluğunun evliliklerin metalaşmasını hızlandırdığını vurguluyor.
“Onun zevkiyle benimki arasında bir fark olduğunu, her şeyi becerebilsem, her şeyi öğrenmiş olsam ve onun gibi orta sınıftan sayılsam bile aslında başka bir dünyadan geldiğimi ifade etmek istiyordu. Benim etrafımdaki her şey onun alışık olup sevdiğinden bir parça başka, bir ton farklı renkteydi. Burjuva bu tür ayrımlara aristokrattan daha duyarlıdır. Burjuva ömrünün sonuna dek kendini onaylamak zorundadır. Aristokratsa daha dünyaya gelirken onaylanmıştır.” (s.11)
Her sevgi had safhaya varmış bir bencilliktir, diyor yazar. Benliğini başkasının varlığı üzerinden tanımlama hissi ilişkilerde yabancılaşmayı ortaya çıkarır. Ilonka kendini kasarak, sürekli kocasıyla arasındaki dengesiz teraziyi denkleştirmek için hesap kitap yaparak seviyor. Hayatı oldurmaya çalıştığımızda küçük düşürücü, utanç verici bir manzarayla karşı karşıya kalırız. Ilonka bu evliliğe hapsolmayı kabul ederken kocası ruhen özgür kalmak istiyor. Gerçek sevgi hem kendini hem de sevdiğini bağımlılıktan kurtarabilmektir. Bütün varlığını birini sevmeye adayan kişinin sevilme ihtiyacı çok fazladır. Sahip olma duygusu bireyin kendisini de esir alır bir yandan. Sevgiyi bu bencil esaretten kurtaracak olan şey onu anlamlandırma çabamızdır. Sevgi ve anlam ilişkisini şu satırlarla özetliyor yazarımız:
“Sevgi için birini anlamaya gerek yoktur mu diyorsun? Yanılıyorsun güzelim. Ben de uzun zaman böyle söyledim, bunu bir şikâyet olarak dünyaya haykırdım. Sevgi vardır ya da yoktur; neyi anlamak gerekiyor ki? Arkasında bilinçli bir maksat olan duygunun değeri nedir? Eh, bu işlerin böyle olmadığını, her şeyi anlamak gerektiğini insan yaşlanınca görüyor. Her şeyi öğrenmek zorundayız sevgiyi bile. İnsanız ve her şeyi aklımız yoluyla yaşıyoruz. Duygularımız ve heyecanlarımız bile akıl vasıtasıyla dayanılır ya da dayanılmaz oluyor. Sadece sevmek yetmiyor.” (s.24)
Ilonka ayrılık acısını atlatabildiğinde ne yeryüzünde ne de cennette tek ve doğru insan olmadığı, sadece içinde barındırdığı ışık kadar moloz da olan insanlar olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.
Peter, aristokrat bir aileden gelen, bunun kendisine atfedilmiş bir kimlik olduğunu benimseyen ve onu devam ettirmek için ekonomik ve entelektüel anlamda kendini her daim diri tutmaya çalışan bir gözlemci olarak tanımlıyor kendisini. Ilonka gibi o da aile ve evlilikle ilgili düşünceleriyle başlıyor anlatmaya. Ailesinin rahatsız edici, iç karartıcı bir hedef bilinciyle zengin, kibarlaştırılmış ve acımasız bir biçimde burjuva rolü oynadığını söylüyor. Peter’a göre aile, insan hayatının kişilikten bağımsız yüce bir anlamı olan ve insanların uyum ve mutluluk içinde yaşadığı bir topluluk değil kesinlikle:
“Ben mutlu aileye inanmıyorum. Fakat ortak hayatın farklı biçimlerini, insan topluluklarını gördüm: bu topluluklarda herkes biraz da diğerlerine karşı, herkes kendi için yaşar ama bir bütün olarak, aile adı altında yine de bir arada kalırlar; bu ailenin tek tek üyeleri aç kurtlar gibi birbirinin üstüne atlasa da…” (s.107)
İnsanların, en temel ihtiyaçlar üzerine kurulu bir düzende paylaşarak, el emeğiyle üreterek, kendilerine düşünmek, anlam kurmak için zaman ayırarak günleri yavaşlattığı kadim uygarlıkların kültürünün tersine, günümüzde mekanik bir bilinçaltı uygarlığı içerisinde yaşadığını vurguluyor yazar. İnsanlar, hep daha çoğunu istediği; kendilerini bir dizi mecburiyetten oluşan alışveriş üzerine kurulu ilişkilerle sıkıştırmış yalnız hayatlar sürüyor. Yalnızlığın alanı büyüdükçe gerginlik ve mutsuzluk her yerden yansıyor. Ama ideal düzen adı altında bunların hiçbiri yokmuşçasına yaşam devam ediyor.

İlk karısıyla arasındaki temel sorunun hassasiyet ve kibir olduğunu söyleyen Peter, insanların sınıfsal kimliğe bağımlılığının bir diğerini kayıtsız şartsız sevebilmeyi engellediğini, aslında özünde şefkate ihtiyacı olan insanın sevgiyi vermekten korktuğu için almayı da beceremediğini söylüyor:
“Yetişkin insan yalnızdır. Yalnız insan da ya küskünleşip çuvallar ya da dünyayla bir tür şen şakrak barış imzalar. Fakat ben bir evliliğin ve bir ailenin içinde yalnız olduğum için, çevremle bu şen şakrak barışı imzalamak biraz zor geliyordu.” (s.161)
İnsanın artık kimseden hiçbir şey beklemediğini anladığında para, güç ve başarı hırsının bedeline ve ürkütücü sonuçlarına vakıf olduğunda, yanına hiç kimseyi almadan, yardım ve konfor olmadan ruhunun kıyılarına çekilip hayattan uzaklaşması gerektiğini düşünen Peter, hikâyesinin sonunda varabileceği son noktanın yalnızlık olduğunu idrak ettiğini ve bunu anladığında güçlendiğini ifade ediyor.
Üçüncü bölümde Peter’ın ikinci karısı Judit’i dinliyoruz.
Peter için Judit, varoluşun en dip noktasından gelen, hiçbir şeyi olmadığı için kaybetmekten korkmayan bir yoksullukla büyüyen, saf ve bozulmamış bir insanlık durumunu temsil ediyor. Aşık olduğunda ortaya çıkan ışık, ses, şaşkınlık, heyecan, korku ve umut bir tek çocukluğun kendiliğindenliğinde ortaya çıkan samimi ve saf duygularla hissedilebilir. Peter Judit’le birlikte olduğunda böyle bir mucize bekliyor. Aşkın bu gizemli gücünün yalnızlığı ortadan kaldırmasını; toplumun, adın, servetin, geçmişin ve anıların insanlarla arasına ördüğü yapay duvarı yıkmasını bekliyor.
Judit on altı yaşında, proleter bir aileden gelip ölümden ve hayattan aynı şekilde korkan, bu yüzden de inançlı, tutumlu ve ölçülü olan, aile olmayı bir görev sayan burjuva bir aileye hizmetçi oluyor. Yazar Judit’in bu yapay dünyayı algılamadaki zorluğunu ayrıntılı betimlemelerle aktarmış. Adil olmayan bu sınıfsal ayrımda, Judit onlara ait her şeyi almak istiyor; paralarını, mücevherlerini, evlerini ve kimliklerini…
Judit ne istediğini, ihtiyaçlarını nasıl zapt edeceğini, gerçekten özlemini çektiği şeyin ne olduğunu bilmediği bir zamanda, yazarın ifade ettiği gibi sonsuz arzuladığı, son derece ümitsiz bir biçimde kıskandığı, ruhsuz, soğuk bir hesapçılıkla ulaşmaya çalıştığı dünyayı temsil eden Peter’la bir araya geldiğinde bütün isteklerini ona havale ediyor ve huzurunu kaybediyor.
Sosyal adaletsizliğin içinde büyüyen, sosyalist devrime bile inanmayan Judit, savaş sonrası dağılmış insanlar arasında yaşamını sürdürmeye devam ederken bir yandan da gördüklerini ayrıntılarıyla aktarıyor:
“Sosyal adalet nedir biliyor musun? Halk bilmiyordu. Toplumun ileri gelenleri yeni kanunlara karşı gelip sana ait olanın aslında sana ait olmadığını, çünkü her şeyin devlete ait olduğunu açıklarken halk şaşkın bir ifadeyle bön bön bakıyordu. Bunu anlayamıyorduk. Belki halk hırsız Rusları bile, şurada eski bir tabloyu, burada bir dantel koleksiyonunu ya da kim olduğu bilinmeyen bir büyükbabanın altın dişlerini kurtarmak için harıl harıl çalışan yeniden adalet kurucuları kadar küçümsemiyordu. Bunu halk adına yapıyorlardı. Ve halkın yapabildiği tek şey hayretler içerisinde kalıp tiksintiyle tükürmekti.” (s.255)
Kitabın beni en çok etkilediği anlar, özellikle son bölümde yazarın kendisinin de bir karakter olarak varlığını hissettiğim zamanlardı. Ilonka, Peter ve Judit’in hayatlarında zaman zaman var olan, onların anlam çabasına rehberlik eden ve de en önemlisi savaş denilen yıkıcı gerçekliğin ağırlığının altında nasıl çaresiz kaldığını, seslendiği kitleden ve bir insan olarak kendisinden ne kadar da utandığını anlatan bir yazarımız var kitapta: Lázár. Savaş süresince herkes sığınaklara koşup saklanmaya, yiyecek bir şeyler bulmak için etrafı yağmalaya çalışırken, Lázár evinin bir köşesinde oturup okumaya devam ediyor. Vatan denilen olgunun sadece şehirlerden, evlerden ya da insanlardan oluşmadığını, aynı zamanda bir duygu olduğunu düşünen yazar savaş sonrasında hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anladığında Roma’ya gidip orada yazmaya devam ediyor.
Márai, karakterleri üzerinden insanların değişkenliğine ve güvenilmezliğine dair bize tokat gibi gelen vurgular yapıyor: Ilonka’nın bir yere ait olamamaktan kaynaklanan kompleksleri; Peter’ın huzuru ve mutluluğu bulamayışından dolayı eksik ve aciz biri olarak yaşamaya mahkum olması; Judit’in yoksunluğunu çektiği her şeyi elde etmek için bitmeyen açlığı… Bütün bunların karşısında, yaptıklarının gündelik hayatta bir karşılığı olmayan, adeta hiçliği temsil eden Lázár. Bir şehir yerle bir olurken, insanlar ölürken onun içini daha çok acıtan şey bu insanlarla birlikte bir kültür bilincinin de yok olması. Kültür bir deneyimdir diyor, güneş ışığı gibi sabit bir deneyim, bilgi ise sadece bir katkıdır.
İşin Aslı, Judit ve Sonrası, Sándor Márai’nin insan olmanın dayanılmaz olduğu anlarda edebiyata sığınmanın, satırlar arasında nefes alıp kurgu dünyasında kayıplarımızı bulabilmenin ne kadar da kıymetli olduğunu kendi yaşam deneyimleri üzerinden aktardığı sıradışı bir metin. Yazar, “Edebiyat nedir?” diye soruyor hepimizin adına ve Lázár veriyor cevabı: “Edebiyat sanattan fazlasıdır, bir cevap ve etik duruştur.” (s.151)
Züleyha Çelik
