Parşömen’de 18 yılı, yılsonu soruşturmalarında ise 7 yılı geride bıraktık… Kısa bir özet ve değerlendirme yapmaya çalıştım.

Parşömen 2025 Edebiyat Soruşturması’nı 159 kişi yanıtladı.
Yedincisini yaptığımız yılsonu soruşturmalarının en geniş katılımlı, en kapsamlı olanı ve en çok okunanı bu yılki oldu.
Soruşturmayı yanıtlayan, okuyan, paylaşan ve eleştiren herkese içten teşekkür ederim.
Soruşturmayı gönderdiğim kişiler “okur, yazar, çevirmen, editör, şair, yayın emekçisi, dergici, akademisyen, eleştirmen, kitapçı” gibi ünvanlara sahip. Yetişemediğim, vakit bulamadığım ya da kapasitemi aştığı için soruları göndermeye fırsat bulamadığım pek çok kişi olmuştur elbette. Ne derler bilirsiniz: Adımız Hıdır, elimizden gelen budur.
Katılımcılara yönelttiğimiz sorulara verilen yanıtlarda dile getirilen görüşler –söylemeye gerek var mı– sahibini bağlar. Hakaret, cinsiyetçilik, ayrımcılık ya da ırkçılık olmadığı sürece kimsenin yanıtlarına müdahale edilmedi. Bir serbest kürsü burası. Tartışmaya, hoşlanmadığımız fikirleri duymaya ihtiyacımız var.
Bu soruşturmalarla ilgili en büyük motivasyonum şu: Yıllar sonra bir edebiyat araştırmacısı, akademisyen ya da meraklı bir edebiyatsever soruşturma yanıtlarına baktığında birtakım verilere ulaşmış olacak: 2020’lerde edebiyatçılar neleri eleştiriyordu, beğendikleri kitaplar, gündemlerindeki konular, sorunlar nelerdi?
Umarım boşuna bir ümit, bir avuntu değildir.
Ama bu uzak ihtimal gerçekleşmese bile, yılın edebiyat muhasebesini yapmış oluyoruz. Bütün yorgunluğuna rağmen eğlenceli de bir iş. Kimler hangi kitapları okumuş, nelerden bahsetmiş… Yanıtları okuduktan sonra alınacak, okunacak yeni kitaplar çıkması da cabası!
Bu yılki soruşturmada öne çıkan kitapları, konuları ve sorunları özetlemeye çalışacağım.
Kitaplar
Öncelikle kısa bir açıklama yapma gereği duyuyorum. İlk soruya verilecek yanıtlarda beş kitap sınırlaması getirmemizin nedeni kesinlikle “liste” mantığı değil. Aksine, 2019’dan beri sürekli vurguladığım bir şey var soruşturmalarda: “En iyi kitap” listelerine karşı yapılan bir soruşturma bu. Listeleme mantığıyla davranmış olsaydık katılımcılardan beğendikleri kitapların yalnızca adlarını yazmalarını isterdik. Oysa istediğimiz, birkaç cümleyle bile olsa kitapları neden beğendiklerini anlatmaları.
Beş kitap sınırı getirmemizin nedeni, bir sınırlama getirilmediğinde “beğenilen” kitapların sayısının okuyanı boğma riski. Ucu bucağı olmayan metinleri önleme kaygısı.
Dikkat edilirse, sorumuz “En beğendiğiniz 5 kitap hangileri?” değil. Katılımcılardan istediğimiz, beğendikleri kitaplardan beş tanesini anmaları, bu kitapları anarken de kısaca beğenme nedenlerini belirtmeleri.
Bu yılki soruşturmada en çok anılan, en çok “beğenilen” kitaplara gelelim.

Bahçıvan ve Ölüm ile İrlanda Defteri en çok anılan kitaplar oldu.
Georgi Gospodinov’un kitabı genel olarak beğenilse de soruşturma yanıtlarının birkaçında kitap hakkında eleştirel yorumlar da vardı.
Baştan söyleyeyim, anılan kitapların hepsini saymam mümkün değil. Sıklıkla dile getirilen kitaplardan birkaçını daha belirteceğim sadece:
Dünyanın Bütün Karıncaları (Cabir Özyıldız), Korkunun Kıyılarında (Buket Arbatlı), Post Mortem (Şirvan Erciyes), Annem (Miray Çakıroğlu), Tarihin Molozları Üstünde (Ayhan Koç), Gönülde Kitap (Necati Tosuner), Yan Yana Durduğumuz Zamanlar (Banu Yıldıran Genç), Niş (Ceren Biber), Dimdik Bakma Rehberi (Oğulcan Kütük), Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik (Judith Hermann), Kalbi Hızlandıran Şeyler (Asuman Susam), Doğa Yürüyüşleri (Oylum Yılmaz), Karanlığın İcadı (Özlem Dikeçligil), Çiçeklenmeler (Melisa Kesmez), Bir Aşk (Sara Mesa), Annem Öldü mü (Vigdis Hjorth), Kırmızı Buğday (Ahmet Büke), Bazı Günlerin Sonu (Murat Çelik), Vaker (Evren Yesari), Sarı Yüz (R. F. Kuang), Edebiyatımızda Kadın Yaratıcılığı (Hülya Soyşekerci), Kovulduklarıyla Kalanlar (Ela Kiçik), Hasta Sevgili Kış (Bâki Ayhan) ve Karanlığın Rengi (Cemil Kavukçu).
Geçen yılın Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Güney Koreli yazar Han Kang da bu yıl yayımlanan Yunanca Dersleri’nin yanı sıra geçmiş yıllarda Türkçeye çevrilen birkaç kitabıyla daha anıldı soruşturma yanıtlarında.
Kitap görsellerini seçerken bile dengeli davranmaya, dikkatli olmaya çalıştım. O nedenle tekrar etmek durumundayım: Soruşturmada anılan kitapların hepsini burada saymak mümkün değil. Soruşturmayı yanıtlayan katılımcıların hepsi birbirinden değerli kitaplardan bahsettiler. “Sıralı tam liste” için yanıtları tek tek okumak gerekir.
Geçelim ikinci fasıla.
Konular, olaylar…
Kayıplarımız var: Selim İleri, Pınar Kür, Tom Stoppard, Hasan Özkılıç, Engin Çetinbağ, Mario Vargas Llosa, Cumhur Orancı, Handan İnci, Süha Oğuzertem, Şerif Tezgörenler… Yazdıklarıyla yaşayacaklar artık.
Kapanan dergilerimiz var: Edebiyat Nöbeti ve Sincan İstasyonu. Dergicilik her zaman zordu ama bugün sırtını bir sermaye grubuna dayamayan dergilerin işi her zamankinden de zor.
Katılımcıların gündemlerinde yer alan konular, olaylar özetle şöyle:
– Yayınevi-yazar ilişkilerinde yaşanan mağduriyetler, ödenmeyen telifler, güvencesiz emek, emek sömürüsü.
– SRC Kitap vakası.
– Kadın+ Edebiyatçılar’ın çağrısı / bildirisi.
– Elif Şafak’ın İngiltere’nin köklü edebiyat kurumlarından biri olan Royal Society of Literature’ın başkanlığına seçilmesi.
– Yavuz Ekinci’nin, Rüyası Bölünenler romanındaki bir kurgusal karakter nedeniyle yargılanması.
– Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı eserinin özellikle İngiltere’de “çoksatar” bir kitap haline gelmesi.
– Kıraathane’nin (namı diğer İstanbul Edebiyat Evi) yedi yıllık bir faaliyet ardından kapılarını kapatmak zorunda kalması.
– Ketebe Yayınları’nın Franco Berardi’nin İkinci Geliş adlı eserinin çevirisine uyguladığı sansür.
– Eleştiri yazılarının yayımlanması, ses getirmesi. Aslı Güneş ve Şükran Yiğit’in K24’teki yazılarından özellikle bahsedildi yanıtlarda.
– Yapay zekâ meselesi. Edebi eser üretiminde, çevirisinde ve bir ticari ürün olarak “kitap”ın yayına hazırlanması sürecinde yapay zekânın kullanımı. Bu kullanımın doğurduğu / doğuracağı hukuki, etik ve estetik sorunlar.
– Elif Şafak ile Mine G. Kırıkkanat arasındaki intihal davası.
– Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin ve Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği etkinlikler… 17. Bursa Edebiyat Günleri ile Bursa Uluslararası Edebiyat Festivali.
– 2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Macar yazar László Krasznahorkai’ye verilmesi.
Ve sorunlar!
Soruşturmanın üçüncü ve son sorusu (“Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?”) en çetrefilli olanı.
Katılımcıların önemli bir kısmının bu soruya yanıt vermek istemediğini gördük. Bir kısım katılımcı da “edebiyat ortamımız” diye bir şeyin var olmadığından dem vurarak başladı sözlerine.
En çok dile getirilen sorunlardan biri ekonomik sorunlar oldu. Kitap fiyatlarının yüksekliği. Ya da alım gücümüzün düşük olması. Mesele şu: Okur, yeni kitapları edinmekte giderek daha fazla zorlanıyor.
Sansür, otosansür, yayıncılık ve yazarlar üzerindeki siyasi baskılar da sıklıkla dile getirilen sorunlardan birkaçı.
“Yazarın görünür olmak zorunda hissetmesi” ya da “yazarın sosyal medyada varlık göstermek zorunda hissetmesi” olarak özetleyebileceğimiz mesele de yine dile getirilen sorunlar arasında. Metin değil yazar öne çıkıyor. Yazar kendini öne atılmak, kitabını tanıtmak zorunda hissediyor. Görünür olmazsa okura ulaşamayacağını, “unutulup gideceğini” düşünüyor. En azından dile getirilen sözlerden benim anladığım bu.
Soruşturmalarda dile getirilmedi ama benim eklemek istediğim bir husus var. Sosyal medya kullanımı yazar-okur, yazar-yayınevi ilişkilerini kökten değiştirdi. Arkadaşlarımın görünürlük kaygılarını anlıyorum, benzer kaygıları hepimiz gibi ben de yaşıyorum. Fakat hatırlamamız gerekir: Sosyal medya hesabı olmayan, dijital mecralara, sosyal medya sitelerine hiç bakmayan, sessiz ve kendi halinde bir okur kitlesi var. İnanın bana, çoğunluktalar. “Edebiyat ortamı” twitter’dan ibaret değil. Belki burada yanılıyoruz, yanıltıyoruz kendimizi…
Bir diğer konu çeviri edebiyat. Çeviri edebiyatın yerli edebiyata nazaran okur nezdinde daha fazla rağbet gördüğü belirtiliyor. Bu sadece 2025’in “sorunu” da değil üstelik, geçmiş yıllardaki soruşturma yanıtlarında da bahsedilmişti. Doğru mudur bu tespit, bilmiyorum. Doğruysa nedenleri üzerinde düşünmek gerek.
Bir klasik haline gelmiş olan, en “popüler” sorunlardan biri de eleştiri meselesi. Ben burada Emek Erez’in yanıtından bir alıntı yapmak istiyorum. Konuya bir de bu açıdan bakmakta fayda görüyorum:
Eleştiri nedir, sorusunun güncel edebiyat tartışmalarında daha çok sorulması gerekiyor sanırım. Çünkü eleştiri bizde sadece bir metni, konuyu, düşünceyi olumsuzlamak şeklinde değerlendiriliyor. Bu eleştirinin sadece bir biçimiyken, tek başına tüm eleştiri alanını buna göre ele almak sorunlu olabilir ki sanırım “eleştiri yok” serzenişinin altında yatan sebeplerden biri bu. Kültür sanat eleştirisinin çok farklı biçimleri var mesela; eleştirmenin kendi deneyimiyle, ele aldığı metni kesiştirdiği denemeye yaklaşan tür de bir eleştiri, eleştirel teorinin araçlarının devreye sokularak metni başka şekillerde düşünen çoğaltan metinler de eleştiri. Belki 2026’da bu konunun enine boyuna tartışıldığı dosyalar yapılır ve güzel bir tartışma ortamı oluşabilir böylece.
“Eleştiri yok” söylemi üzerine düşünmekte de fayda var. “Eleştiri yok”sa eğer, neden olmadığı üzerine de düşünmek gerek. Kadir Yüksel’in yanıtından alıntılıyorum:
Başka yerlerde de yazmıştım, tekrar etmek gibi olacak ama böyle bir ortamda eleştiri olması mümkün değildir. Ancak sevdiğiniz kitaplar üzerine yazarsınız. Çünkü eleştiriyi kimse istemiyor. Sadece yazarlar değil, yayıncılar hiç hiç istemiyor, dergiler olumsuz yazılara yanaşmıyor bile, eleştiri yazısı yazanlar da istemiyorlar. Dergiler reklam alamayacaklardır, eleştiri yazacak olanlar olumsuz yazarlarsa bir daha hiçbir yerde yazı yayınlatamayacaklardır…
Naçizane görüşüm, “yazarların eleştiri istememesi” bu hususta dikkate alınacak en son şey. Yazarların eleştiriyi nasıl karşılayacağı kendilerinin bilecekleri iş. Fakat dergilerin yayınevleriyle reklam ilişkisi olması “pürüz” yaratıyor olabilir. Çözüm belli ama zor: Bağımsız yayıncılık yapan basılı ve dijital dergilerin, mecraların artması. Alternatif dağıtım yollarının bulunması. Kolay değil elbette.
Fakat yukarıda değindiğim üzere, bu yıl okurların ilgisine mazhar olan eleştiri yazıları okuduk. Bir sevindirici gelişme daha oldu; yalnızca “yazınsal eleştiriye” yer veren, üç aylık periyotla okurla buluşan Eleştiriyorum dergisi, Oktay Yivli’nin editörlüğünde yayın hayatına başladı. Dergilerin uzun ömürlü olmasını sağlamak, biraz da biz okurların elinde.
Dile getirilen başka sorunlar da var elbette. Dediğim gibi, ben çok kısa bir özet yapmaya çalıştım. Dikkatimi çeken bir şey var, onunla bitireyim bu faslı. Yedi yıldır ilk kez, sorunları dile getirme konusunda bu kadar hevessizliğe şahit oldum. Geçmiş yıllarda hem daha fazla sorun dile getirilirdi hem de daha eleştirel bir ton olurdu yanıtlarda. Bu nedenle, ömrüm vefa ederse Parşömen 2026 Edebiyat Soruşturması’nda üçüncü soruyu ikinci soruyla birleştirmeyi düşünüyorum.
Kapsamlı bir özet yapamadığımın farkındayım çünkü pilim bitti. Soruşturma nedeniyle yılın son ayı çok yoğun geçti benim için. Başta belirttiğim üzere, umarım birileri çıkar ve bu yanıtlarda saklı olan veriler üzerine daha derli toplu özetler yapar, yazılar yazar.
Umalım ki olsun.
***
Parşömen’i 18 yıldır reklamsız, sponsorsuz şekilde yayımlamaya çabalıyorum. Parşömen’in Kreosus hesabı üzerinden maddi destekte bulunan bir avuç dostumuz dışında kimseden destek almıyorum. Zorluğu çok, hiçbir maddi getirisi yok ama böylece özgür ve bağımsız yayıncılık yapabiliyorum Parşömen’de.
Başta Kreosus destekçilerimiz olmak üzere Parşömen’e emeği geçen herkese bin teşekkür!
İyi kitaplar okuyacağımız; barış, hukuk ve adaletin hüküm sürdüğü bir yıl olsun 2026.
Her zamanki gibi bitiriyorum:
Sevgimle…
Onur Çalı

Güzel bir soruşturma olmuş. Gözümden kaçan kitapları not aldım. Üçte birini okuyabildim henüz ama Onur Caymaz’ın Selim İleri ile ilgili tespiti beni çok hüzünlendirdi. Edebiyatımızın son köprüsünün gitmiş olması. Emeklerinize sağlık. Teşekkür ederim.
Bu karşılıksız gayretiniz inanın çok değerli, adıma sonsuz şükran duyuyorum. Kolay gelsin.
Ozan Çororo selâm olsun.
Ve tabi ki Nasreddin Hocamıza. 🙂