“Ve insan ölülerine aittir.”
Dört Köşeli Kambur

Jean-Paul Sartre “kimin için yazıyoruz” sorusuna Edebiyat Nedir? kitabında“Gerçekte yazar çamura batmış, gizli, kullanılması olanaksız özgürlükler için konuşmak gerektiğini bilir ancak gerçek şu ki kendi özgürlüğü bile pek katkısız değildir.”diye cevap verir. Bu cümle bilinen gerçekleri dile getiriyor olsa da Sartre, sonrasında bir yazar için pek kuru olan –ki bu tabir kendisine aittir– konuların başında ölümsüz değerlerin geldiğini belirtir ve bunlardan bahsetmenin bir yazarın sığındığı en güvenli liman olduğunu söyler. Oysa arka sokaklarda kalmış bir gerçekliği, ortak bir değeri, acıyı, insanlığa ait bir hâli; dilin tüm imkânlarıyla besleyerek ancak çoğunlukla sözcük eksilterek veren yazarlar için liman güvenirliğinin birincil olarak görülmediğini ve bu yazarların kurguda üstü kapalı söyleyişi tercih ettiklerini ifade eder. Bunun için ise “çünkü dil eksiklidir,” cümlesini kullanır.Bu açıdan Sartre’ın fikrini “Edebiyat neyi, ne kadar anlatır; tarihin tozlu sayfalarını nereye kadar aralamalıdır?” sorularının yanında bazı evrensel hisler üzerinden bakarak görünür kılmak gerekir belki de… Ve belki, basit gibi görünen sorularda gizlidir asıl evrensel hisler. Mesela içinde yaşamamıza rağmen kendimizi huzursuz hissettiğimiz yer, evimiz olabilir mi? Ya da oturduğumuz bahçeler, sıcacık yorganını çenemize değin çektiğimiz yataklar, sofralar kurup dostlar ağırladığımız evler bizden aniden alınabilir mi? Sorsak her biri bize ait, hepsi bizim emeklerimizle yer ve yol bulanlar… Ancak ya bir sabah uyandığımızda bir erk tarafından, bizim olanlardan gönderilmeye karar verilirsek? Ya yıllardır toprağımız olarak gördüğümüz yerlerin üstünde ve diri olma ihtimalimiz, altında olma ihtimalimizden çok daha düşükse? Ya da gücü elinde bulunduranlar; bahçemizden, bostanımızdan, soframıza bin bir güçlükle koyduğumuz katığımızdan nemalanmaya çalışıyorsa?

Son dönem, dünya politikalarına baktığımızda neo-faşizmin yükselişe geçtiğini, yaşamını diğer insanların yaşamından önemli ve değerli bulma durumunun neredeyse normal karşılandığını, bu sebeple de yukarıdaki ikircikli soruların yankılı bir tedirginlikle genişlediğini gözlemlemekteyiz. Ve hatta bu durumun, kendi dışında hiçbir canlının yaşama hakkı olmadığına yönelik ağır bir engel taşıyan inanışlar doğurduğunu da söylemek mümkün. Peki, nedir bu gereksiz talepkârlığın ve cüretin sonuçları? Bireysel ya da kitlesel katliamlar, pogromlar ve savaşlar… Onlarca farklı değişkenin, yüzlerce temelsiz iddianın karanlığında büyüyen, bencillik ve narsisizmle yoğrulmuş insanların oyun alanında hiçe dönen hayatlar…

Tüm bu keskin bloklaşmalar gölgesinde Sartre’ın ayak izlerini takip ederek sormak gerekir belki de, alenen görünenleri değil de tarih boyunca küçücük çatlaklardan sızanı kim anlatacak? Çoktan kabul görmüş olayları anlatmak, bir bakıma güvenli bir alana çekilerek sunmak, hemen birçok yazarın ilk hamlesiyken toplumu yeni soruların kucağına atmaya kim cesaret edecek? İşte burada, Ali Özgür Özkarcı’nın Erkek Dutların Gölgesinde romanı tarih boyunca çatlaklardan sızanın neler olduğunu göstermek için çıkıyor biz okurların karşısına. İlk bakışta bir taşra hikâyesi gibi görünen bu eser, çok daha derin soruların etrafında dolaşıyor ve güvenli görülen o limandan daha ilk bölümde Başkomiser Şükrü’nün şu cümleleriyle ayrılıyor:

“Az biraz beni dinle hele. Ne diyorum sana, dönecekler. Sakın bana kimler dönecek demeyesin. Ermeni döllerini, diyorum…. Sınırlar açıldı. Geleceklerini biliyorum. Vardır bir hesapları elbet. Ne bileyim buradan almayı unuttukları bir şeyler annadın mı! Belki de yeniden yerleşmeye dönecekler. Bilemem. Ama dönecekler, buradaki gömülerini alıp belki Suriye’ye belki Beyrut’a kaçacaklardır. Bir biçimde onları enselememiz lazım…” (s.12)

Ve yazar, birkaç sayfa sonra, “Hayır, hayır şavalak Nuri yanlış belledin. Buradaki Ermenilerden bir şey çıkmaz. Üç-beş aile şunun şurası kalan geriye. Onlar da fakir zaten. Korkudan burunlarını dahi çıkaramazlar dışarıya. Dışardan gelen kimseyle de münasebete girmezler kaldı ki. Sorsan zaten onlara, Fransız’ız derler. Boşver onları şimdi. Bir şey çıkmaz oradan…” (s.14) cümleleriyle okurun zihninde şu sorunun baş göstermesini istiyor: İktidar sahiplerince göç ettirilenlerin geride kalan mallarından kimler, nasıl planlar yaparak nemalanır?

1930’lu yılların ortasında başlayan Aryanizasyon’da Almanya’dan ayrılmak isteyen Yahudilere fahiş uçuş vergisi getirildiğini, gidemeyenlerin mallarına el konulduğunu, direnenlerin akıl almaz yöntemlerle katledildiğini birçok kaynaktan teyit edebiliyoruz artık. Ancak Çukurova Ermenilerine yönelik zorunlu göçe dair kanunda, tarafsızlığı kesinleşen tüm belgelere ulaşabildiğimiz söylenebilir mi gerçekten? Bu noktada çoğunluk oldukları su götürmez kimselerin nasıl bir yöntem izlediklerini yazar ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han, en önemli terimlerinden birini kullanarak açıklar: içkin şiddet.₃ Bu terim; sessizce çökerten, dışarıdan görünmeyen ama içeriden adım adım çürüten şiddet türü olarak girer sosyolojiye. Saldırmadan, savaşıyorum demeden; psikolojik olarak değersizleştirerek, bir enkaza dönüştürerek, umuda dair tohumları henüz gün yüzü görmeden çürüterek yapar bunu erk sahipleri. Bu açıdan Erkek Dutların Gölgesinde romanı, Chul Han’ın bahsettiği o çürüyen umutlar ile James Baldwin’in ısrarla üzerinde durduğu yüzleşmenin birleştiği bir kavşaktır adeta.

Utançlarla Örülen Masalsı Perde

Erkek Dutların Gölgesinde romanında değişen tarihe, insanlara, simalara rağmen dört ana bölümde kendine yer bulan bir sözcük yükselir satırlar arasından: define. Bu sözcük, geçmişin popülerleştirilmiş hayali olmaktan çok, etik değerleri dışarda bırakan bir kâr elde etme aracı olarak işlenir.Ve ayrıca göç ettirilmiş, öldürülmüş ya da kaybolmuş / kaybedilmiş insanların bıraktığı boşluğun define hikâyesine dönüştürülerek nasıl yeniden yaratıldığına da tanıklık ederiz satırlarda. Bu dönüşüm, romanın ana güzergâhını oluşturmanın yanında Başkomiser Şükrü, Meryem, Hacı Salih, Yusuf, Dikran, Berna gibi önemli isimlerin de anlayış ve arayış rotasını belirler. Toprağın altındaki acı, hazineye dönüştürülür ve define sözcüğünün geçtiği bölümlerde kıyımlar, yıkımlar, katliamlar beklendiği kadar derinden konuşulmaz. Özkarcı’nın bilinçli bir tercih olarak bıraktığı sessizlik; bellek kaybıyla, ölümle, çıkar sağlamak isteyen iki tarafın anlaşmazlığıyla sese dönüşür böylece. Kısaca yazar, gölgelerin altına sinmiş sessizliklerle işlenen suçları, gerilim dolu satırlara çevirerek define sözcüğünün adımlarına yükler. Definecilik neden yapılıyor sorusunu sormak yerine, bunu sevimli / tebessümhıraş bir telaşla verme çizgisinde olanlara didaktiklik taşımayan bir başkaldırı görülür Özkarcı’nın satırlarında.

Yakın zamanda Behçet Çelik’in Erkek Dutların Gölgesinde kitabı üzerine kaleme aldığı yazısında Hrant Dink’in de defineciliğe yönelik söylediğini ifade ettiği fikirler bu açıdan dikkat çekicidir:

Tahmin edileceği üzere, romanın ilk bölümüyle ikinci bölümü arasında önemli bir bağ bulunuyor ve metnin gerilimi ve olay örgüsü de bu bağlantının keşfedilmesine, ortaya çıkmasına dayanıyor. Tam da Meryem’in hikâyesinin geçtiği yıllarda Hrant Dink de bu define konusuna değinmişti Agos’taki bir yazısında “Bilenler bilir, Anadolu’da pek rağbet gören bir zanaattır define arayıcılığı. Hayatını bu yola vakfetmiş ‘define manyakları’ vardır. İstanbul Aksaray’da özel defineciler kahvesi olduğu bile söylenir.” der.[1]

Ali Özgür Özkarcı

Böylece kimlik kayıpları, toprağın el değiştirmesi, define söylenceleri, taşranın içe çökmüş sessizlikleriyle örülmüş roman; dikkatli okurun nazarından kaçmayacak geniş bir ileti yatağına taşınır. Romanda bazı karakterler, kendi yaşam koşullarını dönüştürme kudretinden sistematik biçimde mahrum bırakılan, bu mahrumiyet sonucu zamanla sosyolojik bir felce uğratılarak mağdur olan kişilere dönüştürülürler. Yazar, bireyselde özgürleşemeyen zihni, bir ağaç gölgesinin altına sıkıştırır; toplumu ise kendi geçmişiyle konuşamaz, yüzleşemez duruma getirir. Tüm bu sebeplerden, tarihte kara bir leke olarak yer bulan emval-i metrukeyi anlatan Özkarcı, çağdaşlarından farklı bir yol belirler. Kadın-erkek, yaşlı-genç, sağlıklı ya da aklî melekelerini yitirmiş birçok karaktere yer veren roman, sesleri bir araya getiren unsur olarak emval-i metrukeyi seçer. Ayrıca yazar, emval-i metrukeyi belleğin sistemli bir şekilde kırılması, hafızaya dair boşluklar yaratılması ve tarihsel sürekliliğin zorla kesintiye uğratılması olarak gösterir. Burada Marx’ın mülkiyet düşüncesine paralel bir bakış görmek de mümkündür. Marx, mülkiyeti yalnızca bireysel bir hak olarak görmez; insanın kendi emeğiyle, çabasıyla kurduğu ilişkinin hem maddi hem de manevi bir zemini olduğunu da belirtir. Bu sebeple bir topluluktan ya da bireyden mülkiyetin zorla alınması, yalnızca ekonomik bir kaynağın değil, kimliğini var eden yaşam alanının da alınması anlamına gelir. Romanda mülkiyet tam da böyle derin bir yarılmanın eşiğinde sunulur ve sayfalar ilerledikçe toprağın el değiştirmesinden çok, değişen hikâyelerin ardındaki izlek odağa alınır. Devletin çizdiği yeni mülkiyet haritaları, bireylerin ve toplumun belleğini de yeniden yazar bir bakıma. Ayrıca bu mülkiyet haritalarının oluşturulmasında kimliğin yok sayılarak ya da görünmez kılınarak nasıl bertaraf edildiğini sessiz şiddetin ayak seslerinden duymamızı ister.

Kısaca, toprak el değiştirirken eski sahiplerin seslerinin, hikâyelerinin ya da acılarının nasıl bir yöntemle silikleştirildiği üzerinde durulur. Bu minvalde “dutların gölgesi” ve “define” sözcükleri biz okurların önüne ayrı bir karakter olarak eşzamanlı çıkarılır ve görünmezliği kırmak için tasarlanmış sembolik uzantı olarak okunabilir bir bakıma.

Sessizlikten İnşa Edilmiş Bir Şiddet Coğrafyası

Romanda fiziksel şiddetin yanında görünmez şiddet de satırlar arasında yer bulur kendine. Bu noktada Özkarcı’nın en etkili anlatı tercihlerinden biri, kurguyu sessizlikle örmesidir. Sessizlik, karakterlerin ortak kaderidir belki ama aynı zamanda anlatının geçtiği yerdeki kişilerin devletle, geçmişle ve kendileriyle kurduğu yanlış ilişkinin de sonucudur. Romanda susturma, açık tehditlerden çok, kuşaklar boyunca aktarılmış kabullerle işleyen bir mekanizma olarak verilir ki bu durum neredeyse örtükleştirilen bir anane hâlini alır. Öyle ki romanın sonuna doğru okur kendini, toplumsal özgürlüğün ne olduğu üzerine düşünürken de bulur sıklıkla.

Yazara, bir söyleşide bu romanı yazmaya sizi iten sebepler nelerdir diye sorulunca “…bir Adana romanı yazarken, benden önce bu kentin sokaklarını kimlerin arşınladığını da es geçemezdim doğrusu.” diye cevap verir.[2] Konuşulmayan ve sıklıkla üstü kapatılanı, dört ana bölümün her birinde işleyerek üç kuşak üzerinden bir felaketin etkilerini gözler önüne seren Özkarcı, tarihin sümen altı edilmiş sorularına cevap aramaya devam edecek ve romanda her karakterin yolunu ama zorunlu ama bile isteye bir yüzleşmeye çıkaracak; Jean Paul Sartre’ın dediği ve ancak başkalarının dertlerine eğilen kalemlerin görebileceği o küçük çatlaktan bakıp zulme uğrayan insanları bir ağacın gölgesinde ille de görünür kılarak anlatacaktır. İşte tam da bu sebeple Erkek Dutların Gölgesinde, edebiyat tarihinin içinde özgürlüğün hem toplumsal hem zihinsel temellerini sorgulayan / sorgulatan güçlü bir metin olarak da yer alacaktır.

Bu romandan ve James Baldwin’inYüzleşilen her şey değiştirelemez ama hiçbir şey yüzleşilmeden değişmez,” cümlesinden yola çıkarak sormalıyız belki de, bu topraklar yüzlerce masum insanı itibarsızlaştırarak mı mülksüzleştirerek mi ya da yerinden ederek mi yok etti? Ve yine sorulması gereken en önemli sorulardan biri de Çukurova’da Ermenilerine yönelik büyük felaketin ardındaki failler gerçekte kimlerdi? Köylü mü konmak istiyordu zulmün ganimetlerine, mahalleli mi yoksa kolluk güçlerinden, devlet erkânından, hatrısayılır kent soylularından bazıları da görüyor muydu bu rüyayı?

Tarihin, okumamıza izin verilen küçük bir bölümünden yola çıkarak net bir değerlendirme yapmak zor olsa da Özkarcı’nın ince bir çatlaktan alıp genişlettiği bu aralıktan bakmaya başlamak, doğru cevapları bulmanın önündeki en hatırlı seçenektir belki de.

Selma Hangül


[1] Link.

[2] Link.