8 Ekim 2025

Selman Dinler’i öykülerinden, yazılarından biliyorum. Kıvrak, zeki, eğlenceli ve “ince gören” bir dili olduğunu söyleyebilirim. Olgulara, konulara, kişilere farklı açılardan bakabiliyor. Bazen şeytanın avukatlığını da üstleniyor ki iyi yapıyor.

Şimdi Horolojist adlı romanını okudum. Aynı kıvrak ve eğlenceli üslup bu metinde de belirgin. Sürpriz bozan ayrıntılar vermek istemem ama metin, sonlarına doğru sertleşiyor. Hem anlatılan şey hem de dil sert. İtiraf etmeyelim, son sayfaları okurken karnıma ağrılar girdi.

İki lise arkadaşı (Kırık ve Akkuzu) Prag’da tesadüfen karşılaşırlar ve olaylar gelişir. Yazar, bütün bunların yanında bizi bir turist rehberi gibi de gezdiriyor Prag’da. Bir gün Prag’a seyahat edecek olursam romana tekrar el atıp notlar alacağımı biliyorum.

Yıllardır Prag’da yaşayan Kırık, arkadaşı Akkuzu Kafka Müzesi’ni görmek isteyince şöyle diyor:

“Kafka Müzesi o gördüğün bina. Kıyıdaki. Ama müzeyi boş ver. Oralar turistler içindir. Zaten pek bir şey yok içinde. Kafka’yı ancak Prag’ın kabuğunu soyarsan görebilirsin. Bu şehrin karanlık sokaklarında mutsuz, umutsuz, korku içinde dolaşman lazım onun ruhunu anlamak için. Polisten, mahkemelerden, devletten, halktan, ailenden, herkesten korkarak, kaçarak, insanlardan nefret ederek, bir böcek gibi her an üzerine basılacağından endişe ederek birkaç sene yaşa bakalım. Önce böceğe dönüş. O zaman anlarsın Kafka’yı.” (Horolojist, s.51-52)

Hamiş: Fotoğrafta kitabın yanına saatimi bilerek ve isteyerek koydum. Sırf Kırık’a gıcıklık olsun diye.

***

Nasreddin Hoca’nın kitap fuarı macerası

Ozan aradı. Neymiş? Hoca bugüne kadar kitap fuarında hiç imza yapmamış.

“Ee, ne var bunda?” diye sordum.

Öyle olmazmış, herkes yapıyormuş. Hoca okurlarıyla buluşmasın mıymış? Kafamı ütüledi iki saat. Sonunda pes ettim, “Tamam, Hoca’yla konuşup ikna etmeye çalışırım,” dedim.

O işi çoktan halletmiş zaten. Sadece imza gününde Hoca’ya refakat edecekmişim. Ne güzel, bir anımız daha olurmuş falan filan.

“Ulan kerkenez, madem bu kadar heveslisin, sen refakat et Hoca’ya,” dedim. Onun işleri varmış, o tarihlerde Ankara’da olmayacakmış, Kınık’a zeytin toplamaya gidecekmiş. Herifçioğlu tek ayak üstünde palavra üstüne palavra sıkıyor, biliyorum. Biliyorum ama ikisi de çok eski dostum, hayır diyemiyorum işte.

Büyük gün geldi çattı. Hoca’yı evinden alıp taksiyle fuar alanına intikal ettik. Acayip bir kalabalık var, kuru karabalık. Havasız, iç sıkıcı bir ortam…

Ama durun, ilk vukuatımızı daha kapıdan girerken yaşadık. Onu anlatmayı unuttum. Sanki çok matah bir şeymiş gibi, fuara girişi paralı yapmışlar. Nasreddin Hoca bu, yer mi! Yandaki beleş kapıdan girmeye çalışıyorduk ki güvenlik görevlisi bir oğlan durdurdu bizi. Hoca’nın sakalına sırıtarak bakıp “Hacı amca yanlış geldin galiba, burası cami değil,” demez mi. Hoca sunturlu bir küfür savurdu oğlana, şimdi buraya yazamam. Çocuk afalladı tabii. “Yazarım lan ben, okurlarımla buluşacağım,” dedi.

Neyse girdik sonunda. Hoca’nın kitaplarını yayınlayan yayınevinin standını bulduk. Hoca yerine geçince ben de izin istedim. Biraz fuarı dolaşayım diye bahane uydurdum. Nesini dolaşacağım. İnsan süper markette dolaşır mı? Bir yazar daha vardı stantta, zaten daracık yer. Kaçayım dedim.

Yapacak başka bir şey olmadığından şöyle kısa bir tur attım fuar alanında, sonra dışarı çıktım, çay sigara yapayım dedim. Bir iki tanıdık gördüm, onlarla sohbet ederken vakit geçmiş. Baktım telefonum çalıyor. Açtım ki Hoca. Çok sinirlendiği zamanlarda dişlerinin arasından konuşur. Gene öyle. Eyvah dedim, neler oldu acaba. Daha imza saatinin bitmesine çeyrek vardı. Hızlı adımlarla daldım alana, Hoca’nın yanına vardım.

Hoca’nın suratı hemen her akşam içtiği biraların etkisiyle son zamanlarda zaten al aldı, ama şimdi iyice kızarmıştı. Eyvah ki eyvah.

“Çıkar beni burdan çabuk,” dedi. Standın arkasından çıktı, yanımdan geçerek çıkışa doğru hızlı hızlı yürümeye başladı. Stanttaki çocuklara teşekkür edip yetiştim Hoca’ya.

Meşeli’ye gidip masamıza oturana kadar hiç konuşmadı Hoca. Ben de üstelemedim.

İlk kadehten sonra yüzünün kırmızılığı hafiften azalınca anlatmaya başladı.

Tuvaletin yerini soranlardan bıkmış bir defa. En çok onlardan. Yayınevinin çok satan, Instagram fenomeni bir yazarı varmış. Millet gelip gidip onun kitabının fiyatını soruyormuş Hoca’ya. La havle çekiyormuş Hoca her seferinde ama bitmiyorlarmış bir türlü.

“Hadi bunlar neyse,” dedi Hoca derin bir soluk alıp. “Yanımdaki yazar Hanımla sohbet edeyim dedim. Biraz konuştuk. Her şeyden şikâyet etti. Kitabını alıp imzalattım kadına.”

Buradan nasıl bir arıza çıkmış olabilir diye soran gözlerle baktım Hoca’ya. “Eee?” dedim sonunda dayanamayıp.

“Teşekkür etti. Kitabını imzalamadan önce adımı sordu. Fesuphanallah!”

Rakısından büyük bir yudum alıp tespihine daldı.

“Ee Hocam,” dedim, “ne var bunda?”

“Ulan biz aynı yayınevinin yazarı değil miyiz? Yan yana oturmuş imza yapmıyor muyuz?”

“Evet. Öylesiniz. Yapıyorsunuz, doğru.”

“Kadın bana kitabını imzaladıktan sonra yine başka bir şeylerden şikâyet etti. Beş on dakika sonra da kalktı gitti.”

Ben boş gözlerle bakınca devam etti Hoca.

“Okumayacak olsa bile nezaketen benim kitabımdan bir tane alıp bana imzalatması gerekmez miydi?”

“Aman Hocam, salla gitsin. Zaten sana sürüyle okur gelmiştir…” diyordum ki Hoca yine kallavi bir küfür savurdu ortaya.

Toplamda beş imza atmış Hoca. İmza alanların kitabın parasını stant görevlisine değil de Hoca’ya vermeye çalışması yüzünden pazarlamacı gibi hissetmiş kendini. Bu son olsunmuş, bir daha okurlarıyla filan buluşmayacakmış.

Bitmiyordu söylenmesi.

Bir oğlan gelmiş, 15-16 yaşlarında. “Sizi çok sevdim,” deyip iki kitabını almış Hoca’nın. Artık gürültüden mi yanlış anlamış Hoca, duymamış mı, yoksa sinirden eli ayağı mı dolaşmış kendisi de bilmiyor. Çocuğun adını sormuş. Sonra da “Ölgün’e sevgimle…” diye imzalamış Bindiğim Dalı Neden Kestim adlı başyapıtını.

Çocukcağızın adı Olgun’muş meğer. Üstelik soluk benzinden dolayı okulda arkadaşları Ölgün diye lakap takmış, zorbalıyorlarmış oğlanı. Hoca nerden bilsin bunları! Olgun efendi, “Senin imzalayacağın kitabı…” diyerek Hoca’ya saydırmaya başlamış. Ergen öfkesi bu, şaka değil.

Hoca peşinden koşmuş çocuğun ama yakalayamamış. Çocuk kitapların parasını vermeden kaçmış böylece.

“Hocam bu kadar saçmalığı 45 dakikaya nasıl sığdırdın?” diyerek yumuşatayım dedim ortamı ama burnundan soluyordu koskoca Nasreddin.

Volkan’a el ettim, görmedi. İlhan Bey’e yalvaran gözlerle baktım, masaya geldi her zamanki neşesiyle, “Buyrun efendim,” dedi. Dövme şiş söyledim ki Hoca’nın keyfi biraz yerine gelsin.

İşimiz işti bu akşam.

Ozan denilen kerkenezin yalan söylediğinden, Ankara dışında filan olmadığından, evde kıçını devirip yattığından adım gibi emindim. Hoca’ya çaktırmadan Ozan’a mesaj attım: “Bilader acil durum. Meşeli’deyiz Hoca’yla, çabuk yetiş.”

Yarım saat sonra sallana sallana girdi kapıdan Ozan. “Eee Hocam, nasıl geçti imza günü?” diye sordu oturur oturmaz.

Hoca’nın ne dediğini yazmayayım şimdi.

Ayıp olur.

9 Ekim 2025

Bu dünlüğün başlığı Melih Elhan’ın yeni kitabından: Bir Okul Duvarından Mevsimler Tablosu.

Yalın bir şiir Elhan’ınki. Her yalın metin gibi başta basit görünen ama giderek derinleşen.

“karşıma çıkmasaydın
birine bakıp çıkacaktım
bu dünyadan”

Şu dizeler ise, Melih Elhan’ın da sevdiğini bildiğim Metin Eloğlu’nu hatırlattı bana:

“akşam üst komşun
nurtopu bir sıkıntı
doğurmuş sezeryanla
akşam alt komşuna
görücü gelmiş kediler
elden ne gelir
dünya halleri”

***

Televizyonda bir dizi. Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanından uyarlanmış sözde. Alakası yok! Televizyondaki her şey gibi tam bir saçmalık.

İlk çıktığı zamanlarda izlemiştim, açtım bir daha izledim Demirkubuz’un Kıskanmak’ını.

Onur Çalı