Devlet sanattan desteğini çekmiş, bir kanunla sanat kurumları feshedilmiş, müzik okulları kapatılmış, kamu yardımlarının kesilmesiyle müzik toplulukları dağılmış, kültür merkezleri gözden çıkarılmış. Bir dönem bizim de kapımızda bekleyen, olmasından korktuğumuz, kanunu çıktı çıkacak diye tetikte durduğumuz bu ortam ne kadar tanıdık aslında.

Hollanda’nın tanınmış yazarlarından Anna Enquist, Ömer Bozkurt’un leziz Türkçesiyle dilimize aktarılan Yaylı Çalgılar Dörtlüsü romanında müziğin gözden düştüğü bir ortamda müzikle hayata tutunmaya çalışan insanları anlatıyor.

Hollanda’da son yıllarda devlet sanattan desteğini tamamen çekmese de devlet desteğine bağımlılığın azaltılması, devlet harcamalarındaki kesintiler, özel finansmana ağırlık verilmesi ve sanatta girişimciliğin daha fazla teşvik edilmesi gibi uygulamalar yürürlüğe girmiş. Benzer bir tablonun ülkemizde gerçekleşmemesi için hiçbir neden olmasa da henüz gözden çıkaramadıkları bir payda sanat.

Romanda da birlikte çalmaktan keyif alan, birinci kemanda Hugo, ikinci kemanda hemşire Heleen, çelloda doktor Caroline, viyolada Caroline’in kocası, müzik aletleri yapımıyla uğraşan Jochem’den oluşan amatör bir yaylı çalgılar topluluğu anlatılıyor.

Hugo aynı zamanda eski Müzik Sarayı’nın müdürü. Bu merkezin adı romanın geçtiği zamanda sadece Merkez olmuş. Merkezde düzenli konserler yapılmadığı için merkezin adından müzik çıkarılmış. Neyin merkezi olduğu önemini kaybetmiş. Merkezde bilimsel toplantılar, ticari etkinlikler, konferanslar düzenleniyor. Hugo imkânları zorlayarak, tanınmış bir yaylı çalgılar dörtlüsünün konserini gerçekleştirmek için çabalıyor.

Romanda bizim refah devleti olarak gördüğümüz Hollanda’da hükümet politikaları yüzünden insanların düştüğü durumların bu derece benzer oluşu ilginçti. Hugo, Merkez turizm ofisi olmak üzere Çinlilere satıldıktan sonra, dörtlünün evinde toplanacağı akşam arkadaşlarına küçük bir jest yapmak istiyor. Pahalı mezeler satın almak için şehrin lüks marketlerinden birine giriyor ve orada başkan yardımcısı kadına rastlıyor. Kadın herkese tepeden bakan, donuk, mesafeli ve soğuk biri. Hugo’yu orada gördüğüne şaşırıyor ve bu tepkisini saklama gereği duymuyor. Bir toplumun kaymak tabakası dışında kalan bölümünü etkileyen ekonomik sorun kemikleştiğinde, statüsü kökten sarsılan sınıfların eşitlendiğini veya birbirine benzer tepkiler geliştirdiğini daha iyi anlıyoruz. Bu bölümün başındaki sözler bana bu benzerliği düşündürdü: “Dükkân çok kalabalıktı, belki de ekonomik bunalım olduğu için insanlar daha pahalı yiyeceklere yönelmişlerdir ya da bazı toplumsal kategoriler kıtlığa karşı korunaklıdırlar, bu da mümkün tabii.” (s.70)

Yaylı Çalgılar Dörtlüsü bu bağlamda müziği, insanı, insanın gelgitli ruh hallerini, küçük bilgeliklerini, gerçek dostluklarını, derin hayal kırıklıklarını odağına alan; yaşlılık, yas, annelik temalarını işleyen bir roman. Aynı zamanda hüzün duygusu, üzüntüler, acılar ve insanın hayata devam etmek için bulduğu küçük tutamaklar hakkında harika bir anlatım sunuyor.

Dünyadaki bunca tema arasında içinden müzik geçen, müzisyenlerden bahseden kitapları ayrıca severim. Pascal Quignard’ın Dünyanın Bütün Sabahları ve Butes’i, Hermann Hesse’in Gertrud’u, Akira Mizubayashi’nin kitapları ilk aklıma gelenler. Kuşkusuz bu listeye başka kitaplar eklenebilir. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nü okurken de bu saydığım romanlardakine benzer hissiyatı ve derinliği bulduğumu söyleyebilirim.

Romanda olaylar dörtlünün toplanması, provaları, konserleri, müzik üzerine konuşmaları arasında ilerliyor. Yaşadıkları koşullarda müzik, toplum ve hükümet tarafından göz ardı edilmeye başlanmış olsa da, dörtlünün hepsi yakın arkadaş olan üyeleri günlük yaşamın yoruculuğuyla, sıradanlığıyla, kendi acılarıyla mücadele etmenin yolunu müzikle uğraşmakta buluyorlar. Yaptıkları provalarla günlük rutinden kısa zamanlığına da olsa çıkış imkânı onlara güç veriyor:

“Her zaman Bach çalarak başlarlar. Füg Sanatı’yla. Sesler arasında tam bir eşitlik, pek az dinamik farklılık, ifadeye çok yüklenmemek gerekir. İnce özen ve yoğunluk şarttır. Birbiri ardına müziğe katılırlar ve seslerin örgüsü yavaş yavaş karmaşıklaşır.” (s.70)

Zor zamanlarda dinleyici olarak müziğe sığındığımdan, kimi zaman avuntuyu klasik müzik konserlerinde aradığımdan, oda müziğine ayrı bir zaafım olduğundan bu romandan ayrıca etkilendim. Romanda geçen Mozart’ın Sol Minor Beşli’si, Re Minör Dörtlü’sü, Disonanslar Dörtlü’sü gibi klasik müzik eserleri de anıldığı yerlerde romanın akıcı temposuna katkıda bulunuyor. Romanda müziği hissedebiliyorsunuz.

Coğrafyadan bağımsız, her yerde rastlanabilen, sıradan insanlar olmalarının etkisiyle ruhsal yakınlık kurmanın zor olmadığı karakterler içeriden bir gözle anlatılmış. Kimse “kahraman” değil. Bu karakter bakışının ve müziğin metne kattığı incelik, anlam ve ritim, iyi çevirinin de etkisiyle derinden hissediliyor:

“Neyin iyi geldiğini biliyor musun? Dörtlü. Hatırla bak, sadece birkaç hafta geçmişti olayın üstünden… Arabayla Hugo’ya gittik. Arabayı zor kullanıyordum. Hiç konuşmuyorduk. Heleen ile o hazırdılar, bizi bekliyorlardı. Mozart’ın Re Minor Dörtlü’sünü çalmıştık. Bana çok iyi gelmişti. Bu bir tür… teselli değil ama bir tür kabullenmeydi. Açıklayamıyorum. Bu razı olabileceğim bir yardım türüydü.” (s.137)

İyi işlendiğinde müziğin sızdığı her türlü şey farklı anlam kazanıyor. Müzik dinlemeyi de içerdiğinden, duygularla farklı bir yüzleşmeyi getiriyor. Derin yası, insan nefes almayı sürdürdükçe hissedilecek acıları unutturmasa bile kabullenmeyi sağlıyor.

Belki Odysseus’un kulaklarına balmumu takıp kendini zincirleyerek Sirenlerden korunmak istemesi bu yüzdendi. Odysseus, Sirenleri bir kez dinledikten sonra olacaklardan korktuğu için kaçmıştı belki de. Kafka da “Sirenlerin Susuşu” öyküsünde Sirenlerin susuşlarının şarkılarından çok daha tehlikeli bir silah olduğunu anlatır:

“Bir kimse belki Sirenlerin şarkısından kurtarabilir kendini ama susuşlarından asla. Dünyada hiçbir nesne yoktur ki, kendi gücüyle Sirenleri yenmenin mutluluğuna ve bu mutluluktan kaynaklanarak her şeyi önüne katıp sürükleyecek büyüklenmeye karşı durabilsin.”[1]

Ses, sessizlik, müzikteki duraklar tanımlanamasa da bir şekilde metne başka bir duygu katıyor. Odysseus onların sesini, şarkısını duysa onları anlatacak sözcükleri bulamayacaktı belki de.

Maurice Blanchot da Gelmekte Olan Kitap’ta ilk bölümü oluşturan “Sirenlerin Şarkısı”nda “Sirenlerin şarkısı ne türden bir şarkıydı?” diye soruyordu. “Kusuru neydi? Bu kusur neden onu bu denli güçlü kılıyordu? Kimileri onun şüphesiz doğal (doğal olmayan bir gürültü var mıydı ki?) ancak doğanın hududunda, insana her bakımdan yabancı, mırıltı halinde ve insanda yaşamın normal koşullarında tatmin edilemeyecek uç noktalarda bir düşme arzusu uyandıran beşeriyet dışı bir şarkı olduğunu söyleyip durdular. Başkalarıysa esas garip olanın bu büyülenme olduğunu dile getirdiler: Aslında tek yaptığı insanların bilindik şarkısını yeniden söylemekti.”[2]

Anna Enquist, ana karakterlerden Caroline’in yasını müzik aracılığıyla hafifletmeye çalışıyor. Caroline bir kazada çocuklarını kaybetmiş bir karakter. Romanda annelik olgusu Caroline üzerinden işlenmiş. Caroline’in zaman zaman altında ezildiği, roman boyunca atlatamadığı yası anlatılıyor.

Anna Enquist

Enquist de kızını 2001 yılında Amsterdam’da bir bisiklet kazasında kaybetmiş. Contrapunt (Kontrpuan) gibi başka kitaplarında da kayıp ve yas konularını işlemiş. Bu kazanın ardından kamyonlarda kör nokta aynalarının zorunlu hale getirilmesi için bir kampanya başlatmış.[3]

Anna Enquist, Hollanda’nın son dönemdeki önemli yazarlarından. Asıl adı Christa Widlund-Broer imiş. Müzikle yakından ilgilenen biri. Lahey Müzik Akademisi’nde piyano, Leiden Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi almış. Yazmaya şiirle başlamış, ilk önce şair olarak tanınmış. Ödüllü şiir kitapları ve romanları var. 2014 yılında Amsterdam şehir şairi seçilmiş.

1992 yılında C. Buddingh Ödülü jürisi Enquist’in “söylediğini olduğu gibi, dürüst olarak, her türlü yapmacıklıktan ve edebi dogmalardan uzak bir şekilde söyleyen, korkusunu, acısını, şüphesini, sevgisini ve kederini kendinden emin ve etkileyici imgelerle ifade etmekten çekinmeyen bir şair,” olduğunu ifade etmiş.[4]

Enquist klasik müziğe olan ilgisini ve müziğin esinini sadece romanlarına değil şiirlerine de yansıtmış. Klasik müzik, eserlerinde her zaman önemli bir tema olmuş. Pavane şiirinde olduğu gibi:

PAVANE

Kanon, çok seslilik, bir sonat. Notalar,
bir yuva inşa etmeye yarayan tuğlalar:
sarabande, yüreğinin atışı, nefesin.

Pavane ten gibi oturur, requiem
ahenk dolu bir halı altında. Hiçbir yuva daha sağlam,
zamanın hiçbir yapısı daha yekpare değil.

Enquist’in şiirleri de hüzünle, yoğun bir lirizmle, yaşanmışlıkla yoğrulmuş şiirler. Bana romanda dörtlünün Mozart’ın Dissonanslar Dörtlüsünü yorumladığı konserin ertesi gününde Caroline’in aklından geçenleri hatırlattı: “Müzik teselli ederken, ıstıraba bir biçim, var olmayanlara bir ses kazandırıyor.” (s.177)

Asıl adı Kwartet olan Yaylı Çalgılar Dörtlüsü Anna Enquist’in dilimize çevrilen ilk romanı. Hollanda’da 2014 yılında yayınlanmış.

Anna Enquist atmosfer kurma konusunda başarılı bir yazar. Daha ilk bölümde Caroline’in çello hocası Van Aalst üzerinden anlattığı yaşlılık, yaşlanmanın getirdiği zorluklar, Van Aalst’ı zorlayan diz ağrıları, evinin hali, kapısının açıldığı sokak, ileride romanın önemli kişilerinden biri haline gelecek olan, kolunun altında futbol topuyla oradan geçen göçmen çocuk, okuyanı hemen içine alıyor.

Enquist’in diyalog yazımı da oldukça ustalıklı. Diyaloglar konuları ilerletmek ve karakterleri derinleştirmek açısından çok iyi kullanmış. Bu roman bana Almanca Dersi, Yavaşlığın Keşfi, Deniz Adamı gibi sadece iyi roman değil iyi yazar bulduğumu da düşündüren, ilk okuyuşta çok etkilendiğim Siegfried Lenz, Sten Nadolny, Carl-Johan Vallgren gibi yazarları hatırlattı.

Yaylı Çalgılar Dörtlüsü şimdiki zaman kullanılarak yazılmış. Bütün roman bu kiple ilerliyor ancak bu tercih romanın ve roman karakterlerinin derinleşmesine engel olmamış. Okurla mesafe kurmuyor. Tersine Enquist, bu teknikte yazarken hem anlatımı derinleştirebilmiş hem de okurun karakterlere daha yakından bakmasını sağlayabilmiş. Arada geniş zamanda geçişler, değişen anlatıcı bakışı, verilen esler tıpkı bir müzik parçasında olduğu gibi anlatıya gereken yerlerde nefes alma, okuyana düşünme olanağı veriyor.

Günümüz hikâye ve romanlarında sıklıkla rastlanan şimdiki zaman anlatımında beni en çok zorlayan şey üst anlatıcının her şeye hâkim konumu. Bu tarz anlatımda bütün düşünce akışını ve olayları karakterlerin zihninden değil anlatıcının / yazarın zihninden izlediğimiz için okurla arada mesafe oluşması bazı durumlarda kaçınılmaz oluyor. Karakterin ne düşündüğü sürekli anlatıcının bakışından aktarılınca çoğu zaman okur olarak karakterle bağ kurmak zorlaşıyor.

Öyküde değil belki ama romanda bu anlatım kimi zaman okumayı zorlaştırıyor. Şimdiki zamanda anlatılan, son dönemlerde okuduğum romanlarda, söz gelimi Jean Giono’nun Tepe romanında bu anlatım beni çok zorlamıştı. Ancak bu romanda karakter anlatımının ve diyalogların ustaca kullanımı bu anlatıyı mesafeli olmaktan kurtarmış.

Romanda geçen “Dissonance (Uyumsuzluklar) Dörtlüsü” Mozart’ın 19 Numaralı Yaylı Çalgılar Dörtlüsü. Mozart’ın Haydn’a ithaf ettiği altıncı ve son dörtlüsü. Yavaş girişindeki alışılmadık kontrpuan nedeniyle “uyumsuzluk” adını almış. Bu seçim bana hayatın uyumsuzluğu ile müziğin belirsizliği arasında bir yerde konumlanmayı seçen Enquist’in bilinçli ve yerinde seçimi gibi göründü. Çünkü Enquist’in metinde oluşturmaya çalıştığı yapı bu yönde. Karakterler arasındaki uyumsuzluklar, ritimdeki sapmalar, romanın atmosferindeki bozulmalar tıpkı Mozart’ın bu oda müziği eserine getirdiği farklı yoruma benziyor.

Romana ilişkin en büyük eleştirim bu güzel dengeyi kurguda sonuna kadar koruyamaması yönünde olacak. Çünkü bu derinlik ve duyarlılıkta giden anlatım bir yerden sonra çok keskin bir biçimde yön değiştiriyor ve tüm karakterleri biraz aceleye getirilmiş tesadüflerle birbirine bağlayıp neredeyse aniden sona eriyor. Sona doğru ağırlık kazanan polisiye ton, romanın başından itibaren titizlikle aktarılan duyguları ve karakterlerin gelişimini de ani bir kesintiye uğratmış. Sonunda birleştirmeye çalıştığı kişi ve konular birbirinden uzak olunca, bu sona ulaştırmak için arada kurulan bir bağ olsa da geçiş ani olmuş. Yine de bitirdikten sonra “insanın Heleen gibi bir dostu olmalı,” diye düşünmeden edemedim. Umarım Enquist’in diğer romanları ve sırası gelirse şiirleri de yine böyle leziz bir çeviriyle dilimize aktarılır.

Pınar Özdemir


[1] Franz Kafka, Bütün Öyküler, Türkçesi: Kâmuran Şipal, Cem Yayınevi, Ağustos 2016, s.536.

[2] Maurice Blanchot, Gelmekte Olan Kitap, Türkçesi: Zeynep Turan, Sel Yayıncılık, Ekim 2023, s.9

[3] Link.

[4] Link.