“O öldüyse artık özgürüm,” diyor yaşlı melek. Murat Gülsoy’un Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’ü daha ilk sahnesinde Tanrı’nın öldüğünü ilan eder. Ancak sessizce, kırılgan bir çocuğun ağzından. Kitap boyunca göreceğimiz şey, bu ölümün ardından kalan boşlukta dolanan imgelerden ibarettir. Boş mezarlar, taşlaşmış kuşlar, gökyüzünde kaybolmuş melekler, işe yaramaz ifritler ve kendi göbek kordonuyla konuşan insanlar. Gülsoy’un metni, tıpkı kutsal kitap gibi bölümlere ayrılmış, her bir bölüm “vahiy” gibi sunulmuş ama vahiyden geriye sadece boş bir yankı kalmıştır.
Boştur, çünkü inanacak bir şey kalmamıştır. Tanrı bile öldüyse, bu vahiyler kim için yazılacak, söylenecektir? İnançsız bir dünyada kutsallık korunabilir mi? Melekler Tanrı’nın ölümünden sonra bile konuşmaya devam ediyorlarsa, bu konuşma neye hizmet edecektir? Bu kitap, tanrısız bir mitolojinin, anlamını yitirmiş kutsallığın ve mecazdan ibaret kalmış inanç yapısının edebi tasviridir.

Tanrı’nın öldüğü bir kıyamet sonrasındayızdır. Nietzsche’nin Zerdüşt’ündeki değerlerin çöküşünü burada da görebiliriz. Ancak burada üstinsan fikri yerine boş insan fikri vardır. Karar alamaz, belleğini yitirmiştir, yönsüzdür.
Tanrı’nın ölümü anlamın çöküşüdür. Böyle Söyledi Zerdüşt kitabında, “Tanrı öldü! Tanrı ölü kaldı! Ve onu biz öldürdük! Hepimiz onun katilleriyiz. Şimdi kendimizi bu cinayetin en kutsalıyla nasıl teselli edebiliriz?”[1] der. Çocuk suratlı yaşlı meleğimizse, Tanrı’nın öldüğünü öğrendiğinde özgürlüğünü ilan eder. Ama bu özgürlük bir boşluk getirir kendisiyle. Nietzsche’ye göre Tanrı’nın ölümü sadece ilahi otoritenin değil, bütün değerler sisteminin çöküşüdür. Gülsoy’un metninde ise bu çöküşten geriye sadece semboller, yankılar ve boş ritüeller kalır.
Kutsal metin havasındaki bölümlerin üçüncüsü Doğum’dur. Özgürlüğün ilanından hemen sonra bir doğuma şahit oluruz. Ancak bu sahne bir mucize değil, bir vahşet tablosu gibidir. “Leğenin içinde yüzen kırmızı siyah doku parçaları, upuzun tırnaklı parmaklar, minik şeytanminarelerine benzeyen boynuzlar…” (Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün, s.15) Doğum yaşamın sembolü olmaktan çıkmıştır. Tanrısal düzenin bozulduğu başlangıç noktasıdır. Yeni doğan bir insan değildir, bir kâbustur. Oysa kutsal metinlerde doğum yaratıcı bir eylemdir. Tanrı öldüyse, yaratıcı eylemin de öldüğünü anlarız. Doğum Tanrı’nın insana vaadidir. Gülsoy bu vaadi tersyüz eder, doğum artık ne umuttur ne de yeniden başlama arzusu. Doğan şey ne bir varlık taşır ne de anlam.
“Mezarlık bekçisi terini sildi. Bir kez daha baktı. Hâlen inanabilmiş değildi. Tüm mezarlar boşalmıştı… Mezar taşlarının silinmiş ya da karalanmış olmasıydı asıl mesele… Ölülerin gözyaşlarıyla hamura dönmüştü mermer taşlar.” (Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün, s.27) Gülsoy’un bu bölümde kurduğu manzara etkileyici bir alegori gibi görünüyor. Tüm mezarlar boşalmış, ölüler gitmiş, mezar taşlarındaki yazılar silinmiş ya da karalanmış. Kıyamet kopmuştur, Tanrı bile ölmüştür ancak sıradan ölüler bile artık istirahat hâlinde değildir. Mezarlık, ölülerin mekânı da olsa, hafızadır. Şimdi bu hafıza paramparçadır. Silinmiş ya da karalanmıştır. Kimin, kim olduğu belirsizdir. Peki, bu boşluk bize ne anlatıyor? Hiçbir şey.
Gülsoy sembollerle oynamayı pek iyi beceriyor. Ama onlara bir anlam yüklemiyor. Taşlar silinmişse, hafıza kaybı vardır ama hafızayı kimin yitirdiği, bu yitirmenin nasıl bir kriz yarattığı tartışılmıyor. Kıyamet koptu ve Tanrı dahi öldüyse, buna rağmen melekler yaşıyor ve özgürlüğünü ilan ediyorsa, mezar taşlarını kim, niye silmiştir? Bu hafızayı yok etmenin mânâsı nedir? Yoksa mesele sadece sinematografik bir bölüm yaratmak mıydı?
Belki de yazar, kıyamet sonrası evrende bile ölümün final olmadığını söylemek istiyordur. Eğer ölüm bile nihai bir kapanış değilse, o zaman hiçbir şey sona ermemektedir, her şey sürüncemede kalmaktadır. Ancak ölümden sonra gelenin ne olduğu konusunda hiçbir edebi öneri sunmuyor. Ne yeni bir anlam ne etik ne de adalet düşüncesi var. Sonuç olarak yaratıcı dediğimiz varlığın bile yok olduğu bir zamandır bu. Onun kendi adalet ve yargı sistemi vardır ama artık bu geçersizdir.
İyi bir yıkım edebiyatı, sadece simgeleri dağıtmakla kalmaz, yıkıntının içinden bir yankı üretir. Burada gördüğümüz sadece taşlaşmış bir dekordur. Yer yer sinematik sahnelerle arabeskleşen bir yok oluş durumudur.
Ölülerin gözyaşlarıyla yumuşayan mezar taşları gibi edebi olarak lezzetli görünen imgeler var. Ancak tek başına imgeler bir güç yaratamaz. Kafka’da bir mezar kazıcısı olsaydı, Tanrı’nın yokluğunda bile kendi işini yapardı. Buradaki bekçiyse sadece sırtını kaşıyor. Ölüm bile sadece estetik bir oyuncağa dönüşmüş durumdadır. Ama yine de bu bölüm, boşluk duygusunun tam içinden yazılmış nadir anlardan biri. Eksik, evet ama metnin kaderine uygun. Simgesel yoğunluğu yüksek ama yapısal taşları eksik.
Tersyüz etmek sadece yıkmak değil, yıktığının ardından yeni bir algı, sezgi, düşünce zemini yaratmaktır. Beckett yıktı ama hiçliğin estetiğini kurdu. Joyce yıktı ama bilinç akışıyla yeni bir zaman-metin kurdu. Borges kutsalı kırdı ama metafizik bir edebiyat kurdu. Gülsoy ise sadece biçimle oynuyor, içeriği taşımıyor. Okura bir sezgi ya da anlam alanı bırakmıyor, sadece boşlukta yankılanan sesler bırakıyor. Bu durumda ortaya çıkan şey edebi bir başarı değil, edebi bir boşluk deneyidir.
Tersyüz etmenin gücü okuru sarsmasıdır. Kafka bunu yaptı. Bürokrasiye kutsal anlamlar yükledi, ardından onları çürüttü ve biz bu çürümeyi hissettik. Gülsoy’da ise sadece simgesel dekorlar, alegorik varlıklar ve atmosfer var. Ama bu ne roman oluyor ne de varoluşşal bir tokat. Okuyoruz ve geçiyoruz. Ne biz ona değiyoruz ne de o bize. Okura bir dünya kurmuyor, kıyamet var ama sonrasına dair bir inşa yok. Bu inşa hali, sıfırdan bir yaratıcı konumda olup yeni bir hayat yaratma arzusunu tetikleyecek bir anlam değil. Sadece imgelerle üstüne sis çöktürüyor.

Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün kutsalı tersyüz ediyor ama bunu yeni bir anlam kurmak için değil, bir şey anlatma sorumluluğundan kaçmak için yapıyor. Bu, edebi başarının değil, entelektüel geri çekilmenin işaretidir. Bir açıdan tersyüz etmek edebi bir stratejidir ancak burada strateji yok, sadece dağınık ve temelsiz bir inkâr var. Bu da başarı değil, yüksek zekâlı, entelektüel birikimli yoğun bir başarısızlıktır.
Gülsoy, edebiyatın matematiğini çok iyi bilen biri. Dili yer yer etkileyici. Kitap bütünsel olarak baktığımızda dil açısından incelikle işlenmiş. Ancak dilin tek başına işlenmesi veya işin matematiğini bilmeniz yeterli olmayabiliyor. Yılların getirdiği birikim ve özgüven kimi zaman ters sonuçlarda doğurabiliyor. Yine de her şeyi kökten reddedemeyeceğimiz gibi kabul de edemeyiz.
Bu kitap dünya edebiyatının devasa kıyamet gibi külliyatında yeni bir sayfa değil. Ama Türkçenin içinden gelen yerli bir çöküş kaydı. Belki de artık başka bir şey yazılamadığı için bu da yazılması gereken şeydi.
Doğu Kaşka
[1] Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, Çev.: Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Yay.
