İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?
İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. Gönül Ocak, 179. konuğumuz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Kitapların bana anlattıkları ve yaşadıklarımız bir araya gelince evet, içimde yazma hevesi oluştu. Anne Carson’ın dediği gibi “Her yara kendi ışığını saçar.” Bende de o yaralar öyküye dönüştü. Uzun süre kelimelerle aramda kurduğum sessiz ittifak sonrasında olgunlaşmaya başladı. Yazıp yazıp bir kenara koydum. Ama dağınık ama ham, kimi bir yerde kimi başka bir yerde. Cesaretsizlik tembellikle birleşince zaman zaman kaybı kaçınılmaz. Evet uzun sürdü, bilemiyorum belki de öyle olması gerekiyordu. Dostlarımın teşvikiyle hadi cesaret, dedim öyle toparlandı.
Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?
Öykü tekniği biraz bana benziyor aslında. Uzun uzun konuşmam, biraz telaşlı ve sabırsızım, yerimde de duramam, en fazla sinemada film izlerken ya da kitap okuma sırasında otururum ki orada bile kıpır kıpırımdır.
Öykü, bildiğiniz gibi yoğun bir sessizliğin içinde birden patlayan anlamlar gibidir. Ne tam konuşur ne de susar. Bu belirsizliği, bu gizli derinliği hep sevdim. Roman gibi uzun uzun konuşmaz ama şiir gibi de kapalı değildir. Büsbütün kendine özgü ara form gibi. Tabii sadece öyküde yoğunlaşmış değilim, çok fazla deneme yazılarım da var, dergilere sık sık göndermesem de gönderdiklerimin hepsi yayınlandı.
Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?
Dosyayı tamamladıktan sonra birkaç yayınevine aynı anda gönderdim. İçimden, ilk kim dönerse ona vereceğim, diye geçirmiştim. Sanki herkes kollarını açmış beni bekliyormuş gibi 🙂 Metinlerarası’nın adını çok sevmiştim zaten, Önce o döndü, yayınlayacağız, dedi. Öbür yayınevleri doluluktan dolayı dosya kabul etmiyoruz, diye yanıt verdiler.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?
Yazdıklarımı kırmadan şekillendiren, beni başka türlü görmeye davet eden arkadaşlarım oldu. Editörlük sadece cümle düzeltmek değil, yazan kişiyi yazarken kendine de yaklaştırmaktır. Bunu yazar arkadaşlarım sayesinde anladım. Ki burada Semih Gümüş ve Atölye arkadaşlarımı anmak isterim, onlara minnetle teşekkür ederim.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?
Dergi mutfağından önce edebiyat mutfağında uzun zaman geçirdim. Mutfakta, bazen yemeği yakarak bazen taşırarak, bazen de tatsız tuzsuz keşiflerle uğraştığım, yağsız denemelerim (ki gerçekten bir gün yaptığım çorbanın yağını koymayı unutup sofraya öylece getirdiğim olmuştu) oldu. Ama orada öğrendim bu işin sabır işi olduğunu. Yine de her insanın damak zevki farklı, beslendikleri yöresel tatlar, kültürel alışkanlıkları, inançları, çevresel etkenler ve tabii ki sunumlar çok önemli. Her yazdığımız herkese keyif vermeyebilir. Önemli olan yaptığımız işe hakim olabilmek. Dergiler benim için sadece yazarlık antrenmanı değil, yazıyla konuşmanın farklı yollarını keşfetme alanıydı. Bir sürü değişik sesi olan yazarların arasında kendi sesini de duymak güzel tabii ki. Hatırlıyorum, uzun yıllar önce Notos’a öykü göndermiştim (henüz sebzeler nasıl ayıklanır aşamasındayken), derginin arka sayfalarında da ışıltısı olan öyküler hakkında kısa kısa yorumlar, öneriler olurdu. Benim öyküm yayınlanmamıştı ama o kısacık yorum bile beni heveslendirmişti.
İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?
Açıkçası çok şey ummamıştım. Tek isteğim, aaa ben de böyle hissetmiştim, diyen birkaç ses duymak, kitabı eline aldıklarında sıkılmadan, keyifli zaman geçirmeleriydi. Ki, geri dönüşlerde kitap kapağından adına kadar olumlu sözler duydum.
Kitabın çıkışıyla birlikte sevdiğim insanların beni bir sevdiklerini bir kez daha görüp mutlu oldum. Elbirliğiyle kitabın duyurulmasını sağladılar. Paylaşıp kitap hakkında metinler yazdılar, röportajlar, söyleşiler düzenlediler. Bir insan daha ne ister. Ayrıca tanımadığım bir sürü iyi okurdan iyi yorumlar, iyi eleştiriler, tanıtımlar, yerinde eleştiriler almak da beni çok mutlu etti.
Daha çok okumanın dışında hayatımda bir şey değişmedi. Yalnız, söyleşiler sırasında birçok okurla tanışmak ayrı bir keyif tabii.
Peki, bundan sonra?
Dosyalanmayı bekleyen, yazılmış onlarca öykü beni bekliyor ya onlardan seçki yapacağım ya da yeni öyküler yazacağım. Şimdilik bir durakta bekliyorum, ne zaman kalkıp yürürüm bilmiyorum. Ruh halim maalesef ülkenin durumuyla paralel, durmadan olumsuz bir şeye yakalanıyor, tutulup kalıyoruz. Yaratım sürecimiz de elimizden alındı. Bir boşluk olmalı ki onu doldurmak için harekete geçelim.
