Sadece Şiir’in Ocak-Mart 2025 sayısında Murat Saldıray’ın şiir sanatıyla olan ilişkisini anlattığı metni çok sevdim. Arada bu yazıdan kısa alıntılar yapmak istiyorum. Bu ay yazının giriş bölümü:
On beş yaşında bir çocuk hatırlıyorum. Gecenin sessizliğini arzulayan şiire ulaşmak için evlerin, sokakların o alışıldık uyku halini beklemiştir. Evde bulduğu küçük bir sehpayı önüne çekip durgun göllerin yüzeyini dalgalandıran o kısa bekleyiş anından sonra yazmaya başlıyor: Kapandı hava, ıslandı boş sokaklar. Bir dörtlük, altına değiştirip düzeltmelerle bir dörtlük daha. Heceyle yazmak istemiş, o yüzden şiirin bazı yerlerine sallanan bir masanın dengesini sağlamak için ayakları altına konan kağıt nevinden şeyler gibi, sırasıyla “bir”ler ve “o”lar ekliyor. Oldu, şiir dengeye kavuştu, dalgalanan o gölün yüzeyinde yüzünün garip bir yansımasını görür gibi olmuştu, şimdi o da siliniyor yavaştan.

Eski ama eskimeyen bir tartışma: Onur Çalı, “Kim yazacak komilerin, valelerin, kalfaların hikayelerini?” diye sormuştu 3 Aralık 2021 tarihli Dünlükler’de. Marangozlar, kuryeler, stajyer avukatlar, kasiyerler. Sanırım Onur, bu insanların öykülerinin de anlatılmasının gerekli olduğunu söylüyor. Böyle bir gereklilik olduğundan emin değilim ben. Mesela, Ferit Edgü’nün en sevdiğim on öyküsüne bakıyorum. Bu konular, bahsedilen kişiler yok hiçbirinde. Tabii burada toplumcu / varoluşçu çizgilerden bahsedilebilir. Ama benim kastım metnin niteliği ile ilgili. Yani bakış açısı ve ekolden çok okura geçen duyguyu kastediyorum. J.D. Salinger, mesela, öykülerinde toplumsal sorunları işlemiştir, diyemem. Ama harika öyküler. Carver’ın bir baca temizleyicisi öyküsü vardır, güzeldir; ne ki, bir emekçi hikayesi sayamayız onu da. Bakın emek ne kadar kutsal, gibi bir söylemi yoktur.
Öyle yandan, toplumcu bir konuyu ele alan tüm öyküler de iyi değildir elbette. Orhan Kemal’in “Çikolata” adlı öyküsü beni rahatsız eder. İlk okuduğumda da sevememiştim. Biraz kör kör parmağım gözüne durumu. Diğer çocukların kenara attığı çikolata jelatinini yerden alıp yalayan küçük fakir kız, yoğurtçunun kızı! Vasat bir prime time dizisinde görünce gayet itici bulacağımız bir sahne yazıda neden çekici olsun, büyük bir yazarın kaleminden çıksa bile? Yoksulluk, yoksunluk böyle mi anlatılmalı? Emin değilim. Benim için iyi bir örnek belki de William Saroyan’ın “Uçan Trapezdeki Gözüpek Delikanlı” adlı öyküsüdür.
Onur da bilir aslında böyle olduğunu ama sanırım öykü dünyamızdaki tekdüzelikten sıkıldığı için söylemişti bunları.
***
Bundan belki on beş yıl önceydi. Konudan oldukça uzak, derslere pek alâka duymayan bir akşam sınıfım vardı. Bir şeyler öğrenmeye az biraz hevesli görünen iki öğrenci de ikinci dönemin ortasında diğerlerine uyum sağlamıştı! Çocuklar neredeyse her derse geliyor ama nedense hiçbir şey yapmıyorlardı. Not almak yok, ödev yapmak yok, konuşmak zaten hak getire! Böyle sınıfları bilirsiniz. Bazen kitlenip kalırsınız. Bu sınıf da öyleydi. Kimse bir reaksiyon vermediği için çocuklarla durup öylece bakıştığımız anların sayısı az değildi. Bu tip durumlarda ben de kendime, hadi o zaman, bari tahtaya çık da bir şeyler anlat, diyordum – hiç olmazsa zaman geçer! Sonra elime kalemi alıp geçiyordum tahtanın başına ve başlıyordum anlatmaya, eski konu yeni konu demeden. İyi bir yöntemdi. Böyle yapınca gerçekten de geçiyordu zaman.
Sonra bu fikirden bir yazı düşüncesi doğdu. Sonra onu başka şeylerle birleştirdim, bir öykü oldu. Sonra yayınevine yollayacağım dosyama da bu öykünün adını verdim: Bir Şey Anlatırsan Zaman Geçer. Uzun süre dosyanın adı buydu. Ama kitaplaşma aşamasında yayınevi uzun buldu bu ismi, biz de değiştirdik.
***
Birkaç kişiyle konuştuğum konuda o birkaç kişiye sorduğum soruyu Berkay’a da yöneltiyorum. “Müzik dünyayı değiştirebilir mi?” Yani, şarkılar insanları uyarabilir, kitleleri sorunların farkında kılabilir ve onları eyleme geçmeyi sevk edebilir mi? Berkay pek ihtimal vermiyor, bunun çok zor olduğunu söylüyor. Sonra, benzer bir meseleyi sosyal medya konusunda da konuşmuştuk, diyor. O an ben de başka bir “topic” hatırlıyorum: “Can compliments change the world?” Yani iltifatlar, güzel sözler dünyayı değiştirebilir mi? Evet, diyor Berkay öyle bir sohbetimiz de olmuştu. Bunları hatırlayınca gülüyoruz. Ona diyorum ki herhalde sen de şöyle düşünüyorsundur şimdi: Hoca kafayı takmış, ille de dünyayı değiştirecek! Yine gülüyoruz.
Müziği bilmem de konuşmak, evet, dünyayı değiştirebilir. Bizi değiştiriyor çünkü. Konuşmak iyidir. O yüzden konuşma(ya) devam etmeli!
***
John Berger – Bento’nun Eksiz Defteri:
Her bahar zambaklar açmaya başlayınca –bir emre itaat edercesine– onların resmini yaparım. Böylesine buyurgan başka bir çiçek yoktur. Belki de taçyapraklarının açılış tarzıyla ilgili bir şey bu, adeta önceden basılmış gibi. Zambaklar bir kitap gibi açılır. Aynı zamanda mimarinin en küçük ve en mükemmel yapı sanatı örneğidirler. İstanbul’daki Süleymaniye Camii’ni düşündürürler bana. Zambaklar kâhin gibidir: şaşırtıcı oldukları kadar sükûnet vericidirler.
Tipik bir Berger metni değil mi bu? Şaşırtıcı ve okuyana sükûnet veren.
***
Murat Bey, merhaba,
Nasılsınız?
Varlık dergisinin mart sayısındaki söyleşinizi[1] keyifle ve faydalanarak okudum. Uzun zamandır günlük tuttuğunuzu da böylece öğrenmiş oldum. Orada beni şaşırtan şey “günlüklerimi yayımlama niyeti taşımadığıma göre…” şeklindeki ifadeniz oldu. İlk aklıma gelen soru: Neden? Muhtemelen Fatoş Hanım da düşünmüştür bunu ama söyleşinin formatı gereği bu devam sorusunu soramamıştır belki de.
Orada gönderme yaptığınız diğer söyleşide durumu açıklamış da olabilirsiniz ya, ben bir de şimdi, burada sormak isterim. Günlüklerinizi yayımlamayı neden düşünmüyorsunuz? Ya da şu soru konuyu benim açımdan daha yerli yerine oturtuyor: Bir yazar nasıl olur da yazdığı herhangi bir metni yayımlama isteği duymaz? Yazan biri için, bir edebiyatçı için çok zor bir kendini tutma değil mi bu? Ben yazan kişiler tüm metinlerinin okunmasını, yazdıklarının başka gözlere mutlaka değmesini isterler diye düşündüm hep.
Murat Bey, belki birçok kişinin gereksiz bulacağı bu merakımı gidermek isterseniz mektubuma vereceğiniz olası bir yanıtı –tabii siz de olur derseniz– kendi günlüklerimde yayımlamak isterim. Belki görmüşsünüzdür, Parşömen’de Günizleri başlığıyla yazıyorum. Bu ay koyacağımız yazıyla Günizleri’nin ikinci yılı dolmuş olacak. Sizden gelen birkaç satır bu mütevazı günlük için güzel bir doğum günü hediyesi olabilir.
Saygılarımla.
*
Sağ olunuz Mesut Bey,
Uygun bir zamanımda hoş bir soru, sıcağı sıcağına şöyle diyeyim:
Günlük tutarken “yazar”, “edebiyatçı” değilim. Esasında yazı uğraşını hiçbir sıfat altına sokmak istemem. Günlük tutma bende yaşadığımı duyma biçimi. Yazmasam (“deli” olmam ama) “yok” olurum gibi gelir bana. Günün getirdiklerini, hayat gailelerini, insanları, olayları, işitip gördüklerimi ve okuduklarımı yazıya çevirme işlemi, bir düşünme ve duyma biçimidir bende. Yani yazarak düşünürüm, yazarak ne duyduğumu anlayabilirim. Yaşamın bilincine yazıyla varıyorum. Dolayısıyla yazma güdüsü doğrudan ve sadece kendime ilişkindir. Yayımlama güdüsüyle yazsam aynı şeyleri, aynı biçimde yazmayabilirim. Günlük notlarımdan bazı parçaları –derleyip düzenleyip, hatta bazen yeniden yazıp– Kontrol Kalemi adıyla yayımlamıştım, yine o tarz bir kitap olabilir ama bu “günlüklerimi yayımlayacağım” anlamına gelmez. Yine bazen günlüğün bazı kesitlerinden öyküler çıkarmışlığım vardır (son kitabımı okuyanlar hatırlayacaktır). Diyeceğim, günlüğü ben kendi ihtiyaçlarım için tutuyorum. İhtiyaç fazlasından bazen bir öykü, bazen bir deneme çıkarsa ne âlâ. Hiçbir şey çıkmasa da ben yazacağım. Zira, başa dönersek, yazdıkça yaşadığımı kavrayabiliyorum. Yazıyı zihinsel bir baston gibi düşlüyorum. Yazmasam sendeler düşerim gibime gelir.
[1] Varlık, Mart 2025, Murat Yalçın’la Söyleşi – Fatoş Asya Akbay.

Portekiz diktatörü Salazar müziğin kitleleri uyarabileceğini ve eyleme geçirebileceğini düşünerek Portekiz’in ulusal müziği Fado’yu yasaklamıştı.
Bilindiği gibi Fado, denizde kaybolan Portekizli balıkçıların eşlerinin yaktığı ağıtlardır. Şarkı sözlerinin belli bir kalıbı vardır. Salazar rejimi baskıda kantarın topuzunu kaçırınca halk Fado şarkılarında özgürlük arayarak tüm dertlerini ve sıkıntılarını Fado şarkılarıyla anlatmaya başlamış ve sonunda Fado yasaklanmış.
Marmara küçük bir denizdir ve Mudanya Gemlik Körfezinin ağzındadır. Buna rağmen, o el kadar körfezde çıkan fırtınalarda Mudanya’lı balıkçıların küçük motorları alabora olur, kendileri de denizde kaybolurlardı. Haber yayılınca tüm ilçe yas tutar, kadınlar günlerce ağıt yakarlardı. Eski Mudanyalılar benim gibi bunları hatırlarlar. Coğrafya değişiyor, insan değişmiyor.