Seren Yüce’yi, yönetmen koltuğuna geçtiği ilk uzun metrajı olan Çoğunluk ile tanımış, vakit kaybetmeden ikinci uzun metrajı Rüzgârda Salınan Nilüfer’i izlemiştim. Belki Çoğunluk’un üzerimdeki tesiri oldukça yüksek olduğundan, Rüzgârda Salınan Nilüfer ilk anda pek ilgimi çekmemiş, diğer tüm filmlerini takip edeceğim bir yönetmenin ikinci filmi olarak kafamda küçük bir yer edinmişti. En azından ben öyle olduğunu sandım ancak süre içerisinde filmin üzerimdeki etkisini daha iyi anlamaya, hissetmeye başladım. Michael Haneke bir söyleşisinde, sinema sanatını, altındaki teknolojiye de gönderme yaparak “1 saniyede 24 yalan söylemek” olarak tanımlar. Yüce’nin ikinci uzun metrajı Rüzgârda Salınan Nilüfer’in, birbirine sürekli yalan söyleyen, tamamen yalan üzerine kurulu ilişkiler, hayatlar inşa eden, kendi gerçekliğinin de özünde bir yalan olduğunu bilse de karşı tarafa faça vermemek için sonuna kadar rolünü sürdüren, dışarıdan biri gibi görünse de içindeki kofluğu hemen fark edilen dört kişiyi anlatan öyküsüyle üzerimde düşündüğümden de büyük bir etki yarattığını, filmi tekrar tekrar izlemek isteği duyduğumda anladım. İyi filmlerin üzerimde böyle bir tesiri olur: Tam tarif edemesem de kafamda bir duyguyla, düşünceyle, hisle yaşamaya devam ederler. Yüce’nin her iki filmi de farklı duygularla yaşamaya devam ediyor içimde.

Yüce’nin ikinci uzun metrajı bize dört tane sonradan görme burjuvanın kofluğunu aktarır: Handan, Korhan, Şermin ve Aykut. Filmin kadrajında gördüğümüz daha ziyade Handan’ın beceriksizliği, zayıflığı ve boşluğu olsa da biraz dikkatle bakıldığında, ilk anda en aklı başında duran karakterin, Şermin’in de o kofluktan nasibini aldığını görürüz. Zehirli suyla dolu akvaryumda yüzen dört balıktır izlediğimiz ve en sağlıklıları bile bu zehirden etkilenmiştir, ama az, ama çok… Evet, bu zehrin en derin etkilerini önce Handan’da, hemen ardında tam bir sonradan görme olarak resmedilen Korhan’da görürüz, hatta Korhan, tabiri caizse modern maganda olarak yaftalanabilecek kadar içi boş biridir. Diğer yandan, Aykut ve hatta Şermin de pirüpak değillerdir. Akvaryumun dört balığı birbirlerinden kopamazlar, fakat birlikte olduklarında da samimiyetin çağladığı, birbirine güvenen, inanan, sırtlarını dayayan dört birey olamazlar: Dördü de maskeyle gezer ve en üstte yer alanın dahi derisini biraz kazısak, içinin boş olduğu hızla görülür. Bu kopamama hali, birbirilerine dayandıkları, birbirlerinden güç aldıkları, birbirlerine sevgi dolu bağlarla bağlandıkları için değil, akvaryumun sınırları içerisinde başkaca biri olmadığı içindir.

Kadrajdaki Handan karakteri, hiyerarşinin en altındadır, fakat film ilerledikçe, tuhaf bir özgüvenden muzdarip (!) olduğunu fark ederiz: Handan, kof kişiliğinin farkında bile değildir, hiçbir zaman olmamıştır ve –görünen o ki– hiçbir zaman da olmayacaktır. İçinde büyük bir potansiyel taşıdığını ve her şeyi yapmaya muktedir olduğunu düşünür: İstese Korhan gibi tuttuğunu koparan bir iş insanı olabilir, hele bir kafeyi açabilsin. İstese Şermin gibi yazar olabilir, hele bir şu binlerce dolarlık bilgisayarı bir alsın. Handan, hayatta hiçbir şey denemeyenlerin, hiç duvara toslamayanların, hiç savaşmadığı için hiç kaybetmeyenlerin dangıl dungulluğu ile yaşar. Bu çiğlik, her şeyiyle bir “Alfa Erkek” olan, modern bir maganda olarak da tanımlanabilecek kocası Korhan sayesinde, finansal olarak toplumun üst basamaklarında konumlanmasıyla iyice artmış gibidir: Oturduğu kibir dağının zirvesinden herkese küçümseyerek bakan, öte yandan en ufak bir rüzgarda, oturduğu dağın tepesinde ölesiye bir kıskançlığın, öfkenin içine düşen, bilaistisna herkese ders veren, had bildiren veren Handan, istese her şeyi yapabilecek güce sahiptir. Ne var! Yapan nasıl yapıyor? Dünya, Handan’ın oyun bahçesidir ve Handan, oynayacağı herhangi bir oyunda zirvede olacağını bilir, yalnızca, henüz hangi oyunu oynayacağına karar vermemiştir, küçük bir problem! Yazar da olabilir, sağlam ciro yapan bir kafe de işletebilir. Ne var! Yapan nasıl yapıyor?

Daha ilk andan, Handan’ın bahaneler üreten, hayatı boş teneke çok ses çıkarır şiarıyla yaşayan biri olduğunu anlarız: O yapmaz, yapmak üzerine konuşur, ancak burada söz konusu olan basit bir Oblomovluk değildir. Handan’a göre önünde coşkuyla aşılacak deryalar vardır, fakat küçük bir şeyi hesaba katmadan atıp tutar: Handan yüzme bilmez! Korhan’ın sağladığı finansal refah olmasa, hayat oyununda hızla dibe çökeceği çok bellidir. Bir amaca tutunarak hayatına bir anlam vermek düşüncesindedir, fakat bunun her zaman düşüncede kalacağını tartmak izleyici için pek de zor değildir. Handan’ın her hareketinden, yaşamın sıkıntılarının, dertlerinin, huzursuzluklarının pişirmediği birinin çiğliği akar, biz seyirci olarak onun yaşam acemiliğini izler, züccaciye dükkanındaki fil gibi her şeyi kırıp dökmesine hem sinirlenir hem de güleriz.

Seren Yüce

Bu, ilk anda gördüğümüzdür. Handan, bu dört kişi içerisinde olumsuz anlamda en uçta olandır, en azından bize öyle gelir. Öte yandan filmin katmanlarını eşeledikçe, ilk bakışın önyargılarından uzaklaştıkça, olumlu anlamda en uçta duran Şermin’in de farklı kofluklarla yaşadığını fark ederiz. Yazdığı kitapla bu dörtlü arasından entelektüel açıdan hemen sıyrılan Şermin’in de farklı defoları vardır. Açıkça kabul etmese de kitap yazmaktan tuhaf bir gurur duyar ve kendini daha yukarıda konumlar. Şermin’de yalnızca bir işi layıkıyla sona erdirmenin gururunu değil, kendisini yazar sıfatıyla taltif etmenin onurunu da görürüz. Nitekim Handan ona nasıl yazdığını sorduğunda verdiği yanıt, yalnızca yiğidin kendi yoğurt yiyişini anlatmaktan ibaret değildir, aynı zamanda “Ben hayatı, siz normal insanlardan farklı gören, farklı bir düzlemde yaşayan biriyim!” ukalalığı da gizlidir. Belki bu anlamda Şermin’in daha tehlikeli olduğu bile söylenebilir, zira Handan’ın aksine, iğneleri, kofluğu hemen belli olmaz. Onu tanımak, tuhaf sinsiliğini görebilmek için cümlelerini hafifçe de olsa kazımak, en azından bir alt katmanına bakmak gerekir. Yazarlık bir meslek, uğraş, hadi diyelim, tutku gibi değildir Şermin’e göre, bilinmez bir sebeple birilerine bahşedilen ve hayatı farklı gözlüklerle görmeye imkân tanıyan ayrıcalıklı bir hediyedir. Elbette Handan’ın “Ben de kitap yazarım, n’olacak ki!” edası da, argo tabirle, akort edilmesi gereken bir istektir, fakat Şermin’in bu akordu yaparken içinden çıkan kibri görmemek için de kör olmak gerekir. Handan da Şermin de kibir dağının tepesinde otururlar, yalnızca sebepleri farklıdır ve –Sezar’ın hakkı Sezar’a– Şermin’in ikameti, biraz daha kabul edilebilir durumdadır. Yine de Se7en’ı unutmayalım: Kibir, öyle ya da böyle, yedi ölümcül günahtan biridir ve Şermin’in bu açıdan masum olduğunu söylemek pek de kolay değildir.

Handan, tüm yeteneksizliğini, çiğliğini, kofluğunu, aslında hayat karşısındaki biçareliğini, alarak kapatmaya çalışır: Yeni ve son model bir bilgisayar, güzel yerde kafe haline getirilecek bir dükkân, kaybettiği not defteri yerine bir yenisi… Bütün hayat, sahip olma yalanı üzerine kurgulanmıştır, oysa bu yaptığı, Prof. Dr. Acar Baltaş’ın da sıklıkla vurguladığı gibi, tuzlu su içerek susuzluğunu giderme çabasından başka bir şey değildir. Bunun nasıl şımarıkça bir davranış olduğunu bilmez değildir, piyano dersine gitmek istemediğini söyleyen kızına “Bana bak, aldırdın bana o piyanoyu, çalacaksın!” diye sinirlendiğinde, kitap yazmak için aldığı son model ve o iş için biraz fazla iyi bilgisayarı aklımıza gelir. Kızında gördüğü zaman öfkelendiği şey, aslında kendi yaşamını üzerine bina ettiği duygunun ta kendisidir: Sahip olmak ve sonra vazgeçmek. Sonradan görme burjuva, sahip olma isteği duyar, ama sebat etmek, çabalamak, tırnaklarıyla kazımak gibi yorucu işleri yapmaktan imtina eder. Başka bir sahnede Handan’ın Şermin’e kurduğu bir cümle bu sabırsızlığın, tembelliğin ve donanımsızlığın dışavurumu gibidir: “Aslında kafamda çok şey var da yazmak zor!”Yazmanın zor olmasının nedenleri çeşitlidir: Çünkü Handan bir pencere önü çiçeğidir ve doğrusu, kafasında da öyle küçük didişmeler, öfkeler, kıskançlıklar, tartışmalar dışında pek bir şey yoktur. Çünkü Handan, kitap yazmak için kukumav kuşu gibi bilgisayarın başında oturmayı, yer yer kendine sinirlenmesine, öfkelenmesine, müthiş bir başarısızlık hissinin ağrısını çekmesine rağmen devam etmeyi kaldırabilecek disipline sahip değildir. Çünkü Handan, kendisinde bir potansiyel olduğunu zanneder, ama öyle bir potansiyelin olmadığını derinlerde bir yerde bilir. Aslında o kitap yazmak da istemez: Kitabın getireceği şana, şöhrete, entelektüel cakaya, dörtlünün içerisinde en yukarıda konumlanan –ve ısrarla söylüyorum ki onlardan çok da farklı olmayan– Şermin’in forsuna, apoletlerine, hiyerarşik üstünlüğüne sahip olmak ister. Handan’ın derdi, potansiyelini ortaya çıkartmak değil, (bir şeye) sahip olmaktır. Öte yandan hesaba katmadığı çok basit bir şey vardır: Bunu yapabilecek donanıma sahip değildir ve hiçbir zaman da olamayacaktır. İlginçtir Handan, Şermin’in oğlu Poyraz’ı azarlarken kullandığı bir ifadeyle, yine kendi ruhundaki eksiklikleri vurgular gibidir: “Böyle giderse büyüyünce mutsuz olur, doyumsuz olur.” Handan da doyumsuzdur, heyhat ki onun doyumsuzluğu hayat oburu olmasından kaynaklanmaz, maymun iştahlılıktan gelir.

Benim gözümde filmin en önemli sahnesi, bir rakı balık seansı sonrası gidilen caz bar konseri; pek çok şeyi özetleyen, dört karakterin de kofluğunu net olarak ortaya koyan bir sahne. Korhan’ın Şermin’e meylini (!) de gördüğümüz rakı balık sahnesinden hemen sonra dörtlümüz bir caz bara gider. Aykut, kendisine iş paslayan Korhan’a böylece teşekkür etmek istemiştir: Boğaza nazır bir akşam yemeği ve bir konser… İlk anda çok yakışıklı bir hareket gibi görünür; konser başlayıp da ilk notaları duyduğumuzda, organizasyondaki hinlik de kulağımıza çalınır. Ansambl, “farklı bir projesiyle” gelmiştir ve free jazz formatında çalacaktır: Alıştığımız anlamda armoni yok, ritm yok, melodi yok… Cazdan keyif alan kişiler için de uç sayılabilecek bir türdür. Zamanlaması da o kadar kötü denk gelmiştir ki şu haliyle iki veganın önüne şırdan konmuş gibi bir etki yaratmıştır: Afiyet olsun efendim, yiyebilirseniz elbette.

Biz o ana kadar, daha ziyade Korhan’ın ve Handan’ın kofluklarını görürüz: Handan çok ses çıkartan bir boş tenekedir, Korhan’sa, yönetmenin ilk filminden gelmiş gibi duran, hasbelkader toplumun biraz daha üst basamaklarında konumlanmış bir modern magandadır. Ne ki, caz bar sahnesinde Aykut’un ve Şermin’in de hinliği belli olur: Bu yakışıklı teşekkürün içine, karşı tarafı entelektüel açıdan ezmek isteyen bir sinsilik de gizlenmiştir. Evet, free jazz çalınan projeye denk gelinmesi kötü olmuştur, kabul, fakat içten içe biliriz ki Handan ve Korhan, normalde de caz dinleyip keyif alacak iki kişi değildir. Onları böyle bir konsere davet etmek, bir anlamda “Evet, sen tuttuğunu koparan bir ticaret adamısın, ama bak, ben de boş değilim, daha derin şeylerden anlıyorum, çaktın mı!” demeye varan bir entelektüel gövde gösterisidir. Free jazz projesine denk gelinmesi, iki veganın önüne şırdan konulması gibidir, doğru, ama Handan-Korhan çiftini smooth jazz çalan bir ansambla götürmek de, aynı vegan dostlarımıza “Yemekte et sote var!” demektir. Teşekkür adı altında sinsi bir aşağılama, hadi biraz yumuşatalım alaya alma söz konusudur. Nitekim biraz soğukkanlılıkla baktığımızda, Aykut’un ve Şermin’in de entelektüelliğini sorgularız: Sahi, bu konserin yeri ve zamanı mıdır? İçten, samimi bir teşekkür için herkesin keyif alabileceği ortak bir payda bulmak çok mu zordur? Hem, caz dinlemek bir entelektüellik emaresi midir? Her roman yazarı, sahiden hayatı başka bir gözle mi görmektedir? Yazılan her roman değerli midir?

Bu sahneyle anlarız ki, aslında Aykut’un ve Şermin’in entelektüel görünümleri de kof bir çabadan başka bir şey değildir. Handan ve Korhan çifti sonradan görmedir, kabul, ancak Şermin ve Aykut da düşündükleri denli donanımlı ve entelektüel bir çift değildir ve başka bir açıdan sonradan görmedirler. Onlar da küçük ayak oyunları oynar, çaktırmadan da olsa birilerini aşağılar, yalanlar söyler, erdemsizlikler yaparlar. Arada, sanıldığının aksine, müthiş bir fark da yoktur: Biri bunu dangıl dungul yaparken, diğeri zarfa koyarak işini görür. Hinlik tam da burada karşımıza çıkar; zira zarf başka, mazruf başkadır. O şık davet zarfının içinde aşağılama, hor görme, alay etme olduğunu görmek çok da zor değildir. Çiftlerden birinin eli biraz para görmüş ve sonradan görme olmuştur, diğer çift ise, entelektüel birikimlerini fazla abartıp kendilerini hiyerarşide üstte konumlamaya çalışır. Oysa biraz dikkatli baktığımızda, dört karakterde de aynı kofluğu görürüz: Küçük oyunlardan, kavgalardan, didişmelerden, üstünlük çekişmelerinden kendilerini alamayan, içlerindeki kavgayı bir türlü bitiremeyip dışarıya karşı saldırganlaşan, sonradan görme ve kaba insanlar.

Rüzgârda Salınan Nilüfer kıymeti pek bilinmemiş, belki de Çoğunluk’un ışığından yeterince görünmemiş bir film, oysa Seren Yüce’nin bu ikinci filmi en az ilki kadar etkili ve derin. Biraz dikkatle izlenirse, kendini daha üstte konumlandıran, entelektüel kaygıları nedeniyle kendini farklı bir yerde gören kişilerde de yara açabilen, kişiyi kendi kofluklarıyla yüzleştiren bir film.

Deniz Kıral