Gökhan Arslan

271. rüzgârın çok şey görmüş taşların altına sakladığı gizli bir günlüksün sen.

272. saçlarına taktığın firkete olsaydım en azından.

273. beni bir pergel gibi açılmış kollarınla sarıp koynuna almasan da artık nerede olduğunu biliyorum nil’in kaynağının.

274. içime nâzım’ın ruhu kaçsaydı, yine böyle uzaktan bakar mıydın bana, dağlardan denize iç geçirerek bakan bir geyik gibi?

275. bir sevgiyi aşka dönüştürür mü meyveyi dölleyen incir sineği?

276. yaşadığın bütün şehirlere gideceğim, geride bıraktığın rüyalarına sızmak için.

277. çanı ve narı çok severim, dirseği ise hiç sevmem. dirseğinin gökyüzünde açtığı yırtıktan, beraberinde çıban getiren bıçaklar düştü başıma. senden öğrendim bıçakların bilenirken eksildiğini. uzan yanıma, dirseğinle ez sol yanımda can çekişen çekirdeği.

278. hani bir yerin kesilir de farkına varmazsın. ancak çok sonra çıkar acısı. yokluğun, diyorum elimin yetişmediği yerde adım adım ilerleyen bir hançer.

279. önce bedenim gitti, sonra da sözcüklerim. eksile eksile güvelerin tükettiği bir kumaş gibi kaldım şu hayatta. defterimde hiç yazılamayacak şiirler. sırtımda uzaktan geçmiş sonbaharın izleri, asla gerçekleşmeyecek rüyalar bağışladı bana dünya. bakır da kararırmış kesilince sabahın sesi, çeliğe yürüyen su boşa akarmış. iyice azalıp karanlığa karışmadan evvel, gövdeme yazsaydın bari, çocukluğundan çekip çıkardığın bir şiiri.

280. artık kimselerin uğramadığı bir kütüphanede sevişmek istiyorum seninle. ağzında bir halk edebiyatı ıslaklığı, bacaklarında haritalardan çıkarılmış köylerin coğrafyası. birbirine karışsın karnının beyazında yasaklı harflerle ışık görmeyen işaretlerin gölgesi. şehvetle kuğurdayan kumrular bizi izlerken pencerede, aynı hokkaya dökülen mürekkep olalım seninle.

281. sapı olmayan bir bıçak mı elimde tuttuğum?

282. aynı yağmurda ıslanıyoruz. aynı şarkıların içinde yürüyoruz akşamın sulara indiği vakitlerde. aynı sözcüğün cebinden seyrediyoruz şu dikiş tutmaz dünyayı. benim kestiğim kumaşı sen biçiyorsun, senin açtığın yarayı ben dikiyorum. iki ucundan yürüyoruz bir rüyayı, dikkatle bizi izleyen yırtıcılara hissettirmeden. aynı zarfın içine sakladık korkularımızı. sırlarımız var gökyüzüne bağırdığımız cümlelerde. aynı ovayı dolaşıyoruz da son anda dökülmekten vazgeçiyoruz aynı denizin eteklerine.

283. o kadar güzel bir kalbin var ki senin, allahuekber dağlarına çıkarmışsın çıtayı.

284. okunmamış kitaplar duruyor masanın üstünde, ayıklanmamış bamyalarla yan yana. tepsideki kahve fincanlarından biri hep boş. koridorda hiç giyilmemiş bir terliğin yankısı. ikide birde banttan kurtardığı köşesini aşağı eğiyor bir poster, kim bilir hangi izlenmeyen filmden kalma. tıka basa yalnızlık dolu bir çekmecede, arkası gül işlemeli kırmızı bir cep aynası. naylonu açılmamış bir bornoz, yarısı boş porselen çaydanlık, saç nedir bilmeyen bir fırça, boşluğu boşluğa bağlayan tokalar. bir devin ayak sesleri duyuluyor merdivenlerden. açıyorum kapıyı. allayıp pulladığın, dokunaklı şarkılarla yolladığın özleminmiş gelen.

285. bu yazdıklarım bittiğinde dönüşü olmayan bir uykuya yatacak, bunca yıl ağaçlardan yonttuğum sözcüklerim.

286. özledim demeye korkuyorum, sanki özlemek çağlar öncesinde yasaklanmış bir şarkıymış gibi. yasak şarkıların güzelliği çeliyor aklımı.

287. belkim belkin bile değildim, demiş can baba. yeryüzündeki bütün olasılık hesaplarını üst üste koyuyorum. bir gün yağmur yağar mı gökyüzüne denizden? en sonunda kendini de yakar mı ateş? balığın karnından mı çıktı şu bulut parçası? rüyamda dokunduğum gibi dokunabilir miyim sana? bir şarkının peşine takılıp gelir misin nar çiçekleri dönerken portakala?

288. beni kendine aşıla.

289. anda kalmak, ânı yaşamak, kendini bir andan çoğaltmak. her şeyin varlığında sıfırlandığı o an olmak isterdim.

290. kâhinler, simyacılar, büyücüler… yüzyıllardır ölümsüzlüğün peşinden koşan o eksik insanlar. seni anlatarak tamamladım onların yarım kalan rüyasını.

291. “Kuşların ilgeçlerin gölgelerine sığındığı kızgın öğlelerde seni düşünüyorum. Kahvehanelerde dama oynuyor balıkçılarla askerler; herkes eşit havanın serinlemesini beklerken. Nesneleri var eden biçimlerden söyleşiyoruz kör bir ağ tamircisiyle. Ağaç sözcüğü bir parçasıdır dünyanın diyor, altında oturduğumuz ağaç kadar. On altı ayrı düğüm bilir bu parmaklar: yıldız gezdiren, eklem eceli, dörtgöz, tuzsarmaşığı. Adlarını bilmesem hiçbirini çözemem; kimse çözemez adını bilmediği şeyi. Seni düşünüyorum dediysem, kaşının kalkışı, elinin iki yıldızın arasına çizdiği kavis, omuzlarının beyaz gecesi. Bir adın varsa da adları yok bunların.”

292. yağmura yakalanmış bir piknik gibiyim sensiz. yerine alışveriş merkezi dikilmiş bir yazlık sinema, ancak tek sayı çıkabilmiş bir taşra dergisi, ormana dâhil olmuş bir patika, kıyıda çürümüş ağ yığını, denizin döve döve çürüttüğü bir dalgakıran, pötikare masa örtüsünde kurumuş yemek lekesiyim.

293. onarmayı unuttuğun rüyalarımdan geliyor, ağaçların huzurunda başımı öne eğdiren sabırsızlığım. aksayarak yürüdüğüm bir masaldan, ayaklarımı bırakarak çıkıyorum.

294. bir bayram sabahı mezarlığa gömdüğüm bir çift kahverengi ayakkabıyı, seni tanıyınca ayaklarıma geçirdim. hâlâ onlarla yürüyorum bir türlü sana gelmek bilmeyen yolları.

295. daha önce hiç görmediğim bir otun adını öğrenmiş gibi sevinmiştim sen gelince. otun ömrü ne kadar?

296. her şey sonludur. bazen rüzgâr gelir ve dalda kalan son yaprağı da alır götürür. artık suyun içinde sürüklenen bir ağaç kütüğü gibiyim.

297. daha siyah bir larvayken ipek böceklerini alırlar bir kenara. her gün taze dut yapraklarıyla beslerler. onlar büyüdükçe beyazlaşır, yedikçe şeffaflaşırlar. sonra küçük çalılar örterler üstlerine. ve ipek böceği, çalının bir ucundan diğerine kendi başına ağlarını örer. eğer bir aralık bulursa çalıların arasından, bir kelebek olup uçar gider. eğer bulamaz da kozasını örerse, bir yabancı el tarafından kaynar suya atılır, bir yabancı tarafından da o suda çözülerek ipek olur. işte o ipek böceğinden hiçbir farkım yok. dut ağaçlarına bakıp kendi kozamı düşünüyorum. seni bekliyorum. yapabildiğim tek şey bu. beklemek.

298. oradan çıkardığın sözcükler, dedi. benim sözcüklerimdi, sessizce yürüyüp gittiler.

299. şiiri bıraktım. bir zeytin ağacının en yüksek dalından attım onu, daha fazla kalbini çizmesin diye. her baktığımda beni şiire dönüştüren bir aşkla baş başayım artık.

300. “Ekleyecek tek bir dizem, tek bir sözcüğüm yok. Bedeninde yaşadım tüm şiiri.”

301. geldim, gördüm, yenildim.

302. Seni elimle koymuş gibi kaybeymek istemiyorum.

303. Dünya kaç milyar yaşında, bilmiyorum. Açıkçası bu umurumda da değil. Tek bildiğim, senin yanında dünyanın çocukluğu olduğum.

304. Mevsimi geldi, baklalar boy veriyor komşu bahçelerde. İlk iş, bakla yapraklarından bir salata yapacağım sana.

305. Yıllardır kıyıda bekleyen boyaları dökülmüş tekneleri, sen gelince denize sürdüm. Teknelerin suya kavuştuğu o ilk ânı düşün. Gövdelerine yayılan ıslaklıkla neye dönüştüklerini. O teknelerden hiçbir farkım yok.

306. “Saati kursanız da kurmasanız da sabah olacak” diyor Ursula. Şimdi olmasa bile başka bir zaman yine karşılaşırdık seninle. Sabahlar tesadüflerle dolu.

307. Kıyıdan midye topluyor çocuklar. Islak bir köpek, kayaların arasında sinmiş, dili bir karış dışarıda onları izliyor. İyot kokusu yavaş yavaş ele geçiyor şehri.

308. Rüzgârın havada savurup durduğu ve sonunda senin elbisene kondurduğu bir toz zerresi olmak isterdim.

309. O kadar güzelsin ki, durgun suda alabora olmuş bir kayık gibiyim.

310. Kırlangıçlar ağızlarında taşıdıkları çamur ve çalı çırpıyla, özenle inşa ediyorlar yuvalarını, sokağın başındaki evin saçağına. O kırlangıçlardan hiçbir farkım yok. Özenle seçtiğim sözcüklerle bir ev kuruyorum bize. Kapısı hep aralık olan bir ev. İstediğin zaman girip istediğin zaman çıkabileceğin, içinde istediğin kadar kalabileceğin, sadece varlığınla değil yokluğunla da yaşanılır kılacağın bir ev.

311. Bahçede, bir kiraz ağacının altına kurulmuş eğreti bir masada içmek istiyorum seninle. Cızırdayan radyoda göç şarkıları, açık bırakılmış kitapta hiç bitmeyen bir şiir. Aramıza alalım masanın etrafında sessizce dolaşan kuşları.

312. Evinde bir oda, odanda bir eşya, eşyanda bir leke olsam yeter bana.

313. Çocukken, dağlara mantar toplamaya gittiğimde, yağmur ayağımı kaydırmış ve bir uçurumdan düşmüştüm. Tam kayalıklar sonum olacak diye düşünürken, yaşlı bir çam ağacı yetişmişti imdadıma. Yıllar sonra o ağaçla karşılaştım ve her gün gözlerimi onunla açıyorum sabaha.

314. Uzun zamandır kapağını açmıyorum, eve girer girmez beni karşılayan sandığın. Bu vakitten sonra ona dokunacak ilk el, senin elin olsun istiyorum.

315. İki ağacın arasına kurulmuş bir hamakta sallanıyor ilkbahar. Gece kuşlarla uyumuş gibi neşeli.

316. Otuz yıl önce topuğuma batan ve beni her gün ele geçiren dikeni artık çıkarabilirim.

317. Bir ada vapurunun güvertesinde, eski bir sinema salonunda, bir sahafın tozlu raflarının arasında, bir otobüs kuyruğunda, bir balıkçı tezgâhının önünde, salaş bir meyhanede, rüzgârın koşuşturduğu bir sokakta… Karşılaşmıştık aslında, kaç defa. Dokunmadan geçmiştik birbirimizin yanından. Ama ikimizden biri bir işaret bırakmış olmalı. Bu güzel buluşmayı hayatımızın ortasına bırakan bir işaret.

318. Kanepenin sırtında ağır ağır yürüyen karıncalara bakıyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Evin içinde yağmura inat bir sessizlik. Karıncalar da ben de aynı şeyi arıyoruz. Evin sessizliğini bozan sesini.

319. “Bir çiçeği kendi başına bırakırsan çürümesi kaçınılmazdır. Sen güneşsen, ben su olmaya razıyım. Sen temiz havaysan, ben verimli toprağım. Sıcaklıksa sıcaklık, soğukluksa soğukluk. Birlikte gün süresiyiz biz o çiçeğe. Rüzgâra, arıya, böceğe dönüşmeye hazırız o çiçeğimiz için. Şiir bizim çiçeğimiz olsun hep.”

320. Yanmış anızların ve yeni biçilmiş çimenlerin kokusu geliyor burnuma. Taştan taşa sekerken incinmiş bileğiyle bir geyik, suya bakıyor gördüğü rüyayı hatırlamak için. Ağaçlar dallarını göle eğmiş. Ne güzel bir sabah bu, senin sesinle kalkıyorum yalnız uyuduğum yataktan.

321. Yoğun bir kahve kokusuyla uyandırmak istiyorum seni, güzelliğini görmek için açık pencereden içeri başını uzatırken bir ağaç.

322. İlk defa portakal yediğimde, tam üç gün ellerimi yıkamamıştım kokusu gitmesin diye. Ne zaman sana baksam bir portakal bahçesinde buluyorum kendimi.