“Haftasonu şiir çalışır / Pazartesi romantik”
kıvılcım kurgular – yıldırım baskılar

İlhan Durusel

168 Yüzüğe Yazılı Yüzyüze Dua 

Kız Çocuklu Çoğul Eklerine Mersiye

Tekfurun biri bir gün müzesinde bir yüzük görmüş. Hemen müzecisine yüzüğün hikâyesini anlattırmış. Hikâyeye göre yüzük bir Hitit kralınınmış. Kral, doğan her kızına bu yüzüğü taktırırmış. Yüzüğü takan büyüyüp yetişkin oluyormuş. Kral da serpilen her kızıyla evleniyormuş. Büyük Hitit krallığı bu kralın soyundan doğmuş. Müzeciye göre aslında bu çok daha eski bir Mısır geleneğiymiş. Mısır’da geçen hikâyede de böyle büyülü bir yüzük varmış ama yüzüğü takmayı reddeden prensesler krallığın sonunun gelmesine sebep olmuş… Tekfur yüzüğü hemen yerine koydurmuş, kızlarını Anadolu beylerine gelin göndermiş, sırtına bir aba, ayağına demir çarık geçirmiş, elinde asayla aşağı illere yola koyulmuş. Çay molalarında rastladık ona. Sakız gibi temiz iç çamaşırları verdik. 

Dulkadiroğlu efsanesi

Yüzüğümüzü sattık. 

Adımız yazılıydı o metalin içine. Altın. Bir zamanlar çok uzak ülkelerden birinde bey olan babamız kazıtmıştı adımızı. Sonra bize vermişti rüyamızda. Rüyada altın almak uğur getirir. Altın vermek rüyada başa bela getirir.

Bir deva, bir dua istiyorduk biz hekimoğlundan ve tek boynuzlu atlardan, uzaktan İskenderiye’den, yakından kervanlardan, aktarlardan, kamyon konvoylarından, konaklama tesislerinden. 

Sattık bu yüzüğü babamızın verdiği altın yadigarı. Bize adımızla beraber taktığı. Ad takma; yüzük takma. Takı töreni: Yüzükler takılıyor. Takanlar yetişkin oluyor. Taktıranlar tarkan.

Yüzük attık.

En çok şeyi hatırladığımız yere döndük bir gün. Bir taş vardı oraları delikli, süngertaşı gibi hafif. Elmastan berk. Bir su akıyordu akıyordu oyup oyup duruyordu taşı. Oyulup duruyordu taş gözümüz önünde bir uslu su tarafından. 

Sesimiz çıkmıyordu. Biz kilimlerde uyuyorduk. Derin nefesler alıyorduk, derin nefesler veriyorduk. Bazen tutuluyordu soluğumuz, tanrının göbekadıyla kurtuluyorduk. Göz kırpan kirpikleri dikenli hayvanlar vardı adlarını sessizce anabildiğimiz sadece. Yüksek sesle bir şey diyemiyorduk onlara. Bazılarını sınıflarda görüyorduk, bazıları tek başına asansöre biniyor. Çamurlu ayaklarıyla soyunma odalarımıza geliyordular. Bizi takip edip hakkımızda çetele tutuyordular. Meyve kamyonetleri geçiyordu, meyveli kokular bırakıyorlardı arkalarında ve güneş yükseliyordu ve öbür güneş batıyordu.

Yüzüğün içyüzüne yazılan dua: adını ben veriyorum –onu değerli kıl ve esirge; yurt özlemi tattırma ona: ilahi söylesin kirpikli balıklarla–

Bunu diyenler hep onlardı, oralıydılar ve hepsi ordaydılar. Hanım hey diyordular, he-he-hey, batan güneşle doğan güneş aynı güneş mi? Aynı mı onlar yani? Kim bu düzenbaz? Kim bu düzenin sahibi? Bu anın, şu an, şu içinde bulunduğumuz, bu halı sahanın, yeryatağının, banyonun, bu büyük bir kitap gibi ikide birde açtığımız, bu, şu anda, şurada ayakta durduğumuz, şu kapının pervazı, şu çerçevesi kırık, açılmayan pencere, şu karşıdaki hamam tası… Kim bunların sahibi? Kimin bu otoyol, bu kamyon tarlası? Kim bu üstü kapalı ağlayan ölü? 

Sabahları tanrım siz de çocuk gibi / Açın pencerenizi melekler girsin içeri / Birer birer silsinler günahları / Gün başlasın kornalar kampanalarla ve solak kaptanın adıyla

Koro: Kaptanın adıyla!

Bize dua öğrettiler. Her şey için dua vardır dediler. Her şeyin zamanı, yeri. Bu yer şimdi burası. Burası dua odası. Yani bir kamyonun kasası / Kamyonlu padişah geçiyor Zigana geçidinden / kamyonuyla geçerken kornalar çalıyor / balkonlarda sirenler, ranzalar zangır zangır / Dualar edip sokağa üfleniyor

Kamyonlu padişah diyor ki şu kızlarıma bakın / şu kızlarımın kollarındaki morluklara / kızlar yüzüğünüzü gösterin amcalara.

Kızlarım, Ben keskin nişancıyım, nişanlı hepinizle.

Padişah Sefere Çıkıyor:

Onunla tersanede buluşmaya gitmiştik, dok işçilerinin arasında bize doğru geliyordu ama kim olduğunu çıkaramıyorduk. Yanlış adımla giriyordu eşikten. Mehter takımı marş çalıyordu o sağa sola yalpalarken. Avuçlarımızı yüzümüzden çekip üflüyoruz ona doğru. Kendisinden ağır zincirler taşıyordu bize. Alet çantasını karıştırdı, içinden küçük birer şişe hepimize. Şişede ölüdilde bir niyet. Niyetle aynı yüzüğün içine yazılı dua. Niyet yazarı babamızın hanımsultanı. Ece de denir ona.

Koro: Taşınız isimsiz olsun / uçan kilimleriniz toprağa serili / kemikleri altta kimbilir kimin. 

Yine gidiyordu, hep gidiyordu içimizden geçip hepimizin tek tek böyle. Zincirleri uçuruyordu nefesimizden kasırga ama yerinden oynamıyordu meyvesineklerini kasık arasında. Sargı bezleri sargı bezleri! Sarın bizi! Soranlara fesleğen, tarçın, karanfil deyin. Anlar soranlar. İçeri çağırın onları. “Ne getirdin?” deyin hemen baştakine, ya da “ne saklıyorsun bizden?” Tütün küfleri, üzüm kurdu, lahana güvesi mi? Meyve sineği onlar! Meyve sineği!

Koro:

Oraları çürük diyorlar, osında sinekler o yüzden. Gürültüyle çürüyor, sessiz infilakla. 

Bozuk ilaçlar içmiş, yanlış haplar yutmuş bugün. Acısı dinmiş hayvanların etlerini çiğnemiş ama yutkunamıyor bir türlü.

Yüzük satıldı. 

Biz çocuktuk babamız rüyamızda bize yüzük verdi. Bir parça altın, külçe de derler buna. 

Senin adın falan olsun. Seninki filanca. Sen gül ol, sen gülçe, seninki de kordelya. 

Sen bunu al, şurana. Sen de orana. Siz de hep beraber buralarınıza.

Oranızda dursun, çıkmasın. Oralı olsun.

Koro: Rüyamıza girdi. Bize yüzük verdi. 

Onu öyle bıraktık mosmor. Kendi padişah. Ağu doluymuş yüzüğü. Derler ki Timur’dan öğrenmiş kazanmayı, Beyazıt’tan kaybetmeyi. 

Ondan sonra kuyumcular festivaline gittik. Kuşatmaya katıldık. Mübalağa cenk seyrettik.

Yüzük aldık. Yüzük verdik.

Koro: Yüzük değiş-tokuş etmişler. Muratlarına ermişler. Övgüler yaratana, çoğul eklerine övgüler.