Zamanın değişimine paralel dönüşümü gerçekleşen insan nereye gidiyor? Döngüsel süreç matematiksel biçimde düşünüldüğünde en başa dönmemiz gerekiyor. Bir çember ancak başladığı noktaya vardığında döngüsel devinimini tamamlar. Büyük patlamayla var olan evrenin genişlemesinin bir noktada duracağına dair geliştirilen teoriler, aslında evrenin de var oluşunu çembersel bir hareketle gerçekleştirmeye devam ettiğinin kanıtı olamaz mı? O halde bütün varlıklar evrenin bir parçası olduğuna göre her şey var olduğu o ilk noktaya dönecek diyebilir miyiz? Evrim sürecinde maymundan geldiği söylenen insanın tekrar maymuna dönüşmesi mümkün mü?

Fatma İçyer

Fatma İçyer’in aynı isimli öykü kitabındaki “Teyzeler ve Maymunlar” öyküsünü okurken tüm bunları düşünebiliyor insan. Keza hikâyede ergenleşme sürecindeki bir kız çocuğunun, toplumsal bakış açısından kaynaklı yaşadığı dönüşüme olan yargısı, insanın duygusal olarak bir maymuna dönüşebileceği kanaatini taşıyor. Ben anlatıcı ile kurgulanmış öykü şu cümlelerle açılıyor:

110 beden sütyen takan bir maymunum var. Her yere benimle beraber geliyor, ben ağladığımda ağlıyor, bazı zamanlar bana ters gelen şeyler yapıyor, yorgun bir günün akşamında koltuğa kaykılıp televizyon izlerken rahat durmuyor, sanki ağaç dalında, bir kapı kolundan diğerine zıplayarak dört dönüyor evin içerisinde. (Teyzeler ve Maymunlar, s.20)

Ergenlik dönemi duygusal gelişim özellikleri göz önüne alındığında bireyin çalkantılı bir süreç içerisinde olduğu çoğumuz tarafından tecrübe edilmiş ve bilinen bir gerçektir. Teyzeler ve Maymunlar hikâyesinin kahramanı olan anlatıcımız da bu süreci bir maymun metaforuyla anlatmaktadır. Maymunun her yere kendisiyle birlikte gitmesi, kendisiyle birlikte ağlaması fakat kimi zaman da kendisine çok ters şeyler yapması, bu çalkantılı süreci anlatırken yazarın oyunbaz bir dil kullandığını göstermektedir. Öykünün devamında maymundan biraz daha söz eden yazar kendi sürecini şu biçimde anlatmaya devam ediyor:

Boşluk artık korkutmuyor beni, onun karşısına geçip gülebiliyorum, maymunum gibi bir elime muz öbür elime bir bardak ananas suyu alıp aynı anda yiyip içebiliyorum. Uçurum da korkutmuyor beni, çağıran seslerine alıştım, bu seslere ya alışırsın ya da o seslerin kaynağına ulaşmak için boşluğa doğru bakarsın ve tam o anda maymunun elinden tutar. Teyzelerin değil sadece maymunların anlayabileceği şeyler bunlar. (Teyzeler ve Maymunlar, s.20)

Kendini duygusal olarak tanımaya başlayan bireyin büyüme sürecini kabullenip onunla birlikte yol aldığını anlatan bu bölümde büyümenin gizemi uçurum imgesiyle anlatılmaktadır. İnsanın büyüme ve olgunlaşma sürecinin kritik dönemleri vardır. Bu dönemler keskin geçişlerin yaşandığı bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa olan süreçleri kapsar. Zihinsel ve duygusal algılarımız değişir, adaptasyon sıkıntısı yaşarız. İşte o zaman yürüdüğümüz yolda, geridekinden uzaklaşmakta olmanın verdiği sıkıntıyla ufukta görünenin bilinmezliğinin yarattığı korku arasında sıkışır bir ileri bir geri devinimlerle kimi zaman saçmalayıp dururuz. Tüm bu saçma devinimlerin nedeni önümüze aniden çıkan uçurum yani büyüme olayıdır.

Zamanla o uçuruma alışırız, bizi korkutmaz artık fakat o uçurumu anlamakta zorluk çektiğimiz dönemler de olur, işte bu dönemlerde maymunumuz yani büyüme sürecimiz elimizden tutar, o hem uçurum hem de köprüdür. Teyzelerin değil sadece maymunların anlayabileceği şeyler bunlar, yani bunu ancak o süreç içerisindekiler anlayabilir, süreci tamamlayanlar değil. Yazarın kullandığı metaforik anlatım o kadar kuvvetlidir ki öyküyü anlamak için derin bir düşünceyle okumak gerekmektedir. Öykünün devamı şu biçimdedir:

Bir çift delici göz, kocaman bir yer sofrası, dokuz yaşındayım, kadınların eksiklikleri tamamlama çabası, içi kof bir aileyi bir araya getirmeye çalışan en büyük yenge, yeğenler, dayılar, teyzeler, anneler, babalar bu sofranın etrafına toplanmış. Üstüne on çeşit yemek koysan da içine doğru bükülen, tabaklardaki bütün yemekleri bir çırpıda yok eden, orduları doyuracak kadar yemek varken küçük bir aileyi bile doyuramayan bir sofra. (Teyzeler ve Maymunlar, s.20)

Anlaşılan anlatıcımız birisi tarafından gözetleniyor, bir çift delici göz üzerinde, bu delici gözlerin kime ait olduğunu söylemeden evvel bir yer sofrasından söz ediyor anlatıcı. Sözü edilen sofra büyük bir çabayla donatılmış, bir orduyu doyurabilecek kadar dolu bir sofra fakat küçük aileye yetmiyor. Çünkü dopdolu tabaklar kendi içlerine doğru bükülüyor ve sofra bir çırpıda tüm yemekleri yok ediyor. Burada kendi içine bükülen tabaklar evrenin son bulma sürecindeki kendi içine doğru büzüşme teorisine çok benzemektedir. Hikâyenin bu kısmında da kapalı anlatım devam etmektedir. Huzuru kaçmış, birbirleriyle kopuk ilişkileri olan kişilerden oluşmuş bir aile olduğunu anlıyoruz bu anlatımdan. Delici bakışların sahibinin ise aynı aileden birisi olduğuna kanaat ediyoruz. Öykünün devamında anlatıcımız sofrayı ve sofradakileri kapalı, karanlık tasvirlerle anlatmaya devam etmektedir. Bu tasvirler içerisinde daha önce anlattığı delici bakışlar hâlâ üzerindedir, karakterimizin göğüslerinde. Anlatıcı karakterimiz bu bakışlar üzerine, “sırtımda kambur çıkıyor, göğsüm içeri büzülüyor, ellerimle tişörtümü öne doğru bollaştırıyordu” (Teyzeler ve Maymunlar, s.21) diyor. Tekrar içe doğru büzüşme hareketi söz konusu, anlaşılan karakterin iç evreninde bir son bulma gerçekleşiyor, çocuk evreni sönmek üzere. Bu cümlelerden karakterin bir kız çocuğu olduğuna emin oluyoruz. Delici bakışların sahibi teyze de toplumu ifade etmektedir. Büyüdükçe cinsiyetini belli eden bedeninden utanmasını isteyen toplumun dik bakışları kızın üzerindedir. Kız kendine doğru gömülür kamburu çıkar, o artık kadın olmaya yaklaşmaktadır. Uçurum kendisini belli etmiştir. Öykünün devamında, yediği yemekler boğazına takılan anlatıcı karakter sofradan kalkıp kaçmak ister. Bunu şu cümlelerle anlatır:

Sarma soğuk, kadınlar neşeli, erkekler gözü doymaz iştahlı. Hâlâ oradayım, sofradan kalkıp odama kaçmak, hemen mutfağa gidip bulaşıklara girişmek arasında bir yerdeyken, kıpırtısızım, başıma ne geleceğine dair bir fikrim yok. (Teyzeler ve Maymunlar, s.21)

Gelişim sürecindeki kritik dönemin belirsizliğini çok belirgin bir biçimde hissediyor karakterimiz. Başına ne geleceğini bilmiyor. İnsanın dönüşümüne karşı çaresizliği ve cahilliği net bir biçimde ifade edilmiş. Fakat bu çaresiz cahillik içerisinde kişiyi en çok yoran şey içinde bulunduğu toplumun kendisine yüklediği etikettir. Karakterimiz toplumun aniden değişen yargılarından ve beklentilerinden kaçmak istemektedir. Öykü şu biçimde devam ediyor:

Teyzeler, sokakta çekirdek çitleyen, annenin aynı anadan süt emdiği öz teyzen, okuldaki hademe teyze, yan komşu Selma teyze. (Teyzeler ve Maymunlar, s.21)

Bireyin kişisel prensiplerine karşı düsturu olmayan, var oluşunun her anına müdahale etme hakkına sahip olduğunu düşünen kibirli toplum yapısı teyze imgesiyle ifade edilmiştir. Her ne kadar değişen çağ ile ilişkilerimiz tanımlanamayan naylon ilişkilere dönüşse de toplum olarak mahalle kültürüyle büyüdüğümüz için bu imgenin yeterince güçlü olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Birçoğumuz yazarın sözünü ettiği teyzelere maruz kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir. İşin kötü yanı artık teyzeler eskisinden daha farklı bir boyuta ulaşmış, toplum teyzelerin yerini sistem teyzeler almıştır. Sürecini tamamlama içerisindeki insan sistemin yararına olacak biçimde dönüşemiyorsa kendisine aynadan bakmaya bile korkar; çünkü o birçok konuda kelimenin tam anlamıyla pespayedir, kalitesiz, işe yaramaz ya da ucuz… Öykünün devamında anlatıcımız maymunundan ve teyzesinden bir süre daha söz etmeye devam eder. Baştan sona değişmeceli anlatımı bozmadan sürdürür. Hikâye ve dil ritmiktir, okuyanı sıkmaz. Öykü boyunca delici bakışların sahibi teyzeden rahatsız olan, ondan kaçmak isteyen karakterimiz en sonunda ona yakalanır. Karakterin tişörtünü ve atletini çıkaran teyze kadınlaştığının ispatı olan göğüslerini tutup sıkmaya dokunmaya başlar, öykü şu cümlelerle son bulur:

Yılışık bir gülmeyle bağırıyor, “Yengeee çekirdeklenmiş.” Hemen odadan çıkıyor, ben, maymunum ve onun on beş kilo memeleri arkasından bakakalıyoruz. (Teyzeler ve Maymunlar, s.24)

Karakterin gelişim durumuyla ilgili yapması gereken testi tamamlamış olan teyze / toplum durumu annesine bildirerek bir nevi anneye gözdağı verir ve işbirliği çağrısında bulunur: “Yengeee çekirdeklenmiş.” Bundan sonrası annenin işidir; eline iskarpelasını alan anne, el âlem ne der kaygısıyla çocuğu kendi benliğinden uzaklaştıracak ve teyzenin / toplumun istediği şekle sokacaktır. Bizi “ben”den uzaklaştırıp biz yapan her zaman en yakınlarımız değil midir?

Hicret Birik