Yaşlı adam koridorda bizi durdurup hızlı hızlı bir şeyler anlatıyor. Elleri kolları durma inip kalkıyor, parmaklarında iki, üç gibi işaretler. Bu kargaşada tek anlayabildiğim: Tres personas! (Üç kişi). Nilay’a dönüp, ne oldu acaba der, gibi bakıyorum. Adam bizi endişelendirdiğini düşünmüş olacak ki bir an OK, OK diyor sakince, no problem! Geri dönüp koridorun sonundaki odaya gidiyor ve bir el havlusuyla dönüyor.

Aşağı inerken –bir kez daha– buraya gelmeden önce birkaç saat bile olsa İspanyolca çalışmadığım için kendime kızıyorum. İnsan böyle bir yolculuk öncesi hiç olmazsa anahtardı havluydu öğrenmeli, ne eksik ne fazla duyduğu zaman anlayabilmeli, diye düşünüyorum.

Birazdan kendimizi sokağa bırakıyoruz. Aras kaldığımız odaya doğru bakıp, amca iyi biri, diyor.

***

André Gide’in Pastoral Senfoni’si. Görme engelli genç kız Gertrude, bakımını ve eğitimini üstlenmiş olan Rahip ile yaptığı mutat kır gezilerinden birinde ona kendisini güzel bulup bulmadığını sorar. O günlerde duygu durumu yeterince karışık olan Rahip net bir yanıt vermek yerine soruyu başka bir soruyla karşılar: “Bunu bilmek senin için neden önemli?” “Çünkü,” der Gertrude yüzünü havaya kaldırıp görmediği bulutlara bakarken, bu senfoni içinde bir uyumsuzluk yaratıp yaratmadığımı bilmek istiyorum.”

Sabahattin Ali’nin en sevdiğim öyküleri Hanende Melek ve Ayran. Çaydanlık bunların arasındaymış. Kitaptaki yeri bakımından söylüyorum. Yeni Dünya, bende yokmuş ya da vardı da birine verdim. Nurdan’la konuştuktan sonra gidip kitabı aldım. Daha önce okumamışım Çaydanlık’ı, bu kısa öykü biraz çarptı beni, sonlarına doğru ağlamaklı oldum. Ama bu acıklı ve sulu göz bir vaka anlattığı için değildi. Bazı insanlık durumlarını çok parlak ve vurucu biçimde resmettiği için. Andığım diğer iki öykü de –Hanende Melek ve Ayran, onlar en sevdiklerim mi yoksa seçkilerde falan yer aldıkları için S. Ali’den ilk okuduğum öyküler olduğu için mi öyle düşünüyorum?– aynı özellikleri taşıyorlar. Yaşamın türlü hallerini ve insanın düşebileceği çaresizliğin boyutunu tak tak yüzümüze çarpıyorlar. Sabahattin Ali başka bir yetkinlik. Ona boşuna usta demiyorlar.

***

Binadan ayrılmadan önce onunla koridorda karşılaşıyoruz. İsterse merdivenlerden inerken yardım edebileceğimi söylüyorum. Teşekkür ediyor. Bir an durup koltuk değneklerinden güç alarak duruşunu dikleştirmeye çalışıyor. Çok zormuş gerçekten, diyor, siz hiç kullandınız mı? Hayır, diyorum. Ben de ilk kez kullanıyorum, diyor, hiç başıma gelmemişti. Sonra kendini şanslı hissettiğini söylüyor: Benim ülkemde birçok insan bu durumda, hayatlarını artık böyle geçirmek zorundalar. Ben hiç bombardıman yaşamadım. Belki bir iki günle kurtuldum. Aslında, diye itiraf ediyorum o bunları söyleyince, bu tip bir paralelliği ben de kurmuştum. Geldiği yerdeki benzer ve daha da kötü durumda olan onca insanı düşününce… Koridordaki bu ayaküstü konuşmamız boyunca birkaç kez o günlere dönüyor. Hiç bombardıman yaşamadığını üstüne basarak söylüyor, ailesinden kimseyi kaybetmediğini, kimseyi günlerce aramak zorunda kalmadığını, işkencede ölenlerin fotoğraflarını tanıdık bir yüz görmek için taramak zorunda kalmadığını anlatıyor. Ve ekliyor: I am always thankful to God!

Bu yüzden basket oynarken ayağını incitmesinin ve birkaç hafta bu şekilde dolaşacak olmasının hiçbir önemi yok.

***

Bazen bir kitapla ilgili bir yazı hazırlarken oradan alıntı yapmam gerektiğinde kitaptaki birkaç cümleyi –eski usul– bir oraya, bir buraya bakarak Word’e aktarıyorum. Bu yazma sürecinde şunu fark ettim: Bazen okurken çok da dikkat etmediğim bir cümle, onu kağıda dökerken bilincimin içinde bir dönüşümden –belki de bir filtreden– geçiyor ve beni rahatsız ediyor. Böyle durumlarda, virgülün yerini fark ediyorum, cümleyi yanlış ya da eksik anladığımı görüyorum ya da ne bileyim, yazarın sözdizimini yadırgıyorum. Mesela “kalabalığın kaçı” ifadesi okurken iyi ama onu bir yere yazarken kaşlarımın kalkmasına yol açıyor. Minik bir aydınlanma hali bu. Düşünmemize, ifade biçimimize katkısı bir yana, salt fiziksel bir eylem olarak bile Yazma’nın bilincimize kattığı bir şeyler var. Bu yüzden yazmaktan hiç kopmamalı. Daha sık yazmalı.

Teknolojinin, dijital olanakların eğitim dünyasına getirdiği imkanları yadsıyacak değilim. Ama kağıt kalemin ve ilk anlamıyla Yazma ediminin ihmal edilmesinin zararlı olduğunu düşünüyorum, görüyorum. Sınıfta çalıştığımız bir metni tahtaya yansıtmak, olmadı öğrencilerin telefonlarına göndermek ya da online hesaplarına yüklemek gibi yeni nesil uygulamalara biraz da bu yönden bakmak gerek.

***

Kalemi kuvvetliydi. Zaten çalışma alanı da dille ilgiliydi. Sen de öykü yazsana, dedim bir gün ona. Bilmem ki, diye mırıldandı, olur mu acaba? Neden olmasın, dedim, dergilere falan yollarız. Şöyle bir düşündü, aman ya, dedi sonra, ne gerek var şimdi? Neden insanları kendi dertlerimle meşgul edeyim ki?