Gökhan Arslan

180.

sen, çocuğum… kış vakti ateşi eve götürmek için gittiğin yerden, kendini gökten atmış yıldızlarla döndün.

181.

saçlarının uzadığına şahit olabilecek kadar kalsaydım yanında. tırnağının pikeye takıldığında çıkardığı sesi duyabilecek, odanın içinde dolaşan nefesine dokunabilecek kadar.

182.

yabanıl kuvvetinle uzan isterim, üzerime. ilkel bir sevişmenin ardından karşılarken iyot kokulu bir sabahı, hangimize ait olduğunu bulmaya çalışalım, çarşafın yılan gibi sardığı bacağın.

183.

ev kokuyorsun sen, çatısından kırmızı kiremitlerin düştüğü.

184.

sen dokunarak biliyorsun ağaçların yaşını. ayağı kırık atların hikâyesini, yelelerini okşadığın ellerinle öğreniyorsun. yırtılan kumaşların üstünde yürüyor parmakların, denizi görünce hızlanan ırmaklar gibi. kaç yüzyıl daha beklemem gerekecek kim olduğumu duymak için?

185.

insan insanı susarak da öldürebiliyormuş meğer.

186.

bir ormanı yok ettim sana yazdıklarımla. kim bilir kaç mürekkep balığının canına kıydım? ağaçlar ve denizler bağışlasın beni. en ağır ceza asılsa da boynuma, hiç düşünmez yine yapardım aynısını. kaybedeceğim neyim var çoktan öldürdüğüm şu bedenden başka?

187.

sana kın olayım derken kendime kılıç oldum. sana sadak kendime ok, sana kılıf kendime tüfek.

188.

beni hiç mi sevmedin diye düşünüyorum bazen. bir ada istasyonunda, yıllardır tren bekleyen uykusuz insanlar geliyor aklıma.

189.

kıyıdan ağır ağır çekilen bir deniz gibi çıkıyorsun hayatımdan.

190.

ne zaman bana sarıl desen bütün rüzgârları aldım da geldim.

191.

bir bulut çobanıydın, elinde yıldızları yerinden oynatan bir değnek. her sabah güne sırılsıklam uyandım.

192.

bir dergide ilk defa şiirim çıkmış gibi sevinmiştim seni ilk gördüğümde. şimdi seninle sevişmeyi bekliyorum yazdığım her şeyi yakmak için.

193.

sobanın üstüne mandalina kabukları koyalım seninle. pencere kenarında ıslattığımız ekmek kırıntılarını kumrular yesin. taşların arasında yaktığımız bir ateşte kaynatalım turp otunu ve kazayağını. sonra da koyun koyuna uzanıp aşkın mathilda’yı nasıl büyüttüğünü izleyelim.

194.

bana ellerinle portakal yedirdiğini gördüm rüyamda. portakalların tadını unuttum ama parmakların hâlâ damağımda. artık defterlere değil, sonbahar yağmurlarından kalan su birikintilerine yazıyorum rüyalarımı.

195.

senin ayakların açtıysa şu yürüdüğüm patikayı, benden önce gökyüzü geçmiş demektir buradan.

196.

kara kışın ortasında, sessizliğin salıncaklarda gidip geldiği ıssız bir lunapark gibiyiz şimdi. ne çocuk cıvıltıları var etrafta, ne de ayaklar altında ezilen iri taneli kumların sesi. yalnız rüzgârın uğultusu duyuluyor bir zamanlar şarkılar çınlayan kulaklarımızda.

197.

dağlarca’yı çok özlediğini biliyorum. kim özlemez dağlar kadar sevilmeyi?

198.

sonra birbirine çarptı dişlerimiz. içimde kırılan kristal bardakları fark ettim bir anda.

199.

artık hiçbir teknenin yanaşmadığı, tahtaları çürümüş, rüzgârın ve dalgaların her gün aşındırdığı şu köhne iskele var ya. işte onun yerine de sevdim seni.

200.

en sevdiğim ağacın yanına gömülmek istiyorum. her zaman bir yerim olsun, meyvelerin düşmeye kıyamadığı yatağında.

201.

aldığım defterlerden birine hiç dokunmadım. seni bekliyorum, küçük yaşta evini terk etmiş rüzgârın şiirini yazarsın diye.

202.

sezon bitince plastik sandalyelerin masanın üstüne ters kapatıldığı, terk edilmiş bir çay bahçesi gibi sensizlik. sobanın yanında uyuklayan kediden başka kimse yok içeride. bir de duvarda uzun zamandır boş duran camı çatlamış sarı çerçeve.

203.

bu gezegenin yok olmasının kozmik ölçekte hiçbir önemi yoktur, yazıyor kitapta. sanırım bir tek böcekler anlayacak aşktan ölmenin kıymetini.

204.

olabilir, bakarız, sanırım, galiba, muhtemelen, acaba… her zaman uzak durdum kararsız sözcüklerden. şimdi, kuşların yavaş yavaş göç etmeye hazırlandığı şu sonbahar sabahında, kendimi bir belki’nin insafına bırakıyorum.

205.

bir an önce gidip bol cepli bir avcı yeleği almalıyım kendime, yazdığın her şeyi sığdırmak için.

206.

elinde kırık bir kemik, karmakarışık şekiller çiziyor toprağa. elbisesindeki çiçek nakışlarından biri yere düşmüş, sanırım gelincik. yeni kabuk bağlamış dizindeki yara. gözleri kendi içinde kaybolan bir orman. henüz haberi yok, saçlarından dökülen tohumlardan yadigâr bir zeytin ağacının altında yıllar sonra oturacağından.

207.

seninle birlikte okuyacağımız kitaplar duruyor bir kenarda, sırtlarını duvara dayamış. gittikçe uzuyor sözcüklerin yası. çok yakında üstüme devrilecek yalnızlığın büyüttüğü kederli cümleler. hiç güneş yüzü görmeyen şu odada, ellerinin dokunmadığı kitaplardan olacak ölümüm.

208.

az önce sesini duydum, ormana daldı ataları köknar olan bir tekne. kuşa durdu ömründe hiç meyve görmemiş ağaç. anahtar deliğinden giren gün ışığı, sehpanın üstündeki kaktüse düştü hastalık kokan bir odada. duvardaki çerçevede bekleyen kurutulmuş sarı güller, ağır adımlarla bahçeye yürüdü. dünyanın uzak bir kasabasında, portakal rengi bir akşam çökerken hâreli sulara, kıyıdan sözcük topluyor şimdi evi olmayan bir çocuk.

209.

ay ışığının altında parlayan terli gövdelerimiz, derisini atmış iki yılan gibi kördüğüm oluyor, yağmurun az önce uyandırdığı bir ayçiçeği tarlasında. toprağın kokusuna karışıyor boynundan tüten limon çiçeği. elimi nerene koysam, beni ateşlerle karşılayan eflâtun bir deniz. iç içeyken yerin altından gelen bütün sesleri duyuyorum da dışındayken benim de dışımda kalıyor dünya.