Barcelona’dan ayrılacağımız sabah şehre yeni gelen Faslı bir aile ile tanışıyoruz. Genç bir adam, teyzesi ve 9-10 yaşlarındaki yeğeni. Bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenince adamın gözleri parlıyor, kadın bana bakıp, maşallah, maşallah, diyor. Seslerindeki coşkudan ve yüz ifadelerinden çıkardığım sonuç: O bölge insanının Türkiye’ye özel bir hayranlık ve sevgi beslediğini söyleyenler haklı! Genç adam ülkemize yabancı değil; İstanbul’a pek çok kez gelmiş, Antalya’yı ve Fethiye’yi biliyor. Ama son zamanlarda her şey çok pahalı oldu, diyor bana, fiyatlar çok artmış. Neden böyle oldu? Depremler mi etkiledi? Ya da Covid? Hal böyle olunca birkaç cümleyle durumu anlatmam gerekiyor. Onlara 6 Şubat’tan önce de ekonominin çok parlak olmadığını söylüyorum. Konuyu doğal afetlere ya da salgına bağlamayışım sanırım onları biraz hayal kırıklığına uğratıyor, yüzleri bir parça düşüyor. Adamla bir süre daha laflıyoruz. Kadın şimdi suskun, bana pek bakmıyor – belki maşallah’ını da geri alıyor!

Bir soru üzerine Nou Camp’a gittiğimizi ama tüm tesisin inşaat halinde olduğunu, stadın yerinde yeller estiğini söylüyorum. Adam dönüp söylediklerimi yeğenine çeviriyor. On dakikalık bir sohbette ikinci hayal kırıklığı.

***

Osman Akınay çeviriyi duyurunca kitabı hemen sepete ekledim. Müzisyenlerin kat ettiği yolları hep merak ettim ben, onlarla ilgili yazılanları, onların yazdıklarını okumak hep ilgimi çekti. Geçen yazı da Çoluk Çocuk ile geçirmiştim ve Youtube’da Patti Smith’in o kadar çok söyleşisini izlemiştim ki kafamda onun konuşma biçimi ve mimikleri şarklarının önüne geçmişti. Her sanatçı ayrı bir dünya elbette ama müzisyenlerde, özelikle singer-songwriter diye geçenlerde özel bir durum var gibi gelir bana. Başka türden bir yaratıcılık.

Elizabeth Thomson’un “Joan Baez: Son Yaprak” adlı biyografisine de bu iştahla el attım. Hem bu sıra dışı sanatçının / aktivistin yolculuğuna bir bakmak istiyordum hem de belki –daha kişisel bir gerekçeyle– satır aralarında Elmas ve Toz’a eklenebilecek ayrıntılara rastlamayı umuyordum. Gerçi yazmakta olduğum metnin Joan Baez’le direkt bir ilgisi yok ama kitabın içinden ilham verici, ufuk açıcı bazı detaylar gelebileceğini kestirebiliyordum. İlk birkaç bölümde aldığım notlara bakınca haksız da çıkmadığı görüyorum.

Singer-songwriter… Şarkı söylemekle bir işimin olmadığı, olamayacağı belli ama tanımın ikinci kısmına heves ettiğimi saklayacak değilim!

***

Öğrencilerimiz düşünmüyor! Son yıllarda girdiğim derslerden çıkardığım sonuç bu. Yorumlama ve çıkarımda bulunma yok. “Şunu gördüm, hemen şunu yapıştırdım hocam,” diyor bana çocuk, cümlenin tamamını okuma zahmetine bile girmemiş. Çoktan seçmeliye toptan karşı olanlardan değilim ben, faydalı ve gerekli olduğu durumları biliyor, tecrübe ediyorum. Özellikle belli bir bağlam içinde sunulduğu zaman pekiştirici yönü var böyle soruların. Ama bu çocukların –bir kısmının, diyeyim, ama son yıllarda bu ‘kısmın’ iyice arttığını da hatırlatayım– değil bir paragraf, bir cümleyi okumaya bile takatleri yok. Yazıları da öyle. Nokta yok çoğunda, büyük harf yok, öyle dümdüz uzanan kelime dizileri. Metni okumak, düzeltmek isteyen öğretmen önce cümleleri birbirinden ayırmak zorunda. Bu yakınlarda, sınıfta dolaşır, yazılanlara bakarken acaba kaç defa sordum: Burada nokta mı var? Şurada büyük harf olacak, değil mi?

Ne kötü! Ama hepimiz biliyoruz ki bunda en son suçlanacak kişiler de bu çocuklar. O da ayrı konu.

***

Cevat Çapan’ın derlediği Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi adlı kitaptan öğrendiğimize göre, kişisel yaşantılarını şiirin ham maddesi olarak kullanan şairlere confessional poets deniyor (itiraf şairleri olarak çevrilebilir mi?) Sylvia Plath, John Berryman ve Robert Lowell bu akımın öncülerinden sayılıyor. Çapan, şairlerle ilgili yazdığı bilgi notlarında bu türün başarılı temsilcilerinden biri olan (ve benim de kitaptaki şiirlerini çok sevdiğim) W.D. Snodgrass’ın konuya bakışını özetleyen bir alıntısına yer vermiş:

Bence bir insanın en yakından bilebileceği gerçeklik kendisidir, ama kendi kimliğini de insan ancak öbür insanlarla kurduğu ilişkiler yoluyla tanıyabilir. Eğer bu gerçekliği süslemeye, anlamını değiştirmeye, ona başkalarından edinme daha inandırıcı bir ses kazandırmaya çalışır, kısacası bu gerçekliği yadsırsa, o insanın yaratıcılığı gücünden çok şey yitirir.

***

KAMPÜS: Bir dersin sonunda sınıftan tek başına ve kimseyle konuşmadan çıkan öğrencilerin sayısı ile o biten dersin etkileşimli ve eğlenceli geçmiş olma ihtimali ters orantılıdır.

***

Sevgili Ömer,

Linkte sana bir klip yolluyorum: This land is my land… Bu şarkıyı yeni keşfettim. Gerçi melodisi tanıdık geldi, hemen ısındım, belki çok önceden de duymuştum. Sanırım senin bildiğin bir şarkıdır. 

Denizli’ye gidiş gelişlerimizde yollarda bakıp bakıp düşünürüm. İşte Kütahya, İnönü sonra Afyon, uçsuz bucaksız düzlükler, sapsarı toprak… Yüz yıl önce buralarda verilen savaşlar. İnsanı düşündüren, içine çeken bir doğa. Yani, mis gibi yeşil, her yer çiçek, öyle bir durum da yok ama bu görüntü bana hep hakkında bir şeyler yazmak duygusu vermiştir. Neyse ki son yazdığım öykülerden birinde azıcık tatmin ettim bu hissimi.

Oğuz Atay’ın bir projesini tamamlayamadan, bir kitabını yazamadan öldüğü söylenir. “Türkiye’nin Ruhu” olacakmış bu yapıtın adı, öyle düşünüyormuş. Bana biraz da ülkenin ruhu bu topraklarda dolaşır gibi gelir. Yani bu doğa ve tarih insanı şair yapabilir. 

Amerikalıların filmlerinde çok iyi verdikleri o sonsuzluk duygusu var ya, işte o prairie’ler, dağlar, küçük tepeler, sürüler halinde bizonlar, çölün içinde ötelere uzanan otoyollar… Etkileyici sahnelerdir bunlar, sanki yönetmen kamerayı oraya sabitlediğinde büyük bir haz duyar. Benim duygum da buna benzer bir şeydir. Sen benden daha düşkünsün doğaya, dediğimi anlarsın. Springsteen klibinde var bu söylediklerim; büyülenerek izliyorum.

Sevgimle.