Niyetim halisti. Tanpınar’ın, “Açık havada ölmek, cam arkasında boğulmaktan daha iyidir.” öğüdüne kulak vererek, nicotiana tabacum eşliğinde terasta bir yazı kaleme alıp yaz edebiyatına mütevazı bir katkı yapacaktım. Heyhat! Hilti sesleri, mala darbeleri, hafriyat kamyonlarının asimetrik gürültüsü gündemimi değiştirdi. Ne kadar isterdim küfür küfür esen rüzgârla demlenen hamakları yazmayı. Düşünün ki, Karayip dilinden tekmil lisanlara transfer olan bir kelime. Hamacas. Kelimenin ithal edildiği yer bile insanın muhayyilesinde yaz rehaveti uyandırıyor. Ama duvar öyle mi? Farsça kökenli. İşin içinde bir Perslik var. Duvar, duvar olmasının dışında daha birçok manaya sahip. Ezcümle “engel” demek. İşin içinde bir terslik var.
Şehir koskoca bir şantiye alanı. Duvar kere duvar. İnşaat orkestrasının magnum opusu. Muhakkak bıyıklı ve emekli, tercihen sosyal demokrat bir beyamca gibi hayıflanıyorum. Haklıyım hayıflanmakta. Ama biraz düşününce insanın duvarsız yapamayacağına kani oluyorum. İkna olmaya meyilli gibiyim. Teselli bulmakta mahirim doğrusu.

Kuzey Amerika Yerlileri ağaçları kutsayadursun, biz duvarlarımızı vaftiz etmeye devam edeceğiz. İdeolojimiz, ırkımız, inancımız, rengimiz ne olursa olsun duvarlara sığınacağız, duvarlardan medet umacağız. Nüktedanlığıyla bildiğimiz George Orwell’in cümlelerine bakın:
“Bir duvardan ilk beklentimiz dik durmasıdır. Dik durursa iyi bir duvar demektir ve hangi amaca hizmet ettiği bundan bağımsızdır. Ancak dünyanın en iyi duvarı bile olsa eğer bir toplama kampının etrafını çevreliyorsa o zaman yıkılmayı hak ediyordur.”[1]
Belki Orwell, bu işin idealini vazediyordu ama kapitalist zihin, önce takdis sonra telin ettiği duvardan da menfaat sağlar. Duvar = bilet demektir.
İşler her zaman böyle değildi. Koleksiyonerliğin bir burjuva âdeti olmasından ve müze çağlarından önce duvarlar daha net ve basit şeyler için inşa ediliyordu. Günümüzde de çoğu kere öyledir. Dört duvar arasında kalmak menfi bir deyimdir hani, o dört duvar olmasın da o gün görün asıl melaneti. Manet, tahkir etmek için Cezanne hakkında, “Malayla resim yapan bir duvarcı ustası” der. Hâlbuki en nadide freskler bile bir duvar ustasının eserine cila çekmekten başka nedir ki?
Komployu seven ve her şeyi masonlara bağlayan kahvehane müdavimlerine iki taş arasında gizemli bir bilgi vereyim; mason kelimesi de duvar ustası anlamındaki “maçon” sözcüğünden türemedir.
Ama zihnimde bundan daha keyif verici bir bilgi var ki, o da III. Napolyon’un dört duvar arasından (mahpus damından) duvar ustası kılığında kaçmasıdır.
El Cid destanında geçer hani: “Kastilya, atımın önünde genişliyor.” Duvarlar tarihin önünde genişliyor, demek mümkündür mümkünler âleminde.
Duvar ustası denilince dudak bükenler var aranızda. Oysa hatırlatmak isterim ki, Rönesans’a değin mimarlar için usta duvarcı tabiri kullanılırdı. Hatta daha ansiklopedik yazmak istersek: Fransa Kralı VIII. Charles’ın 1495 yılındaki İtalya seferinin ardından mimar terimi ortaya atılır. Koskoca bir Orta Çağ’ı duvar ustaları var eder. Hey gidinin efesi.
Soluk mavi nokta, bir duvar koleksiyonuna ev sahipliği yapar.
İnsanoğlu hangi asırda olursa olsun büyüyen korkularına karşın duvarları yükselterek kendini teskin edebilmiştir. Milattan Önce II. yüzyılda yaşayan Çe Huang-ti (veya Çin Şi-Huang-ti) kuzeyden gelen Hun akınlarını durdurabilmek için 3 bin kilometre uzunluğunda, 25 bin kule ve binlerce nöbetçi asker ile savunulan abidevi bir yapıyı inşa ettirmiştir. Asya’nın en eski ve döneminde en büyük anıtsal eseri olan ve Çin Seddi ismiyle maruf bu yapı güya Çin’i bozkır kabilelerinden korumuştur. Heyhat! Çin’i Çinlilerden muhafaza edememiş olsa gerek ki, aynı imparatorun emriyle o dönemde Çin’e dair bütün kitaplar imha edilmiştir. Değerli tarihî vesikaları yok eden bu adam, yüzlerce sene Çinli aydınların lanetlerine muhatap oldu.
İsa’dan sonra işler değişmedi. Publius Aelius Hadrianus yahut kısaca İmparator Hadrianus, sınırlarının güvenliğini sağlamak amacıyla Çin’den ithal ettiği fikirle, İngiltere ile İskoçya arasında 117 km uzunluğunda, büyük bir taş duvar yaptırdı. Fikrî mülkiyetin hakkını sonuna dek savunan Roma İmparatoru Bay Hadrianus bu esere Hadrianus Duvarı denilmesini salık verdi. Bugün bu duvarın önemli kalıntıları hâlâ ayaktadır ve diğer duvarlar misali turistlerin ilgisini çekmektedir. Nihayetinde duvarların hipnotize etme kabiliyetleri vardır. Bundan sonrası psikanalize girer.
Çin Seddi’nin üzerinden binlerce sene geçmiş olmasına rağmen duvarların sahip oldukları karizma ve tahakküm kabiliyeti hâlen eskimemiştir. Bunun belki de en net örneği, iki dünya savaşı tecrübesi yaşamasına rağmen ihtiyar Avrupa’nın duvarlardan medet ummasıdır. Doğu Alman Meclisinin kararıyla 1961 senesinde Batı Almanya’ya ilticaları engellemek için 46 kilometre uzunluğunda bir duvar inşa edildi. Duvar dolaylarında bulunan bütün binalar boşaltıldı ve muhit ıssızlaştırıldı. Elbette Berlin Duvarı, Çin Seddi’nden farklı olarak devrin teknolojik nimetleriyle bezendi. (Yazar, burada, Doğu Alman polisleri tarafından duvarın üzerine gerilen dikenli telleri kastediyor.) Takriben iki metre boyundaki bu “kollektif mezar taşı”, Batı’nın diline epey dolandı. Komünistlerin işi gücü duvar örmekti ama bakınız, “hür dünya” öyle miydi? Bu propaganda devrin ABD Başkanı Kennedy’nin Batı Berlin’de sarf ettiği, “Ich bin ein Berliner!” (Ben bir Berlinliyim) sözü ile zirveye taşındığında takvimler 1963 yılını gösteriyordu.
Hayat fazlasıyla tuhaf. 20. yüzyılda dikilen komünist duvarları hicveden ABD, 21. yüzyılda Meksika ile arasına duvar dikmeye kalktı. Hem de sosyalist Almanya gibi “hasis” davranmayarak 3 bin 145 kilometre uzunluğundaki müstakbel duvar ABD Başkanı Trump tarafından ülke insanlarına vadedildi. Sarı kapitalist duvar…
Gelgelelim duvarlar da diğer birçok şey gibi sivilleşti ve hatta demokratikleşti. Havasa seslenen fresklerin yerini, avamın sesini duyuran grafiti sanatı aldı. Devletin kadrolu duvarları, gedik olmaya başladı. Tek renkli, somurtkan bir çehreden, çok renkli (elvan elvan diyebilir miyiz?) ve çok sesli bir panoramaya evrildiler. Duvar kanonu da değişti.

Bu duvarların belki de en ikonik numunelerinden biri Çekya’nın başkenti Prag’da yer alan Lennon Duvarı’dır. İsmini, John Lennon suikastının ardından, meçhul bir sanatçının duvarlara işlediği John Lennon tasviri ve dizelerinden alan meşhur duvar, bu tarihten sonra bağımsız bir gazete havasında ve imece usulüyle, sosyal eleştirilere ev sahipliği yapmış ve hatta iş o raddeye varmış ki, ülkenin izlediği Sovyetçi politikadan rahatsızlık duyan “genç siviller”, bu duvara yazdıkları sloganlar ve nakşettikleri grafitiler ile devrin Leninist iktidarının, kendilerini Lennonist olarak adlandırmasına ve çatışmacı tedbirler almasına neden olmuş.
Duvar yazılarıyla alakalı bir sosyoloji tezi var mı bilmiyorum lakin olması gerektiğini iyi biliyorum. Bir şehrin ahvalini, meselelerini, gündemini ve gidişatını onun bitki örtüsüne (yani duvarlara demek istiyor aynı yazar) işlenmiş yazı ve şekillerden anlayabilirsiniz. Henüz hiçbir sosyal medya platformu yokken boyalarla defalarca karalanmış duvarlar vardı. Duvarlar, şehrin yazı tahtalarıdır. O kenti derinlemesine okuyabilmek ve bir nevi tercüme edebilmek için duvar tabelalarını takip etmek gerekir. Belki şehrin mabetleri, tarihî binaları veyahut anıtları oraya dair bir ön söz olarak kabul edilebilir lakin hâlihazırı etkileyen son söz, sanat tarihi açısından ihmal edilebilir sokak işaretlerinde saklıdır.
Hay bin kunduz! Çene kavafı mısın be mübarek? Bir hamak kuramadan murdar oldu yaz.
Elvan Kaya Aksarı
[1] George Orwell, Yoksullar Evi, Çeviren: Solina Silahlı, s.107, Doğan Kitap, 2021.
