Ülkü Tamer’e
ve
ilk gençliğime

Çünkü ben de çarşılardan geçtim.
Salılardan bir salıydı. Kalabalıklar içindeydik.
Uzun sakallı adamlar yemenili kadınlar vardı.
Kale altındaydık eski şehrin. Bedestenler az ötemizdeydi.
Uzun bir yolculuktu. Odysseus benim kadar hasret kalmamıştır evine.

Çünkü ben çarşılardan geçtim.
Kuyular, hanlar, tenteleri solmuş dükkânlarla doluydu.
Antep diyorduk o günlerde biz oraya. Şimdi ne dendiğini bilmiyorum.
Delikanlı çağlarımdı ve bir kadın seviyordum. Annem yaşında.
Çarşılarda ona aynalar bakardım. Bulamazdım.
Yapayalnızdım ve tıraş olmayı yeni öğrenmiş bir oğlan çocuğuydum.
Çarşıların da Antep’in de yabancısıydım. Yürürken elimi koyacak yer bile bulamıyordum.
Sıcaktı mevsim. Ancak üşüyordum ben.
Âşık olduğum kadını düşünürken bile üşüyordum.
Güneş yanığı kavruk köylüler gelirdi Antep’e. Süslü ve eğerli atlarıyla.
Onlar aynaların müptelası değildi ben olmuştum oysa.
“Bana güzel bir ayna bul, sapında şahmeran olsun.” dedi.
Salılardan bir salıydı.

Çarşılardan geçiyorum onun istediği güzel aynayı bulmak için.
Binlerce ayna buldum. Ancak bir türlü en güzelini seçemedim.
Daha güzeli muhakkak vardır diye düşündüm.
Çarşılardan geçtim işte günlerce. Ölüm ensemde dolanıyordu artık.
Bir türlü sapı Şahmeran’lı o en güzel aynayı bulamadım.

Saçım sakalım ağardı.
“Her şeyi unuttum, hiç hatırlamadım, gün geldi hepsi silindi ama neden öldüğümü anlamadılar, çünkü güneşler doğdu çarşılar üzerine”
Çünkü başka delikanlılar çıkıp geldi aynaların en güzelini arayan…
Yüzlerce binlerce çocuk çarşılardan geçtiler.
Ölümüne bir yoldu bu.

“Birer birer uyandılar gecikmiş bir alevle ışıyınca sokaklar.
Zencefillerini çıkarıp eskitilmiş bir çarşıya başladılar.”

***

Çarşılardan geçtim işte günlerce. Ölüm ensemde dolanıyordu artık.
Saçım sakalım ağardığında buldum burayı da.
Şükür olsun ki bulmuşum.

***

Bugün akşam hiçbir şey olmadı.
Ben burada oturuyordum ve denizin sahile vuran küçük dalgalarının sesini dinliyordum.
Balıkçı Fatih gece için oltasına takacağı yemleri hazırlıyordu. Rüstem dayı bir ara görünür gibi oldu ancak fazla sürmedi kayboldu. Kahveden okey taşlarının şakır şukur sesleri geliyordu. Sonra küfürler, çay kaşığının bardakta çıkardığı şıkır şıkır ses…

Bugün akşam bu sahilde hiçbir şey olmadı.
Olabilirdi oysa ancak olmayıverdi. Deniz köpürmedi. Köpürebilirdi.
Ekim ayının sonuydu zira.
Necdet abi kafayı çekmeye sahile gelebilirdi. Gelmedi.
Her akşam muhakkak uğrardı buralara.
Kahveci Refik hem ahraz hem de aklı noksan Mehmet’i kahveden kovardı. Ancak kovmadı. Üstelik giriş kapısının yanındaki masaya oturmuş duran Mehmet’e çay bile verdi.
Anlaşılan çakırkeyifti. Çakırkeyif olduğu zamanlarda yapardı böyle.
Çenesi açılır, cömertleşir, bambaşka bir Refik olurdu.

Bu akşam Denizköy’de, bütün dünyadan arınmış bu sonbahar akşamında hiçbir şey olmadı.
Olabilirdi ancak olmadı.
Birisi şu çınarların altındaki sandalyeye oturup bir Ülkü Tamer şiiri okuyabilirdi.
Çay kaşığını bardağın içinden çıkarıp tabağın kenarına iliştirerek yanı başındaki Ege’yi bir düşman gibi görebilirdi.

Bugün akşam hiçbir şey olmadı.
Havada bir sonbahar akşamının serinliği vardı ve kimse bir Ülkü Tamer şiiri okumadı.
Böyle yapayalnız sonbahar akşamlarında onun şiirleri okunmalıydı oysa.

Ali Yağan