İlay Bilgili

“Gitme Sultan, gitme Triyandafilis. Evde kal, hep evde kal…”

Sen de Gitme Triyandafilis, Ayla Kutlu

Onu gömdükleri an oradaydım. Vallahi billahi beyaz kefene şahidimdir. Vallahi billahi, üzerine atılan toprağın beyaz kefeni tertemiz bir kâğıdı kenarından azar azar siyaha katan kara uçlu kalem gibi kendine kattığına şahidim. Cenaze kalabalıktı. İnsanlar, onu sevdiklerinden değil, ondan kurtulduklarından emin olmak istedikleri için gelmişti. Mezarı derin kazdılar, olması gerekenden daha derin. Ondan korkuyorduk, yanına en çok yaklaşan ben bile korkuyordum ondan. Bir kez bile bakmadık, bakamadık gözünün içine. Kalabalığı yarıp mezarına yaklaştım, çukura bir uçurumdan bakar gibi baktım. Vallahi billahi bir avuç toprağı tırnaklarımla kavrayıp ölüyü seyrek örten tahtaların üzerine fırlattım. Neredeyse yedi yıl oldu onu gömeli. Diğerlerininkinden uzak, bir başına mezarına ara ara uğrarım. Vallahi billahi hâlâ kendi mezarının başında oturmuş uzun, sırma, ipek ve ateşten saçlarını tarıyor. Bizi, hepimizi kendi bencilliğimize, kayıtsızlığımıza, riyakârlığımıza gömüp kendi mezarının başında sabırdan bir heykel gibi simsiyah saçlarını usul usul tarıyor.

İlçeye, murtların çamların arasından fışkırdığı toprak yoldan girilirdi. On sekizimi yeni bitirmiştim. Tütün fabrikasına girmeye çalışıyordum. Artık para lazımdı. Ellerimi severdim. Kasabın kızı Necla bana yangındı. Yalan yok, güzel kızdı. Gözlerini hiç çekinmeden gözlerime diken diğer kızlar gibi Necla da güzeldi. Ben Sultan’a meftundum. Sultan’a burada yaşayıp meftun olmayan mı vardı? Burada yaşayan her adam yangındı ona. Kadınlarsa kızgınlardı, içten içe kadına acısalar da aslında Sultan’ı istemiyorlardı. Hepsi, hepsi biliyordu ki gece kocalarının altlarında zevkten terlerken ve inlerken adamların zihinlerinin bir yerinde hep Sultan vardı. Beline kadar geceden siyah, yıldızlardan parlak dümdüz saçlarıyla Sultan hepimizin düşüydü.

Kaçakçı Osman’ın duluydu. Adam, Sultan’ı memlekete bir gece Lazkiye’den biraz silah, biraz koyun derisinin yanında getirmişti. Ertesi sabah kızı görenin dili tutulmuş, yüzüne bakanın gözü kamaşmıştı. Ben o zaman on beşimdeydim. Sultan da benim yaşlarımdaydı. Osman kırkını aşmış, yanağında yara izi, belinde silahıyla kızın babası gibiydi. Aldı kızı, arka mahallede gözden uzak evine yerleştirdi, imam nikâhlı karım dedi. Nasıl kıyardı bilmem, içip içip kızı döverdi. Çok sürmedi ilk çocukları, ondan hemen sonra da ikinci doğdu. Artık evde üç çocuklardı. Kızı, çarşıya, pazara çıkarmazdı. Ben evinin önünden geçerken birkaç kez görmüştüm o kadar. Her defasında başı öne eğik saçlarını tarıyordu. O kadarı da yetti. Aklım, yüreğim hep Sultan’daydı. Buradaki her erkek gibi Sultan’ı defalarca rüyamda gördüm. Kaç kez hayaliyle uykuya daldım, kaç kez sadece elini tutarken tüm bedenim sarsıldı, kaç kez rüyalandım bilmiyorum.

Sultan’ın, bir hücrenin içinde tek başına büyütmeye çalıştığı, çok sevdiği iki oğlu olmuştu arka arkaya. Daha güzel bir kadın olmuştu Sultan. Söylentiler ilk çıktığı zaman neredeyse yirmi yaşındaydı. Osman, geceleri eve adamlar getirir olmuştu. Fısıltılar dolanıyordu sokakları, mahalleleri. Osman Sultan’ı satıyordu. Kızın yüzüne daha çok morluk, daha çok sessizlik düşmüştü. Gündüzleri kapısının önünden daha sık geçer olmuştum. Ellerim ceplerimde fabrikadan çıkıp eve Sultan’ın mahallesinden yürürdüm. Bir kere gözümün içine baksın diye canımı verebilirdim. Bakmadı. Osman gündüzleri evde olmasa bile kafasını kaldırıp hiç bakmazdı. Korkudan mı bakmazdı, bu dünyayı canı mı istemezdi bilmiyorum. Yerde toz toprağa bulanmış oğlanları izlerdi ve saçlarını tarardı. Kollarındaki, ellerindeki çürüklere rağmen bir kuş gibi narin, bir dağ menekşesi gibi güzeldi.

Annem bir kere komşularla kahve içerken uğursuz o kız demişti. Diğer kadınlar da annemi onayladı. Anası yok, babası yok dediler. Kimdir, in midir, cin midir? Osman, serseridir, ittir ama dedi annem, böyle günaha bulaşacak çocuk da değildir. Buraların çocuğu ne de olsa. Bu kızdan sonra girdi günaha çocuk, kız ayarttı bunu. Kahvede adamlar Sultan kendilerine değil, civara yar oluyor diye kızgınlardı. Karılarından Allahtan korkar gibi korkan adamların neredeyse hepsi onlara düşen bize de düşer diyordu.

O yaz, devletin tütüne kota koyduğu yazdı. Osman’ı Lazkiye yolunda vurdular. Sultan, cenazede oğullarıyla kenarda dikilmişti. Başı yerde, her bir eli bir oğlunun elinde. Siyah bir örtüyü boynunun altından bağlamıştı. Bomboş bakıyordu uzaklara. Taze mezara ilk su verildikten sonra başı yerde ağır ağır evine doğru yürümeye başladı. Oğlanlar, onu gördüğüm ilk andan itibaren tutmayı hayal ettiğim elini sımsıkı tutmuşlardı.

Evinin önünden daha sık geçer oldum. Osman’dan sonra avluya açılan balkonuna kalın, koyu bir perde çekmişti. Varı yoğu oğullarıydı. Bazen evin önünden geçerken perdeden süzülen seslerini duyardım. Güldüğünü ilk kez o zamanlar duymuştum, Osman gittikten sonra adamın boşluğunun yerine Sultan’ın gülüşü yerleşmişti. Fısıltılar daha da arttı. Sultan artık burada istenmiyordu. Sultan’ın sokağının önünden daha sık geçen bir ben değildim. Bir keresinde Sultan’ın sokağında babamla karşılaşmıştım. Bir şeyler geveleyip adımlarımı hızlandırmıştım. Kahveye gider olmuştum. Adamların yağlı suratlarında hiç söylenmeyen bir memnuniyet vardı.

Her gece kim birkaç saat kahveye gelmiyor takip eder olmuştum. Hızlıca bir iki çay içtikten sonra gecenin ayazında Sultan’ın sokağına gidiyordum. Bir keresinde Osman’ın duasını eden hocayı gördüm Sultan’ın kapısından çıkarken. Yüreğim bir kara kömür, yumruk yaptığım ellerim ceplerimde evin yolunu tutuyordum sonra.

Annem sabah bardakları çaylarken, ben size uğursuz o demiştim, dedi. Bir kadın, dedi, hele de kocasından sonra üç kere kendine dikkat etmeli. Peki, bu uğursuz öyle mi? Geçimini sağlamanın tek yolu bu mu? O parayı nasıl geçiriyor o sabilerin boğazından? Tövbe, tövbe Allah’ım tövbe. Sen ıslah et. Bir de o kapısının önünde uzun uzun saçlarını tarıyormuş, saçı batsın. Babamın hiç sesi çıkmadı. Ben öylece dinledim. Fabrika kapandığından beri işsizdim. Evde de durmak istemediğimden çıkıp orası burası dolanıyordum. Ne kadar kaçmak istersem isteyeyim ayaklarım beni onun sokağına çıkarıyordu. Her defasında başımı, saçlarından akan tarağın göğsüne yaslıyordum. Art arda dört beş sigara içip kahveye gidiyordum sonra.

O günü cam gibi, jilet gibi hatırlıyorum. Diğer günlerden hiçbir farkı yoktu. O günü yıllardır baştan sona geri sarıp sarıp yeniden hatırlamaya çalışıyorum. Tek bir ipucu, tek bir işaret yoktu, eminim. Ne bir köpek uludu, ne bir kuş farklı kanat çırptı, ne bir aymaz esinti oldu. Sıradan bir Şubat günüydü. Dedikodularda, kahve sohbetlerinde illa ki Sultan’ın lafı geçse de hayat olduğu gibi devam ediyordu. Çocuklar okula gidiyor, kadınlar sobaları yakıyor, adamların çalışanları işe, diğerleri kahveye, camiye gidiyordu. Ben ara ara balık işine gidiyor, harçlığımı çıkartıyordum. Ölen ölüyor, doğacak olan doğup dualarla kundaklanıyordu. Tütün tarlaları ufak ufak zeytin bahçelerine dönüşmeye başlamıştı. Tandırlarda ekmekler pişiyor, testilere peynir basılıyordu. Bir de Devlet, Suriyelilere koca koca binalar dikmeye başlamıştı. Bazı gecelerde Sultan’ın koynu bilmem hangi şanlı adama cennet oluyor, evde bekleyenine karabasanlar musallat oluyordu. O gün de aynı böyle bir gündü. Nereden bilebilirdik? Bilsek ne yapabilirdik ki? Kün, demişti ninem. Allah, kün demiş, olmuş. Elden bir şey gelmezmiş. Kader oğlum, demişti. Kadere karşı nasıl duralım?

Kün, demişti Allah ve o gece dünya tepemize çökmüştü. Zemheriydi, kış Sultan’ın saçları gibi karaydı. Sobalar sönmüş, ağır gövdeleri çoktan soğumaya başlamıştı. Kurt, kuş donmamak için çalıların, saçakların arasına sığınmıştı. O gece külçe yorganın altında Sultan’ı düşlemekten uyuyamamıştım. O gece herkesin tepesine evler, benimkine Sultan’ın hayali çökmüştü. Boynundan başlamıştım öpmeye, her gün bıkıp usanmadan taradığı lanetli saçlarını ellerimle kulağının arkasına yerleştirmiştim. Boynundan omzuna inmiştim. Soğuk ellerimi, soğuk ve titreyen ellerimi gonca gibi göğsüne götürmüştüm. Taş gibi serttim. Delirecektim. Hayalimde Sultan’ın içinde gelip giderken gözlerine bakıp durdum. Uykuya daldığım ânı hatırlayamıyorum. Uyandığımda ev esneyip uzuyordu. Yer, toprak hepimizle oyun oynarcasına her şeyimizi sarsıyordu. O uğultulu gürültüye çığlıklar, betonun sesi, ağlamalar ve haykırışlar karışıyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum, annem, babam ve ben kendimizi dışarıya atmayı başarabilmiştik. Yer ve gök bir akordeon gibi ahenkle akıp gidiyordu ve biz o an hep birlikte korku ve dehşetle kendi kıyametimizin kopuşunu insan olmanın en saf haliyle, delirerek izledik.

Güneş hiçbir şey olmamış gibi doğup saçaklandığında sabahın ayazında hayatta kalanlar ayakları çıplak, elleri morarmış moloz yığınlarının altından gelen seslere şaşkınlıkla karşılık veriyordu. Tam olarak yıkılmamış evden bulduğum birkaç yorgan ve battaniyeye sarılmıştık. Komşulara koşuyordum, buzdan acımasız canavarlara dönmüş taşları kaldırmaya çalışıyordum. Bir o sokağa, bir buna yetişmeye çalışıyordum. Tanıdığım hemen her insan ya ölmüştü, ya betonun altındaydı ya da yarı çıplak saçını başını yoluyordu.

Yalan yok, aklım Sultan’daydı. Delirmiş gibiydim. Anamı babamı yorgana sarıp Sultan’ın sokağına koştum. Orada onu sapasağlam gördüğümde kalbim yerinden fırlayacak oldu. Üzerinde bir gecelik göğü yırtarcasına çığlık atıp çıplak, narin elleriyle betonların arasında oğullarını ararken buldum onu. Yırtıcı bir hayvana benziyordu. Bir canavara, bir şeytana dönüşmüştü Sultan. Herkesin hem kızdığı hem de kendi elleriyle arsalarını Suriyelilere sattığı o dönemde Sultan’ın evinin sağına soluna mantar gibi dikilen mülteci apartmanlarının hepsi birden kadının evinin üzerine devrilmişti. Bir beton, insan, ceset, kafa, kol, savrulan perde ve kırık dökük eşya yığınıydı yaşam o gece. Sultan evden nasıl çıkmıştı, belki de zaten dışarıda mıydı, ne oldu kimse bilmiyor. O sabah herkes kendi derdindeydi. Herkes cehennemin dibinde kendi ölüsünü, dirisini arıyordu. Sağdaki berbere, ilerideki kadına koşup yalvarırcasına yardım isteyen Sultan kimsenin umurunda bile değildi. Bir an için koşup oğullarını bulmak için yardım etmek istesem de eş, dost, akraba varken Sultan’a yardım ettiğimi birisi görür de beni ayıplar diye korkumdan arkama bakmadan geri eve döndüm.

Ne asker ne polis geldi. Günler günleri kovaladı. Enkazın altında donarak, çıldırarak ve delirerek öldü insanlar. Çıkarabildiğimizi çıkardık, gücümüzün yetmediğinden duymamak için uzaklaştık. Ben arada bir Sultan’ın sokağına gitmeye devam ettim. Yedinci günde hâlâ oğullarını bulmaya çalışıyordu. Küçücük evinin tepesine yığılan koca binaların içinde Sultan’ın sarayı yitip gitmişti. Allah, kün demişti, Sultan’ın yıkılası evi sanki yok olmuştu. Bize kimse yardıma gelmemişti belki ama biz de tek başına, bir başına Sultan’a yardım etmemiştik. Dönüp bakmamıştık bile. Sultan yaralı bir hayvan gibi inadına yaşam kuşanarak parmak uçlarını betonlara gün ve gün feda ederek kan revan içinde oğullarını aradı durdu. Lanetli bir orospudan lanetli bir canavara dönüştü önce. Yaşam donandı etrafımızda. Haftalar, aylar derken bahar bile geldi. Sultan günün uzun saatleri enkazı karıştıran ardından taşın içinde bulduğu plastik bir tarakla saatlerce saçını tarayan bir deliye dönüştü. Depremden sonra arada sırada gelen gönüllüler zorla da olsa yıkadılar, karnını doyurdular fakat Sultan’ı bir çadıra sokamadılar. Her gün ama her gün bir oka, kılıca dönüşüp yorgun elleriyle daha derine inmeye çalıştı.

Dünyadaki tek varlığı iki oğlu aylardır enkazın altındaydı. Nihayet bilmem kaçıncı aydan sonra enkaz kaldırmak için ekipler gelince koca makinelerin çalışmasını hâlâ kopmamış tırnaklarından birini yiye yiye izledi. Evlatlarını alıp toprağa kavuşturacaktı. Mezarlarına murt dikecekti. İzlerken dala tutunmaya çalışan bir yaprak gibi sağa sola sallandı durdu. Sabır dağı oldu, tarağını saçına bile vurmadı. Gözünü bile kırpmadı. O kepçeleri izledi, ben onu. Tek ben değildim Sultan’ı izleyen… Hayatta kalan hemen herkes bir vakit gelip uzaktan Sultan’ı izledi. Kimi utançla, kimi acıyarak ama gözünü kaçıran herkes kendi ayaklarıyla gelip onu izledi.

Yaklaşık üç gün süren enkaz kaldırma çalışmalarında toz toprağın içinden onlarca ölü, kafa, bacak çıktı. Demir kasalar, silahlar bile enkazdan kurtuldu, gün yüzü gördü ama Sultan’ın iki oğlu ve binalarda yaşayan göçmenlerden beş tanesi hiçbir zaman bulunamadı. Sultan umarsızca giden kepçelerin önüne yattı, üzerini başını yırttı, saçlarını yoldu, yanaklarını çizdi. Bağırdı, bağırdı kimse duymadı. Oğulları, kamyonların arkasına yüklenmiş molozların içinde mi gitti, kepçelerin koca dişleri küçük bedenleri demirin, tozun içine mi kattı, bulundu da gözden kaçıp kimsesizler mezarlığına mı gömüldüler hâlâ kimse bilmiyor fakat Kaçakçı Osman’ın dulu ölene dek o evin olduğu yerden gitmedi.

Yıllar umarsızca geçti. Seneler seneleri kovaladı. Yeni binalar dikildi, gidenler gitti, annem ve babam orta hasarlı evlerini güçlendirip memleketlerinde kaldı. Yaşanan yıkım zamanın gücüyle bir süre sonra nerdeyse hatırlanmaz oldu. Sultan olmasaydı hayatlarımıza depremi sanki hiç yaşamamış gibi devam edecektik. Kaybedilen her şeyi yeniden inşa etsek de, yitenlerin yasına alışsak da onun yüzüne bakamıyorduk. Onun yüzünde hepimizin kaçtığı bir şey vardı. Bıkıp usanmadan eski evinin boşluğunun etrafında gezindi durdu. Kocalarını Sultan’dan kıskanan kadınlar besledi, yıkadı, yuğdu onu. Saçlarını bitlenmesin diye har sabunlarıyla yıkadılar. Rüyalarında türlü şekilde hayal ettikleri, bazı tenini biçtikleri Sultan’ı erkekler sahiplendi. Baba oldular, abi oldular. Ama bir daha hiç huzurlu olamadılar. Lanetli bir cadı gibi saçlarını saldı Sultan, taradı da taradı. Bazen insanların yüzüne herkesin aklı gelip onunkine oturmuş gibi bakardı. Yanından geçenler tövbe bismillah derdi. Yeni doğanlar, yeni taşınanlar bu uzun, siyah saçlı kadına artık Deli Sultan diyorlardı. Bazen elindeki tarakla toprağı kazar, kazar sonra yorulunca bir yer bulur oturur yine saçlarını tarardı.

Ben oradan depremin olduğu yaz ayrıldım. Hem acıdan hem kendimden hem Sultan’dan kaçtım. Yazları bir iki haftalığına gelip eş, dost, akrabayı ziyaret edip dönüyordum ama Sultan olmasa o kadar gelir miydim onu da bilmiyordum.

Geçen yazdı ölüsü sokağında bulunduğunda. Hastanede otopsi yaptılar, kalbi dayanmamış. Mahalleli cenazesi için canla başla uğraştı. Nihayet tamamen çıkabileceklerdi enkazın altından. Uğursuz diyen annem yıkadı ölüsünü mahalleden kadınlarla. Tabutunu koynunda dindirdiği adamlar sırtladı. Koca günahımız, lanetli cadı, büyük yangınım Sultan’ı gömmeye hep birlikte gittik. Deprem sabahı karşımda tek başına çırpınırken yanına gidip elime alabileceğim bir avuç toprağı bu kez mezarına atmak için kavradım. Vallahi billahi çukurun dibinde beyazlar içinde yatıyordu. Mezarının üzerine atılan son kürek dolusu toprağın ardından huzurla, iç rahatlığıyla ayrıldı herkes mezarlıktan. Hiçbirisi huzurlu uyuyacakları son gecenin o olacağını bilmiyordu. Ben de.

Neredeyse yedi yıl oldu Sultan’ı gömeli. Cenazesinin olduğu sabah mezarına bir dal murt bırakmaya gittiğimde ilk ben şahit oldum bu kâbusa. İşte orada, oracıkta kendi mezarının başında oturmuş saçlarını tarıyordu yine. Hiç gitmedi oradan. O depremde herkesin tepesine binalar, bizimkine ise Sultan çökmüştü. Ne yaptıysak onu gömemedik.

İlay Bilgili