Armağan Can, 2023 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Eris İnal ile “Herze ve Tedvir” kitabı hakkında söyleşti.

Eris İnal ismini 2023 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü alınca duydum. Varlık Dergisi’nin 2023 Eylül sayısında hem bir öyküsünü hem de kendisiyle yapılan söyleşiyi okudum. Sonra kitabı bekledim. Herze ve Tedvir yazarın ilk öykü kitabı, Varlık Yayınlarından çıktı. “An, asla hikâyesinin peşini bırakmaz,” diye yazıyor öyküde, biz de yazarı takibe kendisini tanıyarak başlayalım istiyorum. Kimdir Eris İnal?

Bu sorunun karşıma çıkmasına hâlâ alışamadım sanırım. 1998 yılında Ankara’da doğdum. ODTÜ psikolojide lisansımı tamamladıktan sonra biyoenformatik bölümünde yüksek lisansa kabul aldım, çalışmalarıma devam etmekteyim. Yaklaşık 15 senedir sinirbilime ilgim var, bu alanda ilerlemeye çalışıyorum. NöroBlog ekibiyle bir süre bu konuda güncel haberleri sunma şansım oldu. Bunun dışında spor ve resim, edebiyat dışında vakit ayırdığım, beni mutlu eden alanlar. Farklı şeyler yapmayı, öğrenmeyi seviyorum. Umarım hevesim bugün olduğu gibi devam eder.

Yazarların hayatlarını okurken ilk eserleri yayımlandığında veya ilk kitapları çıktığında kaç yaşında olduklarını hesaplarım. Yirmili yaşlarda edebiyat tutkusunu keşfedip bu alana yönelmiş ve hatta eser vermeye başlamış kişilere hayranlık duyarım. Benim başlangıç noktam olan kırklı yaşlara geldiklerinde ne kadar zenginleşeceklerini düşünürüm. Eris İnal bu düşüncemin kanıtıdır. Yirmili yaşlarının ortasına gelmeden şimdi ödül aldığı yarışmaya başka bir dosyayla katılacak ve ödüle aday olacak kadar üretken, tutkulu. O zaman yarışmayı sorayım. Katılmaya nasıl karar verdiniz, neler yaşadınız? Yarışma size neler kattı?

Yedi yaşımdan beri yazıyorum, “yazar” olabilme fikri o zaman aklıma düşmüştü. İlerleyen yıllarda basılı bir kitabım olsun olmasın yazmanın bana hissettirdikleri öne çıktı. Doğrusunu isterseniz ilk katıldığımda bunu çok planlı yapmamıştım. 2018-2020 aralığında yazdığım şeyler, hiç o niyetle başlamamış olmama rağmen minik bir dosyaya dönüşmeye başladı. Bir süre tanıdık tanımadık ne kadar yayınevi, editör, yazar varsa hepsine ulaşmaya çalıştım. İlk dosyam olduğu için reddedilsem de, kötü de olsa sadece şansımı denemek istiyordum. Yarışma ilanını da katılım yapabileceğim son günlerde fark ettim. Gönderdikten sonra ön elemeyi geçen son sekiz kişinin arasında olmak bana cesaret verdi. Fakat o süreçte durgun bir dönem yaşadım. Ne yazık ki son 4-5 senedir okuma yazma ritmim arada böyle sekteye uğrayabiliyor. Tam o dönem bir seneye yaklaşırken Murat Çelik’in öykü atölyesine rastladım. Aynı hevesi, tutkuyu paylaşan insanlarla paylaşım yapmanın beni iyileştireceğine inanarak katıldım. Öyle de oldu. Biraz konuşunca, okuyunca, daha çok yazıp eleştiri alabilince “Herze” bölümündeki öyküler oluştu. Yarışmanın varlığını koşuşturmaca içinde unutmuştum, onu da bana yine o süreç anımsattı. Yine son gün, derledim topladım dosyayı yollayıverdim. Bu yarışma bana etrafımızda bizle aynı tutkuları taşıyan ve sağlam eleştiri yapabilen insanların varlığının ne kadar önemli olduğunu gösterdi diyebilirim o yüzden.

İlk bölüm “Herze” boş laf, gereksiz davranış demekmiş. Bu başlık altında toplanan öyküler aslında öz davranışlarımızın anlatıldığı, insanın içinde kendiyle büyüttüğü, yaşam akışında keskin virajlar denilebilecek olayların salındığı oldukça düşündürücü ve bir o kadar da çarpıcı. Öykülerde kamera hangi karaktere dönerse o karakterin derinleştiği, betimlemelerde kaybolmadan ruhunu gördüğümüz anlatımlar mevcut. Bölümün isminden başlayıp öykülerin tek kelimeden oluşan başlıkları (Yol, Çiçekçi, Ari, İra, Ses) ve karakterlerin isimleri (Nara, Taliya, Yurka, Arad, Ari, İra, Naire, Olwen, Alcis…) özenle seçilmiş. Karakter isimleri imgelerin arkasında gibi ya da imgeyle karışmış. İsim sadece bir isim değil de bulmacanın çözülebilmesi için kelimenin bulacağımız ilk harfi sanki. İsimler nasıl şekillendi? Seçilen bu isimlerde amaç neydi? Sokağa çıktığımızda duyma olasılığımızın çok düşük olduğu bu isimler sizin kulağınıza nasıl fısıldanıyor?

Bunun sorulmasına ne kadar sevindiğimi anlatamam. Çok kere eleştiri aldığım hatta beğenilmeyen taraflardan biri kullandığım isimler. Aslında çok küçükken yazdığım öykülerde bile o an uyduruverdiğim, anlamını bilmediğim “Eli” gibi isimler var, durum hep böyleydi yani… Sebebini bilmiyordum ben de, sonra eleştiri aldıkça fark ettim, isimler kafamda güçlü birer imgeyle var. Sinestezi denen bir kondisyona sahibim, imgelerin bu kadar baskın olmasının sebebi de bu muhtemelen. Sokağa çıktığımızda duyduğumuz isimlerin imgeleri anlatacağım şeyin önünü kesiyor, sıkıştırıyor gibi hissediyorum. O yüzden çoğu kez kendim de ilk kez karşılaştığım, farklı kültürlerden isimler arıyorum. Kulağıma da tam olarak fısıldanıyor diyebiliriz. Bazen bir harf ya da hece öne çıkıyor, bu karakterin ismi m’li bir şey olsun deyip aramaya başlıyorum, sözlükler, internet, mitoloji, kitaplar… Bir yerden çıkıyor, yerine oturuyor.

İkinci bölüm “Tedvir” döndürme, çekip çevirme demekmiş. İlk öykü “İki Kardeş” her yönden çekilir ama nasıl çevrilir beni düşündürdü. An ve Etzel’i okurken Alex ve Pedro’yu okudum, sonra bu öyküleri yazan yazarı, sonra da bunları okuyan kendimi. Her şey etrafa dağılmış, yavaş yavaş toplanmıştı. Devamındaki öyküleri okuyunca ise düşüncelerimin bir öyküyü değil kitabı kapsadığını anladım. Öyküde merak duygusu en çok da bu karmaşa nasıl toplanacak hissiyle sağlanmış lakin kitabın sonuna ulaştığımızda yazarımız bize her yeri derli toplu teslim etti. “An” ölümüyle geride pek çok anı bırakıyor kurcalanması gereken ve mektubunda “Öyküler bunu yapar benim için, örer, genişletir, yoğunlaştırır, mühürler… Kontrolümde olan, vazgeçebildiğim hiç vurgu yok. Yeniden yazmak dileğiyle” sözlerini okuyoruz. Eris İnal’a öyküler ne yapar? Ne yapsın umuduyla öykü yazar? Şunu da merak ediyorum. Nasıl ortaya çıkıyor öyküler, doğumu nasıl?

Kendimi vererek yazdığım anlarda çok güçlü bir heyecan ve mutluluk var. Öyküler bunu yapar benim için. Bunu yapmaya devam etmelerini ümit ediyorum. Oluşumu biraz disiplinsiz, çok değil belki ama biraz olsun değişmesini istediğim hususlardan biri de bu. Çoğu kez öylesine, bir anda gördüğüm bir şey çağrışım yapıyor, onu kafamda geriye atıp “unutuyorum”. Bu “demlenme” dediğim bir süreç. Ya vakti gelince kendi ittiriyor ve yazıyorum ya da bir gün ben ağırlığımı koyup, hadi artık yazayım, diyerek başına geçiyorum. O zaman ya bir ya iki oturuşta çıkıyor öyküler. Tabi sonrasında ufak tefek düzeltmeler yapıyorum.

Eris İnal

“Herze ve Tedvir” başlığındaki “ve” bence bağlaç değil, belki ayıraç. Herze’den çok farklı öyküler var Tedvir bölümünde. Masalsı, mitolojik, efsunlu… Öyle ki öyküler iç içe geçmişti. Semboller, kelimeler yerlere atılan ekmek kırıntılarıymışçasına beni kitabın satırlarının arasına çekti. Kayboldum çünkü şaşkındım. Çıkış yolu ise yazarın anlattığı çiçeklerle donatılmıştı. Gelincikler, manolyalar, baldıran, papaz külahı kökleri, silene çiçekleri her yerdeydi. Herze bölümünde yer alan “Çiçekçi” öyküsü ise kokulu bir öyküydü sanki. Bilime, mitolojiye, doğaya, sanata, müziğe meraklı bir yazarı okudum. Bu birikim ve merak tüm kitaba yedirilmişti. Daha neler okuruz acaba, bizi nerelere götürür başka öykülerde yazarımız?

Masalsı, mitik öyküler yazma işi özellikle 2019 ve sonrasında odağıma oturdu. Oldum olası severdim böyle metinleri, ama asıl hoşuma giden bireysellik ve kolektivist anlayışın farklı karışımlarına şahit olduğumuz bir dönemde kaybolmaya yüz tutan bir konuyla oynamaktı. Masalların ve mitlerin, insanları birbirine bağlayan, etrafa bakınca gördüğümüz şeyleri çok çeşitli anlamlarla donatan bir yanı var. Anlam, insanın manevi hayatta kalış sürecinde çok önemli bir unsur. Kendimce anlamlar üretmek, var olanları deşmek çok özel.

Bundan sonrası için, içimde hâlâ aynı kıpırtı olsa da bu öykülerle koptuğumu söyleyebilirim. Anlaşmamız sona erdi. Ne yazacağımı bilmiyorum, gelişmeye devam ettikçe kalemimin beni götürmesine izin vereceğim.

Sevgili “An” öyle çok ölüyor ve onu uğurluyoruz ki Etzel gibi bir hayli yorgunuz. “Kucağında biriken zamansız, yeni dünyanın günleri, biliyor,” biliyoruz ama bildiklerimiz bizi sarsmaya yetmiyor. O noktada edebiyata sarılıyoruz. Eris İnal edebiyat dünyasını nasıl görüyor, nerede duruyor?

Oldukça ümitsiz olduğum noktalar var, yalan söyleyemeyeceğim. Anlık hazların kıymetinin arttığı, kendim dahil herkesin dikkatinin ve sabrının çok aşağılarda seyrettiği bir çağdayız. Okumak zorlayıcı bir görev veya böbürlenilecek bir karakter özelliği gibi yansıtılıyor çevremde. Bu tabii ki işin dışta kalan kısmı kendi adıma. Tüm bunlara rağmen iyi öyküler, romanlar, şiirler görebileceğimi ve sanatın insan için yaşamsal önemi olduğunu düşünüyorum. Daha sert eleştiriler yapılırsa, daha kapsamlı okunursa, daha çok paylaşılırsa iyi, zamansız ve evrensel olan yolunu bulacaktır. Edebiyattan beklentim, ümidim ve temennim bu yönde.

Ari, okulu kırıp pet şişeyi tekmelerken sihirbaz dükkânını keşfediyor. Öykü boyunca onun sihir merakı ile birlikteyiz. Ama bildiklerini yüreğine saklıyor. Eris İnal kendini, edebiyat tutkusunu nasıl keşfetti? Bildiklerini satırlarda biz okuyuculara sunmuş ama kalbinde sakladığı hayalleri, planları ne?

Babam bu konuda önemli bir figürdü hep. O da yazar, çizer, heykeller yapar, fotoğraf çeker. Sorulduğunda annemi çok anlatmasam da o da çok farklı katkılarda bulunmuştur. Kırkyama ile uğraşan, ören, okuyan, dinleyen bir kadın annem. Tutkumu fark etmem annemle babamın sayesinde oldu. Daha bir yaşıma girmeden her gün kitap okumaları, hep en güzel, en nitelikli kitapları seçmeye çalışmaları, kendim seçebilmem için de yol göstermeleri, boş vakitlerimizde evde oynanan oyunların, çizilen resimlerin, çıkılan yürüyüşlerin haddi hesabı olmaması beni etrafıma daha hevesle bakmaya, kendi kendime okumayı öğrenmeye, yazmayı denemeye itti. Her götürdüğüm resme, şiire hem eleştiri yapıldı hem de duygusal destek verildi. İlk ezberlediğim iki şiir bile hâlâ hatırımdadır bu tutumları sayesinde.

Hayalim elbette yazmaya devam edebilmek. Bundan sonra basılsın basılmasın bana aynı heyecanı ve mutluluğu getirebildiği sürece yazmak istiyorum. Başka kitaplarım da basım aşamasına gelirse beni daha çok mutlu edebilen bir şey olmaz. Hatta olursa, ikincide, annemin uzak bir akrabasından kalan, yakılıp yok olmuş defterlerden sağ çıkmış bir cümleyi kitabımın girişine koymak istiyorum: “Bir krizantem tarlasında bıçaklayıp gittin / Astın güneş isteyen bir çift elimi”. Sanırım yakın gelecekte en somut hayalim bunun üzerine.

Ben Herze ve Tedvir’i kısaca nasıl anlatırım diye düşünürken tüm çağrışımlar beni kusursuz bir ekosistem anlatımına götürdü. Canlı cansız tüm varlıklar etkileşim halinde. Birey sadece kendiyle değil, dahil olduğu bütünüyle anlamlı. Karakteri buhranları içinde değil de temas ettiği diğer karakterlerle, detaylarla ortaya çıkarmışsınız. Farklı bir tarzınız olduğunu düşündüm. Benim dünyam, benim öykülerim, der gibi. Eris İnal bu dünyayı nasıl kurdu? Neler okudu, okur? Çağdaşlarını takip eder mi? Kimleri sever?

Çağdaşlarım konusunda eksik olduğumu düşünüyorum. Geliştirmem gereken bir nokta bu, insan sadece belirli bir döneme ait veya tek tip eserler okuduğunda yazdıkları da kısırlaşıyor. Onun dışında kronolojik olarak gidecek olursam, ilkokul, ortaokul döneminde Michael Ende ve Ursula LeGuin tokat yemişim gibi hissettiren ilk yazarlardı. Sonra lisede Julio Cortazar ile tanıştım. Seksek’i okurken ilk defa hayatı benimle bu kadar benzer tarifleyen birini görmek inanılmazdı. Türk yazarlardan Bilge Karasu, Murathan Mungan, Sait Faik Abasıyanık ve Sabahattin Ali yine o dönem algımı değiştiren isimler oldu. Sanırım yine üniversite öncesine dair en büyük pişmanlığım, Feyyaz Kayacan ve Onat Kutlar’ı geç okumak oldu. Onlar da bugün yazdığım ve sizin elinizde tuttuğunuz öykülerde son dakikada perspektifime renk katan isimlerdir. Elbette Dostoyevski, Hermann Hesse, Turgenyev, Gogol gibi yazarları da bu listeye ekleyebiliriz ancak genel hatlarıyla en çok Cortazar, Murathan Mungan ve Bilge Karasu’dan bahsedebiliriz.