“Dans Eden Araplar” adlı romanı Alper Sarıbaş çevirisiyle Kırmızı Yayınları tarafından yayımlanacak olan Seyyid Kaşû’nun öyküsünü ilginize sunuyoruz.

Sayid Kaşua

Herzl Haliva bir çığlık atıp başını yastıktan telaşla kaldırdı. Kendisine geldi hemen, bu daha önce de olmuştu, aheste aheste nefes alıp verirken güm güm atan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Yatakta yanında uzanan bedenin biraz kıvrılıp sabahın ilk saatlerindeki o derin uykuya dönmesine izin verdiği sırada nutku tutulmuştu sanki. Yanındakinin kim olduğunu, Anna Von muydu kimdi, hatırlayamadı şimdi, ama tekrar derin uykuya daldığını anladıktan sonra yataktan usulca kalkıp pantolonunu aldı, külotlu çorap giyiyormuş gibi kemerin demir tokasını ses çıkarmasın diye tutarak önce sağ ayağını geçirdi, yavaşça, sabırla, çıt çıkarmadan ve ardından sol ayağını. Kemerinin tokasını takmadı, pantolonun fermuarını çekmedi, hemen üstüne gömleği geçirip yerden ayakkabılarını aldı, kapıya kadar parmak uçlarında yürüyerek usulca tokmağı çekti, o güzel Alman gönüllüye –ismi her neyse artık– son bir kez bakıp kapıdan çıktı.

Sabahın ilk saatleriydi hâlâ ve tam da düşündüğü gibi hostelin koridoru da boştu. Geceyi keyifle geçirdiği odanın kapısından güvenli bir uzaklıktayken ayakkabılarını giydi, fermuarını çekti, gömleğinin düğmelerini ilikledi ve merdivenlerden giriş katına indi. Von muydu artık neyse, onunla birlikte birkaç saat önce buraya geldiğinde tanıştığı resepsiyon görevlisi yine aynı kişiydi. İçtenlikle gülümseyen ve kendisini İngilizce “Günaydın, beyefendi” diye selamlayan görevliye doğru yürüyordu şimdi. Görevlinin tavırlarında giriş kaydı yaptırırken karşılaştığı o düşmanca tutumdan eser yoktu. Arapça konuşarak onu karşılamış, şüpheci bir tavır takınmış ve gece için ücreti peşin ödemesini talep etmişti sert bir üslupla. Tabii görevli onu tanıyamamıştı şimdi, belki bir mahalle sakini olarak düşünmüştü, belki de bir turist. Haliva bu duruma şaşırmamıştı açıkçası. Ona İngilizce “Sana da günaydın” diye cevap verirken aksanını ele vermemek için kelimeleri yutmuştu. Hostelden çıkıp Eski Şehir’in ara sokaklarına daldı.

Güneş yeni yeni doğuyordu, dışarısı mavimtıraktı hâlâ. Soğuk içine işlemiş bedeni titremeye başlamıştı. Kendisini korkutmaya başlayan bu yerden çıkmak için en kestirme yolu hatırlamaya çalıştı, ellerini ovuşturarak hızlı hızlı yürüdü.

Nereye gittiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Oysa Alman misafirini dün Şeyh Ceraş’taki bardan Eski Şehir’de bulunan hostele götürürken bu mahallenin bir sakini gibiydi. Şansını denedi, güneşin doğuşundan uzaklaşıp daha geniş ara yollar bulmak için batı yönünde yürümesi gerektiğini hatırlattı kendisine, böylesi daha güvenliydi. Cuma günüydü, erkendi daha ama eski kapıların ardında saklı bahçelerden yükselen sesler çalındı kulağına. Sigara tiryakilerinin sabah sabah yaptıkları boğaz temizlikleri, bebeklerin ağlamaları ve sifon sesleri… Adımlarını hızlandırdı, biri onu tanımadan önce buradan gitmek zorundaydı. Hatırlamaya çalışıyordu ama nafile, buraya geldiğinde kendine duyduğu güvenin birazı olsaydı keşke. Tereddüt etse de sağa dönmeye karar verdi.

Koşarcasına yürüyordu, bazı dükkânlar açılmıştı ama kafasını çevirmeden hızla önlerinden geçip gitti. Özellikle de fırından gelen o yoğun kokular burun deliklerine doluyordu. Bir zahterli pita[1] olsa nasıl da yerdi şimdi. Arkasından sesler geliyordu, korku dolu bir bakış fırlattı, siyaha bürünmüş Yeşiva[2] öğrencilerinden hızlı hızlı yürüyen bir grubu fark etti, onun kadar hızlı değillerdi yine de. Bir an önce uzaklaşması gerekiyordu. Ne de olsa onlar gibileri için açık bir hedefti o. Canının yanmasını istemiyordu. Eski Şehir’in çıkışını görüyordu ama koşması da uygun düşmez, şüphe uyandırırdı, gördüğünün Yafa Kapısı olduğunu umut ederek hızla yürümeye devam etti. Her ne olursa olsun oraya, o devasa kapıya, o açıklığa, çıkışa çabucak yürüyecekti.

Öylesine rahatladı ki şimdi usul usul yürümeye başladı, sakin, arkasında hudut polislerinin olduğunu bilerek. Eski Şehir’den bu saatlerde çıktığı için polisin kimliğini kontrol etmeyi bile düşünmeyeceği tek kişi oydu. Dün geceki zaferini hatırlamaya çalışabilirdi artık. Pantolonun cebinden sigara paketini çıkartıp bir dal yaktı. Sabah sigarasından aldığı ilk uzun çekiş ciğerlerini dolduruyordu. Artık Imperial marka sigaraların tadına katlanamasa da gülümsüyor, keyif alıyordu.

Usişkin’de, sokağında yürümek ne kadar da mutluluk verirdi ona. Hafta sonu gazetesi dairenin girişinde her daim onu beklerdi. İkinci kata doğru merdivenleri ikişer ikişer çıkarken birden donup kaldı. Noga, dairenin kapısına sırtını yaslamış oturuyordu. Ona bakıyordu, gözleri kızarmış ve şişmişti. Kalbindeki bütün mutluluğu solup gitti bir anda. Saçlarını okşamak için eğilirken “Hey,” dedi. Noga elini hiddetle itip “Dokunma bana orospu çocuğu!” diye bağırıp ayağa kalktı.

“Hey,” dedi yine tatlı bir tonla, “açıklayabilirim.” Bütün gece boyunca orada oturmuş olmalıydı. Artık bir şeye iyice emin olmak için beklemişti, ayağa kalkıp gözyaşları içinde oradan ayrıldı. Öfke içerisinde sessizce “Orospu çocuğu, orospu çocuğu!” diye söyleniyordu. Peşi sıra merdivenlerden aşağıya koştu, kolundan yakalamaya çalıştı ama Noga her defasında ondan kurtuldu. “Hadi ama Noga, seni sevdiğimi biliyorsun!” Noga koşarak binadan dışarı çıktı.

Fak, fak, fak. Onu gerçekten de seviyordu. Bir tek onu. İki yıldır birlikteydiler. Bir avukatlık bürosunda stajyerken tanışmışlardı; başta sekreterler olmak üzere tüm çalışanlar, ilk andan itibaren onların birbirleri için yaratıldıklarını biliyorlardı. Doğru. Vazgeçemezdi ondan, onun uğruna her şeyi yapacaktı, onu sevdiği hususunda ısrar ederek arabaya kadar arkasından koşturmaya devam etti.

“Seni orospu çocuğu, seni” dedi arabaya girerken, “bu saate kadar nerede olduğunu açıklayabilecek misin?” Haliva tek bir kelime etmedi. Arabanın kapısını kapattı ve oradan ayrıldı.

Gerçeği söylemek zorundaydı ona. Birlikte geçen iki yıldan sonra artık öğrenmesinin zamanı gelmişti. Ama inanma ihtimali var mıydı? Yatağa girdi, başı dönüyordu. Gece çok fazla rakı içmişti, öncesinde de Noga ile akşam yemeğinde bir şişe şarap. İçkileri karıştırmanın kendisine iyi gelmediğini biliyordu. Ancak gece yarısından sonra rakıdan başka bir şey de içemezdi. Başı çatlıyordu şimdi ağrıdan. Bir anlığına bile olsa uykuya dalamayacağını biliyordu. O zaman tam olarak ne diyecek, ne anlatacaktı ona? Elbette ki gerçeği, yalnızca gerçeği fakat nereden başlayacaktı? Belki sonundan, gece yarısından sonra bir Arap’a dönüştüğünden, tam da Sindirella gibi, gerçi bu aynı şey değildi ama asıl olan niyet. Doğru, bu hikâyeye hemencecik inanırdı çünkü çok iyi niyetli biriydi o.

Belki de tamamen en başından başlayarak, otuz küsur yıl önce doğduğu Roş Aşana’dan.[3] Belki hatta savaştan bir önceki Roş Aşana’dan itibaren. Kırklı yaşlarındayken dindar ve çocuksuz bir kadın olan, bir çocuk doğurma hayaliyle yaşayan ve yarı Arap doğuracak olsa bile bir oğul için Ağlama Duvarı’nda Tanrı’ya yalvaran annesinden başlayarak. Ne anlatacak Noga’ya, annesinin duasının kabul olduğunu ve her gece yarısı bir Arap’a dönüştüğünü mü? Buna inanma ihtimali var mıydı? İnansa da artık bildikten sonra onu sevmeye devam etme gibi bir şansı var mıydı? Ona olan büyük aşkından dolayı bu durumu saklamıştı zaten. Öğrenirse onu terk eder diye korkmuştu.

Gece yarısı tamamen dönüşüyordu, açıklaması imkânsız, bunu anlayabilmek için yanında olmak gerekirdi. Ama başka hislere, başka korkulara, başka umutlara sahip başka bir adama dönüştüğünü çok iyi biliyordu. En bariz değişiklik ise konuştuğu dilde oluyordu. Gece yarısından gün doğana kadar Arapların da zaten kendi kelimeleriymiş gibi bilip kullandıkları “tamam”, “Şekel”[4] ve “kontrol noktası” dışında neredeyse tek bir kelime İbranice bilmiyordu.

Kulaklarında berbat bir uğultu vardı şimdi. Başından beri cevap alamayacağını bilerek her beş dakikada bir Noga’yı arıyordu. Yanına gitmesi gerekecekti. Ne diyecekti ki ama, o basit sorusuna nasıl cevap verecekti: “Bu saate kadar nerede olduğunu açıklayabilecek misin?” İki yıldır birlikteydiler ama bir kez olsun Noga’da yatıya kalmamıştı. İki yıldır aşklarını gün içerisinde dorukta yaşıyorlar fakat gece yarısından önce kurtulup kaçmak, ortadan kaybolmak için hep bir bahane buluyordu.

Adını unuttuğu Filistin yanlısı Alman turist kadınla geçirdiği geceden elbette bahsetmeyecekti ona. Bir Arap’a dönüştüğünde işgale karşı protesto ve eylem düzenlemek için örgütten arkadaşlarıyla buluşunca genellikle neler yaptığını anlatmayacaktı. Gece yarısı ile gün doğumu arasındaki saatlerde en büyük tutkusu genç bir Arap kızla buluşmaktı, o ara sevgilisi Noga’yı büsbütün unutuyordu, gerçi gece yarısından sonra genç Arap kızlar pek ortalıkta gözükmüyordu ama işinin rast gittiği nadir durumlarda politik görüşlerinden büyülenen Avrupalı gönüllülerle yetinmek zorunda kalıyordu.

Öyle sıradan bir Arap’a dönüşmüyordu ki. Şehrin batı yakasında, Yahudilerin takıldığı mekânlarda geceyi geçirmek istemeyen gururlu bir sanatçıya dönüşüyor, küçümsenmeye ve ayrımcılığa katlanamıyordu. Gece yarısı dış görünüşüyle ilgili belki hiçbir değişikliği yoktu ama başka bir adama dönüştüğünü adamakıllı biliyordu. Tanıyorlardı onu, bundan emindi. Gün doğmadan önce Usişkin’deki eve dönüş yolunda sınır polisleri onu durdurmamıştı hiç. Başka bir şeydi bu, belki de kokudan, belki korkudan. Gece yarısıyla gün doğumu arasında bakışların üzerine yöneldiğini hissediyor, biliyordu. Nefret dolu bakışları fark edebiliyordu, mazlumluk hissi onu ele geçiriyordu.

Noga’yı seviyordu, öyle birkaç ayda bir şans eseri yoluna çıkan anlamsız yabancı kadınlarla kıyaslanamazdı o. Ondan vazgeçmeye hazır değildi, hele ki şimdi hiç değil. Anlatmak zorundaydı, anlayacaktı muhakkak. Bir kez daha onu aramayı denedi ama beyhude.

Aynı akşam yürüyerek onun evine gitti. Ev arkadaşı açtı kapıyı. Noga yatakta yüz üstü yatıyordu, başını yastığa gömmüş, battaniyeyle de başını örtmüştü, yüksek sesle Leonard Cohen çalıyordu. Haliva biraz müziğin sesini kıstı, yatakta onun yanına oturdu. Noga başını örten battaniyeyi tutup sıkıca kavradı. Battaniyenin başının bulunduğu yer olarak hayal ettiği köşesini okşayarak “Gerçeği duyma vaktin geldi!” dedi.

“Dinle” diyerek başladı söze. “Her şeyden önce bilmeni isterim ki seni çok seviyorum. Yalnızca seni. Hakkın olan açıklamayı yapmak için geldim. Saçma gelecek sana ama ben yarı Arap’ım.” Bu son söylediklerinin ardından Noga’nın bedeninin titrediğini gördü, söylediklerinin onu güldürdüğünü tahmin ediyordu. Mizah anlayışını daima çok çekici bulduğunu anımsayarak Noga’yı ne kadar çok sevdiğini hatırladı. İki yıl boyunca sevgili olup da tek bir geceyi, bütün bir geceyi birlikte geçirmemek kolay olmasa da Noga vazgeçmedi ondan. Yom Kippur ile Roş Aşana arasında geçen günlerini, annesini ve duasını anlattı ona. Çocukluğunu, sonrasında korkarak uyandığı geceleri, tuhaf şeyler hissettiğini, geceleri anladığı ama sabahları uyanınca tamamen unuttuğu başka bir dille rüyalar gördüğünü de. Annesinin duygularını nasıl olup da kılıfına uydurduğunu, farklı hikâyelerle onu kandırdığını açıkladı. Hahamlara, büyücülere götürmüştü onu, hatta nazarı çıkarsın diye Arap hocalara bile. Yine de hiçbir şey fayda etmemişti bir türlü anlam veremediği mültecilik, savaş ve sürgün rüyalarına.

Battaniyeyi artık sıkıca tutmasa da dinliyor izlenimi veren, arada bir kıkırdayıp burnunu çeken ama yüzünü hâlâ yastığa gömen ve kafasını battaniyeyle örten Noga’ya açıklama yaptı. Annesinin onu nasıl hep tam zamanında uyumaya, gün doğumundan sonra da hemen uyanmaya alıştırdığını anlattı. Mahalledeki diğer çocuklarla birlikte hiçbir zaman yaz kamplarına, yıllık okul gezilerine ve muharebe birliğinde görev yapmayı çok istemesine rağmen, tek erkek çocuk ve yetim olması sebebiyle askere gönderilmemesini de.

Noga yatakta dönmeye, başucundaki yastıklara sırtını yaslamaya başladı. Gözleri kızarmış ve şişmişti, yüzünü yere eğdi, çekmeceden kâğıt bir mendil alarak burnunu sildi. Hikâye hoşuna gitmişti. Anlattığının dalkavukça bir hikâye olduğunu ve af dilediğini anlamıştı. Herzl’in bu tarzına alışkındı. Onun bu taktiklerine her zaman kanıyor olmasından dolayı nasıl da nefret ediyordu kendisinden.

“Peki, bıyığın çıkmıyor mu gece?” diye sorarken güldü.

“Hayır,” diye yanıt verdi Herzl, “değişiklikler sadece duygularla ilgili. Küçüklüğümde bir şey dikkatimi çekti ama, işemek için kalktığım gecelerde alt takımlarımın, gündüzleri alışkın olduğumdan daha ağır ve biraz daha büyük olduğunu hissetmiştim.”

Noga kahkahayı bastı bir anda. Herzl’in yüzüne bakıp ne kadar ciddi olduğunu anladığında da kahkahasını sürdürdü.

“Bana inanmayacağını biliyordum” dedi, detone bir ses tonuyla “ama benimle birlikte olmak istiyorsan bana inanmalısın” diye ekledi. “Bu gece seninle birlikte kalacağım.”

Noga, onunla dalga geçerek “Tamam Ahmet” dedi ve bir kahkaha daha patlattı.

Bu oyundan sıkılmaya başlamıştı artık. Durması için Herzl’e yalvardı. Sonunda bir geceyi beraber geçireceklerdi ama bu saçma oyunda ısrar edip duruyordu. Söylediklerinden tek bir kelime dahi anlamadı Herzl, İngilizce konuşmak istedi ama Noga bunu saçma buluyordu, oyunun bir parçası olmak istemiyordu artık. Herzl takıldığı gece mekânlarına onu götürmek için İngilizce olarak söz verdi. Noga evden çıkmalarına yakın giyindi, ikisi birlikte Raş Berg Caddesi’nden Gazze Yolu’na yürüdüler, otobüs durağında bir taksi beklemeye koyuldular. İlk taksi durdu, Herzl kafasını camdan içeri soktu, sonrasında şoföre İngilizce “Hayır, teşekkürler” dedi. Noga hiçbir şey anlamasa da Herzl, bu taksi şirketinin Arap şoförleri işe almayacağını slogan hâline getirdiğini, bu yüzden onları boykot ettiğini açıkladı ona. Sonra insanlık düşmanı faşistlere İngilizce küfürler savurdu.

Doğrusu Herzl bu gece yanında İsrailli Yahudi genç bir kadını getirmiş olmaktan bayağı rahatsızlık duyuyordu. Barın müdavimlerinden bazı Yahudi kadınlar Taâyuş’tan[5] olsa da sevmiyordu onları çünkü bu aktivist güdülerinin İsrail’in iç çatışmaları ve tartışmalarıyla ilgili olduğunu hissediyor, kaynaklarının doğru olmadığı düşünüyordu. Başka bir çaresi yoktu, Noga’yı Sivil Haklar Derneğinden bir avukat olarak takdim edecekti. İsrailli olduğunu gizlemek için böyle bir açıklama yapacağını söyleyince Noga kafasını salladı, hemen ardından hoşuna gitmeyen bu fikirden vazgeçmesi için ona yalvarırcasına bakarak tekrar salladı kafasını. Ancak nasıl olduysa Herzl’in kendisine evlilik teklifi edeceği hissi doğdu içine. Bu gece bu teklifi alacağından şüphesi yoktu, muhakkak dün gece olanlar da oyunun bir parçasıydı. Ne yapsın ki Noga, Herzl her zaman biraz tuhaftı.

Herzl barın kapısını açınca Noga, tüm arkadaşlarının orada olacağına ve “sürpriz” diye bağıracaklarına emindi. Ama hiçbir şey olmadı. Sular seller gibi Arapça konuşmaya başlayan, sağda solda oturanları selamlayan, tokalaşan ve rezerve edilmiş masaya giden adamın peşi sıra yürüyordu. Kesinlikle Arap olan başka birkaç delikanlıyla selamlaşıp öpüşürken izledi onu. Gerçekten de bir şey değişmişti, doğrusu görünüşte bir şey değişmemişti ama yine de her şey değişmişti. Anlamadığı bir dilde giderek koyulaşan bir muhabbette kaybolduğunu hissediyordu. Arada bir geçen Gazze ve Ramallah sözcüklerini işitiyor, bir saat önceki hâlini hatırlamaya çalışarak sevgilisine bakıyor, ilk defa şahit olduğu sigara ve rakı içmesini izliyordu. Herzl’in Noga’ya baktığı yoktu, onu görmezden geliyordu. Bakışları tesadüfen kesişecek olsa gözlerinin şüphe ve tiksintiyle ışıldadığını hissediyordu. Bir dakika dahi orada kalmak istemiyor fakat araya girip muhabbeti yarıda kesmek de istemiyordu. Nasıl bir tepki alacağını kim bilebilirdi ki?

Barda çok da uzun kalmadılar. Bir buçuk saat belki. Kucaklaşmalar ve öpücüklerle arkadaşlarından ayrıldı ve Şeyh Cerah’ta bir taksi bulmak için dışarı çıktı. Herzl’in evine varıncaya kadar hiç konuşmadılar. Komşularının deli gibi havlayan köpeğine Arapça küfürler savurdu. Anahtarlığını aldı, Arapça kitaplarla dolu kilitli bir dolabı açtı. Birini aldı ve oturup okumaya koyuldu. Bu sefer Noga da İngilizce olarak “Yani?” diye sordu, sesi titriyordu, “Hamas’tan mısın yoksa öylesine mi?”

“Hamas mı? Bunu demeye nasıl cüret edersin?” diye onu azarlayıp aşağıladı, “Halk Cephesinden tabii ki” yanıtını verdi. Uykuya dalana kadar kitap okudu. Noga ondan uzakta koltuktaydı. Bütün gece gözünü kırpmadı, uyurken onu izledi. Uyurken de tanıdığı o kişiye pek benzemiyordu. Herzl gün doğumuyla telaş içerisinde uyandı ve güvenli bir yerde olup olmadığından emin olmak için etrafına bakındı. Aşkla bakan Noga’yı gördü, ona gülümseyerek “Günaydın ruhum” dedi. Epey sakinleşmiş görünüyordu, işte bu adamı iyi tanıyordu.

“Yani?” diye gülümseyerek sordu.

“Efendim tatlım?

“Yani, tüm bu Arap hikâyesi ne olacak şimdi?”

Herzl, “Bana göre” diye yanıt verdi banyoya giderken, “hepsi yanıp kül olabilir.”

Seyyid Kaşû

İbranice aslından çeviren: Alper Sarıbaş


[1] Bir tür lavaş. (ç.n.)

[2] Dindar (Ultra Ortodoks) Yahudilerin dinî eğitim veren okulları. (ç.n.)

[3] Yahudi takvimine göre yılbaşı. (ç.n.)

[4] İsrail para birimi. (ç.n.)

[5] el-Aksa İntifadası ile baş gösteren milliyetçi tepkilere karşı koymak için İsrailliler ve İsrail vatandaşı Araplar tarafından 2000 yılının sonbaharında kurulan ve gönüllülük esasına dayanan ortak organizasyon. Arapça bir arada yaşama, bir arada var olma anlamına gelmektedir. (ç.n.)