Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 56. Gün:
GOGOL’UN “PALTO”SUNUN YAKASI
Nikolay V. Gogol, 1 Nisan 1809’da doğdu. Öldüğünde kırk üç yaşındaydı. Rusya sınırları içinde ve dışında aralarında ünlülerin de bulunduğu birçok yazarı etkileyen Gogol, kültleşmiş Palto öyküsünde Çarlık Rusya bürokrasisinin işleyişini ve hantal yapısını topa tutar.
Her ne kadar yazar, iki asır önce Aristokrasi tarafından Rus halkını aşağılamakla suçlanmışsa da öyküdeki karakterler günümüz okuruna öyle yakın ve bildik gelir ki kitap insana dair evrensel bir nitelik kazanır.

Öykünün baş karakteri Akakiy’e babasının adının verilmesi bile babadan oğula sınıfsal kaderin değişmeyeceğine ve değişmediğine işaret eder. Bu, fakirliğe mahkum en alt derecedeki bir memurun kaderidir. Palto’yla birlikte, önemsiz bir kişi belki de ilk kez dünya öykücülüğünde baş karakter olarak öne çıkar ve öykü, eleştirel edebiyatın sembolü haline gelir.
Dürüst ve işini layıkıyla yapan bir memur olan Akakiy’in terziye diktirdiği paltosunun yakasına parasızlıktan sansar kürkü yerine kedi kürkünü taktırmak zorunda kalması, iki satırın söylediğinden çok daha fazlasını okura anlatıyor. Gogol’ün devrindeki palto hırsızlığına yol açan sınıfsal nedenler dünyanın tüm coğrafyalarında bugün de canlılığını koruyor: Zengin semtler hâlâ daha iyi aydınlatılıyor, önemlilerin sofralarında hâlâ daha fazla çeşit yiyecek var, önemsizler hak hukuk konularında hâlâ nal topluyor.
Gogol, öykünün kahramanı Akakiy’i, toplumun önemsiz kişisi olarak bize tanıtır, ama sonra Akakiy önemli kişiyle karşılaşınca, önemli kişinin tavrı onu okurun gözünde önemsizleştirir. Yazar, önemli kişi örneğiyle, Rus bürokrasisinde kendini önemli kişi sayan kendini bilmezlerin boyunlarına ilmeği geçirip altlarındaki sehpayı tekmelemektedir.
Palto, Gogol’un gülümseten üslubuyla eğlendirerek okuttuğu kırk yedi sayfalık incecik bir öyküsü; kalın bir palto gibi insanı sarıyor ve ısıtıyor.
62. Gün: SALI PAZARINDA BEKLENMEDİK BİR OLAY
Salı günleri yakınımızdaki kapalı pazaryerinde arada sırada bir tanıdığa rastlarım. Pazarın hayhuyu içinde dikkatler insanlardan çok sebze ve meyvelerde olduğu için kimsenin gözü kimseyi görmez pek. Rastlantıyla göz göze gelirsek, ellerinde yarı dolu renkli poşetler ve çektikleri tekerlekli pazar arabaları ile sağımızdan solumuzdan sürünerek geçen pazar kalabalığına direnemez, ayaküstü iki çift nezaket sözüyle yetiniriz.
Geçen Salı pazara her zamankinden daha geç gittim. Tam pazar alanına ayak basmıştım ki, alışverişini bitirip pazardan çıkmakta olan bir arkadaşımı gördüm. “Nasılsın?” ve “iyiyim”lerden sonra, bak sana ne anlatacağım, diyerek kollarıyla beni ve ağırlaşmış pazar çantasını kenara çekti.
Anlattığına göre, pazara yeni geldiği sırada, bir tezgahta maydanoz, dereotu ve rokaların arasında kişniş ararken bir bağırma sesi ile irkilmiş. Sesin geldiği tarafa bakmış. Önce, her zamanki pazar kalabalığından başka bir şey görmemiş. Ama hemen sonra, bir adamın aniden diğerlerinin arasından fırlayıp koştuğunu fark etmiş. Adam koşarken sürekli “Görüyorum! Görüyorum!” diye bağırıyor ve etrafındaki herkesi kendine baktırıyormuş. Arkadaşım da oradakiler gibi buna bir anlam verememiş. Bunun bir film veya video çekimi olabileceğini düşünmüş, ama etrafta ne bir film ekibi ne de çekim yapan biri varmış. Adamın, devamlı yinelediği “Görüyorum! Görüyorum!” bağırışıyla, şaşırarak donmuş gibi hareketsiz kalan insanların arasından koşarak pazaryerinin ana kapısından çıkıp hızla uzaklaştığını görmüş. O sırada, herkes neden orada bulunduğunu birdenbire hatırlamış gibi hareketlenmiş ve olay unutulmuş.
Anlatılan, nedense aklıma hemen “Amok Koşucusu” öyküsündeki cinnet halini getirdi. Arkadaşım da beni doğrularcasına, adamın aklından zoru olabileceğini ve bu pahalılıkta birçok insanın zıvanadan çıkmasının şaşırtıcı olmadığını sözlerine ekledi. O anda, bütün hikâyeyi yaşanan pahalılıktan yakınmak için anlattığı izlenimine kapıldım. Benden duyduğu tek kelime ise “ilginç” oldu ve karşılıklı “görüşürüz”lerle ayrıldık. Pazar listemi elime alarak alışverişe başlar başlamaz da arkadaşımdan duyduğum olayı çarçabuk unuttum.
Yarım saat kadar sonra, alacağımı alıp tam çıkışa doğru yönelmiştim ki, pazarın yönetim odasından gelen bir duyuruyla tavan köşelerindeki hoparlörler tekrar tekrar çınlamaya başladı: “Dikkat! Dikkat! Pazarımızda bir kör bastonu bulunmuştur. Sahibinin yönetime başvurması gerekmektedir. Dikkat! Dikkat! Pazarımızda…”
67. Gün: KATİLİ YAKALAMAK
Bir film (veya roman) eleştirisini, henüz izlememiş (veya okumamış) olanları düşünerek, eserin kilit noktalarını açık etmeden bir şeyler yazabilmek, yumurtayı kırmadan omlet yapmanın olanaksızlığını anımsatıyor. Zorluğa katlanmayıp eserin konusunu uzun uzun anlatan eleştirmenler de var. Bu tür bir eleştiri yazısından hep kaçındığım için, Katili Yakalamak filmi (2023) hakkında da IMDb’de yer alan birkaç satırlık açıklamayı buraya almakla yetineceğim: “Noel öncesi, Baltimore’dayız. FBI’ın baş dedektifi tarafından, sorunlu ve fakat yetenekli bir kadın polis memuruna şehri terörize eden bir katili aramada, katilin kişilik özelliklerini ortaya çıkarmaya yardımcı olması için görev verilir.”

İki saat süren gerilim dolu filmin ustaca gizlenen sakin anları vardır ve bu anlarda film Amerikan toplumuna ve ABD’nin dünya politikasına zehirli oklar gönderir. Filmin, bireysel, toplumsal ve küresel konulara –bazen de filozofça– müdahalesi, sıkıcılığa meydan vermeden seyirciyi etkilemeyi başarıyor.
Katili bulmak olan asıl amaç doğrultusunda iki ana karakterin (FBI Baş dedektifi ve yardımcısının) birlikte çalışması, üst kurmacayla Sherlock Holmes ve yardımcısı Dr. Watson’a gönderme yapıyor. Birbirlerine zaman zaman mesafeli olsalar da filmdeki iki karakter, A. Conan Doyle’un karakterleri gibi birbirlerini anlamada derin bir kavrayış içindedir. Şaşırtıcı bir farkla ki, yardımcı kadın polis, az konuşması, tekinsizliği, kötü alışkanlıkları ve polisiye dehasının sonuçlarıyla Sherlock Holmes’un yerini almaktadır.
Film, bu tarzın seyircileri için onların bekleyişlerine uygun bir son hazırlamış elbette, ama insanlık adına söylemek istediklerini de filme katmakta ısrarlı –aynı zamanda senaryonun da yazarı olan– yönetmen, film bitmeden Amerikan toplumunun standartlarına uyum gösteren hassasiyetteki mesajını biz seyircilerine iletmeyi de ihmal etmiyor.
Katili Yakalamak filmi, içine gizlenmiş ve seyirciyi şaşırtan küçük sürprizleriyle ve dikleşmeden, yumuşak şekilde baş kaldıran biçemiyle dikkate değer bir sinema olayı.
71. Gün:
Bir toplumda gelir dağılımının çarpıklığı, fakirliğin bölüşülebilen bir şey olmasına karşın, zenginliğin bölüşülememesinden kaynaklanır.
Nazmi Özüçelik
