Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 7. Gün: 

ÖNEMİ YOK

“Gerçeküstünün asıl meselesi, gerçeği tamamen reddetmek değil, düş ve gerçek arasında mutlak bir anlaşmaya varmaktır.” – Dalibor Vesely.

Agota Kristof’un Feyza Zaim’in çevirisiyle Can Yayınlarından çıkan öykü kitabını Parşomen’in 2023 Edebiyat Soruşturması dizisinin önerileriyle okuma listeme almıştım. İyi ki de almışım.

Kristof, zorunlu göçmenliğin damga vurduğu hayatından çıkardıklarını ve gözlemlerini, etkileyici kısacık gerçeküstü öykülere dönüştürmüş; hayattan seçtiği parçaları birleştirip yeni bir gerçeklik yaratmış. Böylece yazar bir insan olarak, ateşin küle dönmesi gibi, geride yalnızca hüzün bırakan hayatın(ın) acılarıyla arasına mesafe koymuş; “Gözkapaklarımın altından, hayatım dediğim kötü rüyaya ait görüntüler gelip geçecek. Ama canımı acıtmayacaklar artık.”

Önemi Yok’daki öyküler, bazen doğrudan gerçeküstücü, bazen çok fazla gerçek olduğu için gerçeküstü algılanan ve bazen de gerçekliği öznellik yardımıyla eğip büken yetkin bir üslupla aktarılıyor. Bazıları bir olayın anlatılamayacağı kadar kısa olan öykülerinde Gerçeküstüne yakınlığıyla bilinen Sembolizmin izleri de fark ediliyor. Kıpkısa öyküler yazanların Sembolizmden yararlanması akılcı görünüyor.

Kristof, daha ilk öykülerde kendi yazı dünyasını okura kabul ettiriyor. Kalemini bir kırbaç gibi insan zayıflıklarının ve iradesizliğinin üzerinde şaklatıyor. Abalıya da vuruyor çuhalıya da. Başka bir yazarda banal durabilecek klişeler ona sevimliliğini kaybettirmiyor. Yeri geldikçe, metafordan ve ironiden ustaca faydalanıyor.

Yazarın, ilgimi çeken yöntemi, okura hissettirmek istediği duyguları saklayarak vermesi. Bir resmin bir parçası eksikse ya da çıkarılsa, nasıl o kaybolmuş kısmın ne olduğunu merakla anlamaya çalışırsak, yazar da bir duyguyu (sevgisizlik, ölüm acısı, bıkkınlık, intikam vb.) doğrudan iletmek yerine etrafında dolanarak, o duygudan habersiz görünerek veya kaçarak yarattığı boşlukla duyguyu okura daha iyi geçirmesini biliyor.

Metafizik sözcüğünden doğan Gerçeküstünün “Zaman” kavramıyla derdi vardır (Salvador Dali’nin dalda eriyerek sallanan saatini anımsayalım). Gerçeküstü zamansızlaştırmayı yeğler. Kristof’un kitabındaki öykülerde de gerçek zamandan hiç söz edilmez. Yıl, Mevsimler, gün, saat yoktur. Okur, zamanın ağırlığını, zamanla yaşamın içindeki ve insanların çevrelerindeki şeylerin değişmesiyle duyumsar.

Önemi Yok, olanı olmayana ya da olmayanı olana çeviren özgün anlatımıyla edebiyat dünyasında yönü bilinen rüzgarlardan farklı yönde bir rüzgar estiriyor. Kötümser olamayan ama iyimserlikten de uzak bir kitap.

12. Gün: KÖPEK ETİ

Otelin penceresinden caddeye bakıyorum. Çift katlı kırmızı bir belediye otobüsü geçiyor. Yolcuların çoğu alt katta oturuyor. Gökyüzü yakında karanlıkla buluşacak. Kaldırımda boynundan ayak bileklerine kadar sapsarı tüylü mantosuyla bir kadın hiçbir yere gitmeden bir aşağı bir yukarı yürüyor. Perdeyi çekiyorum. İnatla iki parmak aralık kalıyor.

Televizyonu açıyorum. Haberleri veriyor. Gazze savaşı sanki yok. Bir Kore haberine takılıyorum. “Güney Kore’de köpek eti lokantaları kapanıyor.” Ekranda kesimlerini bekleyen her cinsten cici bici köpekler kafeslerinden masum gözlerle kameraya bakıyor. Lokantacı kadın, tenceredeki etleri karıştırırken, “Ne yapacağız biz şimdi? Yirmi yıldır bu lokantayı işletiyorum. Ne yaparım ben?” diye sızlanıyor. Yasa kesinleşmiş. 2026’da köpek eti lokantalarının kapılarına kilit vurulacak.

Habere anlam vermeye çalışıyorum. Planımda biraz sonra kalkıp bir Güney Kore lokantasına gitmek vardı. Ancak haberden sonra ikircikliyim… Evet! Gitmeliyim. Endişem yersiz. O bir kızartma balık lokantası.

Soğuk iyice artmış. Küçük bir parktan geçiyorum. Asırlık bir ağacın yamru yumru gövdesine oturmuş meraklı bir sincap iri gözlerle bana bakıyor. Bir gün önce de turistik bir meydanda kalabalıklar içinde zıplayarak koşturan, siyah-beyaz kırçıllı kuyruğu bu sincabınki kadar görkemli, kızıl kahve renkli bir tilki görmüştüm. Sokakta sahibinin tasmayla gezdirdiği tekir kediye ne demeli. Nehir kenarındaki Kraliyet kuğularını saymıyorum. Hiçbiri Kore’de köpek olmak istemezdi sanırım.

Lokantayı bir Koreli aile işletiyor. Baba kalın ensesi ve bütün haşmetiyle vitrinde. Şişman anne mutfakta. Oğul ve diğer bir genç garson ayakta dikiliyor. Bir masaya oturuyorum. Kore kültürünün her şekle ve renge bürünmüş irili ufaklı örnekleri dört yanımdan beni gözaltında tutuyor. Yanıma gelen Koreli göçmen garsona yanıtını bildiğim halde sormak istiyorum. Sormasam mı? “Menüde balıktan başka bir et yemeği daha var mı?” Sormuş bulundum bile. İngilizceyi, -bırakın aksanı- isim kelimelerini tane tane üst üste koyarak konuşuyor. Hayır! Yalnızca balık. Rahatlıyorum.

Menüyü getiriyor. Bir balık cinsi dışında diğer ikisini tanımıyorum. Adı ne olursa olsun o bilmediğim balıklardan birini ısmarlıyorum. Bilerek ısmarlamadığım balık ise, bu tür balık ve patates kızartması sunan lokantaların değişmez şampiyonu: Cod. Oysa bu, geçmişte en fazla severek yediğim beyaz etli bir balık. Ama bu akşam tabağımda onu görmek istemiyorum.

Karşı duvara saklanmış aynadaki hayalimle göz göze geliyorum. Cod balığının köpek balığı olduğunu iyi bilen hayalim bana uzaktan göz kırpıyor ve gülümsüyor.

16. Gün: ŞAİR HALİL UYSAL

Yaz sonu akademisyen bir arkadaşımızı Anamur’da muz plantasyonları vadisindeki yeni evinde ziyaret ettik. Ona geçen yıl basılan ikinci şiir kitabım Sarsak Ay’ı imzaladım. O da, altı ay önce kaza geçirerek vefat eden şair amcasının birkaç şiir kitabını önüme koydu. Amcasının bazı şiirleriyle benim ilk kitabımdaki birkaç şiirim arasında benzerlik bulduğunu söyledi. Dize yineleme tekniğini o da kullanmıştı. Bozyazı’ya amcasının şimdi boş duran evine gidip kitaplığına göz atabilirdik. 

Ertesi gün Bozyazı’daydık. Büyük bir bahçe içinde iki katlı bağımsız bir evdi. Ölümünden önce evini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlamıştı. İki oda duvarını tavandan tabana dolduran, o yetmedi, orda burdaki raflarda ve sehpalarda el değmeden duran kitaplar, ciltler ve dergileri görünce sevincim hüzne dönüştü. Üst üste yığılı mukavva kutularda da Fransızca kitapları vardı. 

İncelediğim kadarıyla kütüphane özellikle 60’lı ve 70’li yıllara, öncesi ve sonrasına ait ansiklopediler, kitaplar ve dergilerle doluydu. Şair Halil Uysal’ı[1] daha yakından tanımak istedim. Bulgularımı kısaca günlüğüme aktarıyorum.

İlk şiir kitabı Yersu’yu 1966’da çıkaran şair için kitabının arka kapağında Hüseyin Cöntürk’ün değerlendirmesi şöyle: “Uysal kendisini yenileştirmeye geçtiği son şiirlerinde ‘klasik’ diyebileceğimiz bir yöntem seçmiş: Tartılı, düzgün bir anlatımı var. Bizde Cemal Süreyya var bu yöntemin ustası.”

Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde onu şöyle tanıtır: “Başlangıçtaki soyut şiir eğiliminden uzaklaşarak sanatını duygusal planda yoğun, fert ve toplum yaşantısından esinlere yasladı.”

Şükran Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nde, onun için “İnsan sevgisine dayanan şiirlerinin, folklor öğelerini özümlediği,” alıntısına yer verir.

Yeditepe Yayınlarından çıkan geç kalmanın gurbetinde bir koşu adlı kitabında kendi şiir anlayışı da aktarılır: “Değişen bir dünyada şiiri tanımlamaya kalkmanın gereksiz olduğuna inanıyorum… Şiirlerimde doğadan yararlanışım aslında bir doğa sevgisinden gelmiyor. Varoluşumuzun özüdür doğa… Gerçek Türkçe halkın dilinden arınıp gelen sözcüklerdir… Ben kendi adıma yoğunluk arıyorum şiirde. Onu derinliğe çekmeyi denerim hep. Sözcüklere değişik işlevler yüklemeyi severim.”

Halil Uysal’ın ilk kitabı Yersu’daki şiirlerinden birini aşağıya alıyorum. Şair başlığı da şiire katmış.

BİR KADININ 
DÖNÜP GERİYE BAKMASI 
BİR TAKSİDE

Kalakaldığı bir sokakta son sözleri
Takılıp gitti bakışlarına
Kaşlarına 
Dünya yıkılmıştı ayrılırken

Elleri kara bir tülle örterken haziran’ı
Olanları
Ve söyleyemediklerini düşündü
Dedi kendi kendine
Yaşamak bırakılmaktır biraz da
Bir yazda
Unutulmaktır

Dinleyip dinleyip güzelliğin yasını
Sustu

22. Gün:

Hayatın, doğanın sana verdikleriyle, senin kendine verdiklerinin toplamıdır.

Nazmi Özüçelik


[1] Özyaşamı:

Şair Halil Uysal 28 Kasım 1939 Gürlevik doğumludur. 1982’de askerî yargıçken görevinden ayrıldı ve Fransa’ya gitti. Paris Sorbonne Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Fransa’da çalışıp yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönerek memleketi olan Anamur yakınlarındaki Bozyazı’ya yerleşti. 28 Nisan 2023’de 83 yaşında vefat etti.

Halil Uysal

İlk şiiri “Vatan Topraklarında”, İstanbul’da çıkan öğrenci dergisi Mustafam’da (1952) yayımlandı. Şiir, çeviri ve eleştirileri daha sonra Varlık, Dost, Türk Dili, Yeditepe, Petek, Çağdaş Türk Dili, Soyut, Ilgaz dergilerinde yayımlandı. Yersu’dan sonraki şiir kitapları tarih sırasıyla Alkoldönem (1968), Geç kalmanın gurbetinde bir koşu (1984) ve Başıbozuk (2015). “Türkü” adlı şiiriyle TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışmasında başarı ödülü aldı.

Halil Uysal, yalnızca ülkemizde değil, Paris sanat çevrelerinde de tanınan ve sevilen bir şairdi.