Nahid Sırrı Örik’i okudukça hayretler içinde kalıyorum. Romanlarında ve hikâyelerinde yarattığı karakterlerin hepsi birer kötülük timsali. Hepsi de çeşitli derecelerde menfaatperest, haset, düzenbaz veya ahlâksız. Koskoca toplumda hiç mi iyi bir insan olmaz? Yok. Belki sadece bir tanecik var. Şimdiye kadar okuduklarım içinde sadece “Muhafaza Memuru Abdurrahman Efendi”yi bulabildim.[1] Örik’in Eve Düşen Yıldırım kitabındaki, görevine kutsallık derecesinde bağlı, dürüst ve çalışkan bu Abdurrahman Efendi yaş nedeniyle birdenbire emekli edilince Eyüp sırtlarındaki yoksul gecekondusunda kalakalır. Bu durumu hazmedemeyen Abdurrahman Efendi, karısına bile sezdirmeden her gün işe gidiyormuşçasına üzerinden üniformasını çıkarmadan uzak kahvehanelerde günlerini tamamlar. Kendi halinde, maaşlı çalışan, malsız mülksüz bir insandır. Nahid Sırrı Örik, “iyi insan” olarak bir tek onu seçmekle topluma sanki şunları söylemektedir: “Behey mendebur sürüsü! Hâlâ ayakta kalabiliyorsanız bilin ki Abdurrahman Efendi gibilerinin yüzü suyu hürmetinedir!”

Nahid Sırrı Örik neden bu kadar öfkeli? Bu toplumdan neden bu kadar nefret ediyor? Bu kadar mı kırmışlar onu? Bu kadar mı aşağılamışlar? Bu yüzden mi, toplumdan intikam alırcasına kitaplarında yarattığı atmosfer, nefes alınamayacak kadar iğrenç bir çürümüşlük içindedir. Bu eserlerdeki karakterler sanki kokuşmuş leşler üzerinde kıvranıp dolanarak birbirlerini boğazlamaya çalışan kurtlar gibidir. Çeşitli sosyal, ekonomik, ruhsal ve cinsel tutkular ve kıskançlıklar içinde kıvranarak hep birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışırlar.

Çok sonra Ece Ayhan’ın özellikle aydın çevresinde “kötülük toplumu” olarak adlandırdığı şeyi, Nahid Sırrı Örik çok daha kapsamlı bir şekilde, neredeyse bütün topluma yayarak somut örnekler halinde anlatır.

Hani pek haksız da sayılmaz.

Nahid Sırrı Örik

Nahid Sırrı, 1895 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Babası saray çevresinden üst düzey bir memur. Henüz dört yaşındayken annesiyle babası ayrılmış ve üvey anne elinde büyümüş. Başlangıçta evde hocalar ve mürebbiyelerden iyi bir eğitim almış, ama daha sonra girdiği Galatasaray Lisesi’ni de Hukuk Mektebi’ni de tamamlamadan bırakmış. Babasının tavassutu ile hariciyeye kapağı atmış. Berlin’de iken son halife II. Abdülmecid’in oğlu Şehzade Faruk’la birlikte bir operaya kadın kılığında gitmiş. Ama durum fark edilince büyük bir skandal patlak vermiş. Ertesi gün Alman gazetelerinde alay konusu olması üzerine İstanbul’a geri çağrılmış. Elçilik görevinden ayrılmış, ama İstanbul’a dönmemiş. 1915 yılından itibaren dünya savaşı yıllarını Berlin, Tiflis, Paris, Viyana, Roma ve Kopenhag gibi Batı kentlerinde geçirmiş. “Zeyneb la Courtisane” (Kibar Fahişe Zeynep) adlı ilk öyküsü Paris’te Les Oeuvres Libres dergisinde yayımlanmış.

Daha sonra bir nevi Tersine Giden Yol başlamış hayatında.

Cumhuriyet’in ilânından sonra 1928 yılında yurda dönmüş. Bir süre Cumhuriyet gazetesinde yazarlık yapmış. Daha sonra Ankara’ya gelerek Milli Eğitim Bakanlığı’nda mütercim olarak çalışmaya başlamış. 15 Temmuz 1933 tarihinden itibaren Yaşar Nabi Nayır ile birlikte Varlık Dergisi’ni çıkarmış. (Bu kısa süreli birlikteliğe nasıl katlanmış bilinmez. Veya “baston yutmuş” Yaşar Nabi onun gibi bir marjinal dandy’ye nasıl katlanmış, hayret!)

Nahid Sırrı Örik, hayatının sonuna kadar çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmış. Kayseri, Edirne, Kırşehir gibi Anadolu kentlerine yaptığı gezi notlarını yayımlamış. Roman, hikâye, oyun, deneme, inceleme, anı ve gezi türlerinde eserler vermiş, çevirileri dahil otuzu aşkın kitabı yayımlanmış.

18 Ocak 1960 tarihinde İstanbul’da 65 yaşında hayatını kaybetmiş.

Nahid Sırrı Örik

“Edebiyata adanmış ama karşılığını bulamamış bir hayattır Nahid Sırrı’nınki. Fransa’da yayımlanan ilk hikâyesi ve ilk romanıyla 1928’de başlayan kariyerini 1960 yılındaki ölümüne kadar romandan hikâyeye, tiyatro oyunlarından edebiyat incelemelerine, gezi notları ve anılarından makalelerine, çok geniş bir ilgi alanını sergileyen binlerce sayfayla doldurmasına rağmen ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında hak ettiği takdiri kazanabildi. Önce cinsel eğilimleriydi Nahid Sırrı’yı katılmak istediği dünyanın dışına iten. Sonra Osmanlı aristokrasisine uzanan soyağacıydı ve nihayetinde hem eskiye hem yeniye karşı aldığı eleştirel –küçümser– tutumdu.” (A. Ömer Türkeş, Nahid Sırrı’nın kadınları)

Görüldüğü gibi, hayatta iken Nahid Sırrı Örik’in pek kıymeti bilinmemiş. Zaten kendisinin de çeşitli açılardan tiksindiği ve küçümsediği bu “kötülük toplumu” onu dışlamış, içine almak istememiş. Kimisi cinsel eğilimlerine takmış. Örnek olarak, bugün edebiyatla ilgisini bile zor hatırladığımız, daha çok Akbaba isimli mizah dergisinin sahibi olarak tanınıp bilinen Yusuf Ziya Ortaç onun için karaladığı satırlarda erkek toplumunun hoyrat kahvehane kültürünü sergilemiştir: “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir”

Ama Nahid Sırrı’nın dışlanmasında belki de çok daha fazla etkili olan şey, onun ailesinden gelen bir hassasiyetle Osmanlı hanedanına karşı duyduğu sempati veya en azından sıradan kötüleme kampanyasına katılmak istemeyişidir. Bu ise, her şeyi kendisiyle başlatan yeni Cumhuriyet ideolojisi tarafından aforoz edilmek için yeterli sebeptir. Üstelik, Nahid Sırrı eski devrin, rüşvet ve irtikâpla yozlaşmışlığı ve çürümüşlüğüne karşı yönelttiği sert eleştiri oklarını, yeni devrin benzer örneklerinden de esirgememiştir. Sultan Hamid Düşerken’de İttihatçıların iktidara gelir gelmez kısa sürede Bizans artığı hile ve desiselere kapılarak “ağuya ve küçük tatlara” (C. Süreya) alıştırılıp yozlaşmasını, Tersine Giden Yol’da ise Cumhuriyet’ten sonra Ankara’nın kuruluşunda dönen dalavereleri, eski Payitahtın bütün pislikleri ile birlikte yeni Başkente taşınmasını benzersiz bir şekilde eleştirmiştir. Bu açıdan bakıldığında Nahid Sırrı Örik’i, açıkça kraliyet taraftarı olmasına rağmen her iki devrin gerçeklerini sakınmadan tasvir edebilen Balzac’a benzeterek, ona “Türkiye’nin Balzac’ı” ünvanını vermek mümkündür.

Peki, hayatta olduğu dönemde böylesine dışlanan, görmezden gelinen ve yalnızlığa mahkûm bir şekilde ölen Nahid Sırrı Örik, hiç olmazsa vefatından sonra rahat bırakılmış mıdır?

Ne gezer!

İşte bu yazının esas konusu da budur…

Nahid Sırrı Örik’in 1908 İkinci Meşrutiyet Devrimi’ni ve sonrasını anlattığı romanı, 1957 yılında (Nahid Sırrı Bey henüz hayatta iken) Kanaat Yayınları tarafından “Sultan Hamid Düşerken” adıyla yayınlandı. Aynı kitap 1976 yılında Sander Yayınları tarafından, ama bu kez nedense (!) “Abdülhamit Düşerken” adıyla yayınlandı. Artık aramızdan ayrılmış bulunan bir yazarın, eserine yapılan bu saygısızlığa karşı elinden hiçbir şey gelmeyeceği sanılabilirdi. Ama ölmüş yazarların eserlerine bu tip saygısızlıklar her zaman rastlanan vaka-i adiyeden sayıldığı için olacak, Nahid Sırrı Bey başına gelecekleri tahmin etmiş ve tedbirini önceden alarak kitabın içine vakti saati gelince patlamak üzere bir bomba yerleştirmişti. Sander Yayınları baskısının 132. sayfasında, “Sultan Hamid” ile “Abdülhamit” arasındaki fark öyle bariz bir şekilde tanımlanmış ki başkaca yoruma gerek yok: “Nimet, Padişahı onun (Binbaşı Şefik’in) Abdülhamit değil, Sultan Hamid diye andığını ilk kez duyuyordu. Bunu kendisine gösterilmiş bir saygı sayarak memnun oldu.”

Öyleyse kitabın ikinci baskısında, yazarın arzusu ve niyeti hilâfına, hem de kapakta açıkça istihfaf kokan bu tahrifat nasıl yapılabilmişti. Yeni baskıyı yapanlar bu kitabı hiç okumamışlar mıydı yoksa!

Vefatından sonra Nahid Sırrı Bey’in başına gelenler bununla da kalmadı.

2002 yılında yönetmen Ziya Öztan, romanı Abdülhamid Düşerken adıyla filme çekti. Oysa kitap 1997 yılında Arma Yayınları tarafından gerçek adıyla yeniden yayınlanmıştı. Demek ki Ziya Öztan, buna rağmen Sander Yayınları’nın tahrifatlı yayınını bilerek tercih etmişti. Neden?

Filmi izleyince bunun nedeni daha iyi anlaşılıyordu. Çünkü tahrifat isimden ibaret değildi. Yani Nahid Sırrı Bey’in çilesi henüz dolmamıştı.

Sultan Hamid Düşerken romanında Mustafa Kemal’in adı bir kez bile geçmezken, “Nahid Sırrı Örik’in ‘lezzetli ve karanlık’ romanından sıradan bir ‘Mustafa Kemal Geliyor!’ filmi çıkarılmıştı.”[2] Ama buna rağmen filmin afişinde hâlâ “Eser: Nahid Sırrı Örik” yazıyordu.

Üstelik tarihi gerçeklere de hiç uymuyordu bu acayip durum. Filmde, Mustafa Kemal 31 Mart ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun neredeyse başında imiş gibi gösterilirken, filmin tarih danışmanı Sina Akşin’in kendi kitabında bile 31 Mart olayını anlatan koskoca bölümde Mustafa Kemal’in adı sadece bir kez ve şöyle geçiyor: “Ordunun başına Mahmut Şevket, 3. Ordudan giden mürettep fırkanın başına da Hüseyin Hüsnü Paşalar geçtiler. Kolağası Mustafa Kemal bu fırkanın kurmay başkanı oldu.”[3]

Zaten Nahid Sırrı Örik’in bir romanının sinema uyarlamasında tarih danışmanı olarak Sina Akşin’in seçilmesi, Halide Edib Adıvar’ın Vurun Kahpeye romanı için Abdurrahman Dilipak’ın danışman seçilmesi gibi acayip bir şey ya, o da ayrı mesele.

Ama yine de insan sormadan edemiyor:

1 – Acaba filmin yönetmeni Ziya Öztan, bu romanı hiç okumayıp konusunu ordan burdan, bir yerlerden mi duymuştur?

2 – Filmin tarih danışmanı olarak gösterilen Sina Akşin, aslında böyle olmayıp sadece ücreti karşılığında adının jenerikte gösterilmesine müsaade mi etmiştir?

Bilinmez.

***

Sonuç olarak, Nahid Sırrı Örik’in romanlarında ve hikâyelerinde bu toplumu anlatırken çizdiği olumsuz atmosfer için “Pek de haksız sayılmaz!” deyişimizin sebebi sanırım anlaşılmıştır.

Yaşarken de öldükten sonra da hınçla üzerine çullanan bir toplumu daha nasıl anlatmasını beklerdiniz?

Mehmet Aslan


[1] Nahid Sırrı Örik, Eve Düşen Yıldırım, s. 109-118, Oğlak Yayınları, 1998.

[2] Fatih Özgüven, Radikal, 8 Mayıs 2003.

[3] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s.193, İmge Kitabevi, 2001.