6.Ocak.24

Animasyona biraz mesafeli olduğumdan bekletiyordum, izlemeyi erteliyordum. Fakat Can Öktemer’in Artı Gerçek’te yayımlanan yazısını okuyunca bir oturuşta tüm sezonu devirdim. Evet, Blue Eye Samurai’den bahsediyorum. Can’ın yazısında ifade ettiği üzere, “Blue Eye Samurai ayrımcılığa, ön yargılara, dışarıda bırakılmışlığa ve ihanete karşı epik bir başkaldırı.”

8.Ocak.24

Halide Edib’in Ateşten Gömlek romanı henüz Kurtuluş Savaşı bitmeden yazılmış, yayımlanmış bir roman.[1] Sıcağı sıcağına ve içerden. Romanın başında Halide Edib, “Yakup Kadri Bey’e açık mektup” başlığıyla bir teşekkür yolluyor, daha doğrusu özür gibi bir şey. Çünkü öğrendiğimize göre Yakup Kadri “Ateşten Gömlek” adında bir roman yazacağını söylüyor. Halide Hanım da bu ismi çok beğeniyor. Lafın kısası: Halide Edib, romanının ismini Yakup Kadri’den almış.

Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nda Halide Hanım’a ayırdığı bir bölüm var Yakup Kadri’nin, hoş şeyler de anlatmış ama bu konuya değinmemiş.

Nihal Karamağaralı müstearını kullanan gazeteci, çevirmen, oyun yazarı ve Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nû) eşi Müzehher Vâ-nû’nun Bir Dönemin Tanıklığı adlı anı kitabında bahsettiği pek çok isimden biri de Halide Edib’tir.

Müzehher Hanım, Halide Edib’i anlatmaya, yazarın 1935 yılında Vâ-Nû’ya yazdığı bir mektuptan bahsederek başlar. Sonra Halide Edib’le bazı buluşmalarından bahseder. Bir keresinde, Müzehher Hanım’ın ifadesiyle “Halide Edip’in de, Adnan Bey’in de ‘solda’ olmadıklarını, tam aksine tutucu sayılabileceklerini söylemek gereksiz” olsa da, Halide Edib ve Adnan Bey o sırada hapiste olan Nazım’a maddi yardımda bulunurlar. Nazım da bunu duyunca, teşekkür mahiyetinde bir resim yapar, altında bir şiiriyle birlikte Halide Edib’e yollar. Müzehher Hanım, Halide-Adnan ikilisi için tutucu demekle birlikte şunu da ekler: “Ama ikisi de dünya görmüş, gerçek aydın olduklarından, hakla haksızlık arasındaki o kıl payı dengede kefeyi haktan yana ağır bastırırlardı.”

Neyse, uzattık. Müzehher Hanım’ın anılarından bizi ilgilendiren kısmı şu olsa gerek:

Edebiyata merak duyan tüm çağdaşlarım gibi ben de Halide Edip ne yazdıysa okumuşumdur. Bazısını evire çevire okumuşumdur. “Anlayamadım herhalde” diye kuşkulanıp okumuşumdur. Gerçekten kendi anlayışsızlığımdan kuşkulanmışımdır. Fazıl Ahmed, Halide Edip’i eleştirirken Türkçesini “Kılçığı bol sardalya gibi” diye eleştirir. Halide hanımın romanları, belki Fazıl Ahmed’in etkisiyle gerçekten Türkçesi bakımından kılçıklı gibi gelirdi bana. Belki de kafamda çok büyüttüğüm için romanların tadına gerektiği gibi varamazdım.” (Bir Dönemin Tanıklığı, s. 54-55)

Bilmem sizin ağzınıza kılçık geldi mi Halide Hanım’ı okurken?

Tesadüfün böylesi.

Doğrusu, bu ara epey Halide Edib’le meşgulüm (fark edilmiştir). Bu çok ilginç, güçlü ve renkli karakterle ilgili metinler okumaktan çok memnunum. Vedat Günyol’un, Haldun Taner’in yazdıklarına baktım tekrar. (İkisini de biraz acımasız buldum.) İpek Çalışlar’ın müthiş çalışmasına daldım. Harika bir biyografi! Ben bu kadar onunla doluyken Halide Hanım da (Ulu Halide) sanki beni duymuş gibi karşıma çıktı dün.

Arkadaşlarla Ankara Kalesi’nde bir kafeye gitmiştik. Kahvaltıdan sonra sağa sola bakınırken, eski nüfus kütüklerine benzeyen kalın ciltler gördüm. Hayat mecmuasını yıl yıl ciltlemişler. Birini rastgele aldım elime, 1964 yılıydı, karıştırmaya başladım: Yapı ve Kredi Bankasının talihli müşterisi, “meşhur ses sanatkârı” Alâeddin Yavaşça’ya bankanın ikramiye çekilişinde apartman katı çıkmış. Orhan Boran onu tebrik etmiş. Alâeddin Bey, “Kötü giden şansım artık döndü” diyesiymiş.

Sayfaları çevirmeye devam ettikçe şimdi bize tuhaf ve nostaljik gelen, sevimli bulduğumuz reklamlarla, kraliçelerin ve prenseslerin hüzünlü hikâyeleriyle, çocuk büyütme sanatının inceliklerine dair tavsiyelerle karşılaştım. Ve sonra Ulu Halide tüm heybetiyle çıktı karşıma.

Haftalık Hayat mecmuasının 23 Ocak 1964 tarihli 5. sayısında bir başlık: Halide Edib’le Son Konuşma. Halide Hanım’ın türlü fotoğrafı: Gençliği, cephe yaşamı ve cenazesinden bir fotoğraf… Röportajı yapan Turgut Etingü’den rica etmiş Halide Hanım, “ölümümden sonra yayınlarsınız” demiş. Onlar da öyle yapmışlar.

Sultanahmet Mitinginden, cephe yaşamından, sürgün günlerinden de bahsettiği, “Bizim Doktor” dediği Adnan Adıvar’ı “Hayatımın erkeği olarak onu arıyorum” diyerek yâd edip gözyaşı döktüğü, epey duygusal bir röportaj bu.

Bir süredir zihnimde gezen Ulu Halide portresine yaptığı katkıdan ötürü, röportajı yapan Turgut Etingü’nün giriş satırlarından bir kısmını paylaşacağım sizinle:

Halide Hanım, çorapları düşmüş, üzerinde rengi soluk bir robdöşambr ile içeri girdi. Gözlerine gözlüklerini takmıştı. Karşımıza gelip oturduğu zaman farkettim. Yorgun bir hali ve yüzünde hastalığın verdiği süzgün bir ifade vardı. Bir de burnunun ucu kızarmış ve şişmiş, ayrıca ufak sivilceler çıkmıştı. (…) Bütün bu hasta ve ihtiyar görünüşüne rağmen gene de insana yukarıdan bakan, hâkim bir hali vardı. Hemen oturduğumuz yerden ayağa kalktık. Kendisi, kelimelerin arasında duraklar yapa yapa: “Buyurun… Oturun…” dedi. Odanın içinde, insan elini nereye atsa bir sigara alabilir, o kadar sigara var. Kendisi de, öylesine sigara tiryakisi. İki parmağının arasını nikotin dağlayıp, sapsarı yapmış! (Hayat)

İşte Ulu Halide: “Bütün bu hasta ve ihtiyar görünüşüne rağmen gene de insana yukarıdan bakan, hâkim bir hali vardı.”

9.Ocak.24

Süreyya Berfe’nin ölüm haberi geldi bugün.

Herkesin şairlerle kurduğu ilişki kendine göredir. Berfe benim en sevdiğim şairlerdendi. İlk okuduğum kitabı Nâbiga’dır. Hemen ardından Seni Seviyorum (2002) gelmişti benim için. Birer yıl arayla yayımlanmıştı bu ikisi. 17-18 yaşındaydım ve kimse olmasa, birini sevmesem bile aşıktım hep. Bu iki kitabı, hele kırmızı olanı epey ayırmamıştım yanımdan. Çok sevmiştim.

Sonra Kalfa (2009) geldi. Berfe’nin toplu şiirleri. “Süreyya Berfe kalfaysa / ben çırak bile olamam”

Seferis ile Üvez (2010) yayımlanır yayımlanmaz okumuş, müstear isimle yazmıştım hakkında:

Sizi bilmem ama benim büyük-güzel yazıcı (şair, yazar, romancı, öykücü, denemeci gibi yazıcılar) kıstasım şudur: Daha önce bildiğim, gördüğüm, hissettiğim şeyleri bildiğimi, hissettiğimi onu okuduktan sonra anladığım ya da daha önce hiç bilmediğim, duymadığım bir şeyi bana duyuran yazıcılar güzel-büyük yazıcılardır. Onlar dünyayı daha berrak görmemizi sağlarlar. Gözümüzü açar, “şeyleri” netleştirirler gözümüzde. Hem bu kıstaslar falan bir yana biz fani okurların sahiplendiği “benim yazarım, şairim” dediği insanlar vardır. Süreyya Berfe benim için yukarıdaki iki guruba da giriyor.

Falan filan.

Şiir eleştirmenleri daha iyi bilecektir, benimkisi ortalama şiir okuru yorumu: Foça ve Urla günlerinde daha yalın, daha da az konuş(k)an, haiku’ya benzer derinlikte ve yalınlıkta şiirler yazdı. Dergilerden, çıkardığı kitaplardan takip etmeye çalıştım hep şiirini.

Bir şairin ardından ne denir ki.

Eyvallah.

Son kitabından bir ikilik: “İnsandan başka / uyduruk acelesi olan yok”

11.Ocak.24

Perşembe akşamları saat 22:00’de TRT Radyo Nağme’yi açarsanız, dünyanın en güzel seslerinden birinin (Mazlum Kiper) sunduğu bir programla (Musıkî Sarrafları) karşılaşacaksınız. Dinleyin derim.

14.Ocak.24

Beni tanıyanlar gayet iyi bilir: Seyahat etmekten, yola çıkmaktan nefret ederim. Ne yeni yerler görmekte gözüm vardır, ne gezgin ya da turist olmakta. Buna rağmen, Kadir Işık’ın gezi yazılarından oluşan Yolda Olmak keyifle okuduğum bir kitap oldu. Çünkü Kadir Işık sadece gezip gördüğü kentleri, turistik yerleri, sarayları meydanları, sokakları anlatmakla kalmıyor, bundan önemlisi insanı anlatıyor.

Bir hikâye kitabı, bir deneme kitabı gibi okudum ben Yolda Olmak’ı.

Kadir Işık (kitabın anlatıcısı diyeceğim ben artık ona), karşılaştığı insanları (onlara da kitabın karakterleri diyeceğim), onların hikâyelerini, savaşı, barışı, dinleri, inançları, sınırların anlamsızlığını ve ancak yolda olmaya cesaret edenlerin karşılaşabileceği daha pek çok şeyi anlatmış.

Kitabın başında karşılaştığımız Meral karakteri, anlatıcının Meral’la ilişkisi, diyalogları çok eğlenceliydi. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Meral’le tekrar karşılaşmak isterdim.

Umarım yayın programlarında, böyle kitaplara daha çok yer verir yayınevleri.

Hirokazu Koreeda’nın Canavar (2023) adlı filmi insanın yüreğini eziyor. Ve insanın aklına hemen Lukas Dhont imzalı Close (2022) filmini getiriyor. Birbirinden epey farklı iki film elbette. Fakat popüler ticari dille söyleyecek olursak: Birini seven diğerini de sever.

Roza Alkan, film hakkındaki yazısında şöyle diyor: “Filmin sonunda müthiş müzisyen Ryuichi Sakamato’nun parçasını defalarca başa alıp alıp dinlerken geriye dönüp daha az hasarla büyümeyi başarabilseydim dünya nasıl bir yer olurdu acaba, diye düşünmeden de edemedim.”

Cevabını bilemeyeceğimiz sorulardan biri daha.

16.Ocak.24

ATM’nin üstünde bir yazı, şöyle diyor:

İlgili makama,
Seni çok özledim.
Arz ederim.

17.Ocak.24

Agota Kristof’tan okuduğum ilk metin oldu Okumaz Yazmaz. Yalınlık, içtenlik, sadelik kolay sanılır oysa bunlar en zor şeydir yazarken. Diğer kitaplarını da okuyacağım yazarın.

İncecik bir kitap bu, 40 sayfa. Kitabın “Nasıl Yazar Olunur?” başlıklı bölümünde soruyu şöyle yanıtlamış Kristof: “Öncelikle yazmak gerekir, elbette. Sonra da yazmaya devam etmek. Kimsenin umurunda değilken bile. Kimsenin asla umurunda olmayacağı duygusuna kapılırken bile.”

Zaman zaman yazdıklarımızı yayımlatma konusunda endişeye kapılabiliriz. Yeterince okunmadığımızı, hak ettiğimiz değeri görmediğimizi düşünebiliriz. Oysa mesele Kristof’un dediğinden fazlası değil.

Sabır ve inat, kişiliğinde yoksa bile, bir yazarın edinmesi gereken en önemli meziyetler.

Onur Çalı

Dünlük’ün kapak fotoğrafında Halide Hanım var. Başlık ise Berfe’nin yayımlanan son kitabı “Yavaş Yavaş Bilemiyorum”dan alındı.


[1] 1922 yılı Haziran ayında İkdam gazetesinde tefrika edilir.